Modern toplumlardaki ıssızlık

Beraber yaşandığı zaman hayat, her gün, her yeni durumda, konuşarak ve tartışarak yeniden şekillendirilir. Modern hayatın sağladığı imkânlarla mekân olarak birbirinden gittikçe uzaklaşan insanlar, bu beceriden yoksun kalmaktadırlar. Emel Topçu yazdı.

Modern toplumlardaki ıssızlık

Okuldan eve gelirken bir kadın kızıma bir şeyler soruyor ve böylece konuşmaya başlıyorlar. Konuşma ilerleyince “Elini tutabilir miyim?” diye soruyor. “Yanlış anlama lütfen, çok uzun süredir yalnızım ve bir insana dokunmadım.” Diye açıklama yapıyor. Bu olay yirmi sene önce Berlin’de gerçekleşti. Son yirmi yılda insanların ıssızlıkları katlanarak artmaya başladı.

Yalnızlık ve ıssızlık iki ayrı kavram. Kişi diğer insanlarla gönül bağı içinde olabilir, onlarla hayatı samimi bir şekilde paylaşabilir ama ara sıra yine de yalnız kalmak isteyebilir. Bu yalnızlık, insanı yenileyen, kendini yeniden bulmasını sağlayan, hayatın anlamını sorgulatan bir yalnızlıktır. Ama ıssızlık, kişinin kendi istediği bir durum olmayıp, aksine diğer insanlarla gerçek anlamda irtibat kuramama, kendisini değersiz, işe yaramaz hissetme, bir anlamsızlık ve boşluk içinde olma hâlidir. Issızlık, yalnızlık ile direk ilintili bile olmayabilir. Kişinin etrafında birçok başka insan olduğu hâlde kişi kendini ıssız hissedebilir. Akşama kadar yoğun bir şekilde çalışan, başını kaşıyacak vakti olmayan, akşam eve geldiğinde olup biteni telefonla bile olsa konuşacağı kimsesi bulunmayan kişi, kalabalık, temaşa, koşuşturma içinde ıssızlığın derin sularına dalmış kişidir.

Araştırma bulgularına göre ıssızlık en öldürücü durum. Sigara veya alkol tiryakiliğinden, kötü beslenmeden, obeziteden bile daha öldürücü. 2003 yılında yayımlanan bir çalışmada beyindeki ıssızlığı hissetme bölgesi ile ağrı merkezinin aynı yerler olduğu tespit edilmiş. Ağrı, insan vücudunun sağlığına dikkat edebilmesi için verilen bir alarm, vücudu sağlıklı tutmaya çalışan kendi içindeki sigorta sistemi. Eğer vücutta bir yerde bozukluk varsa, tedbir alalım diye beyin, ağrı ile haber veriyor. Eğer tedbir alınmazsa, vücuttaki hasar zamanında tespit edilemeyecek ve bu durum ölüme yol açacaktır.

Bir başka araştırma bulgusu 2009 yılında yayımlanıyor ve ıssızlığın bulaşıcı olduğu tespitini yapıyor. Issızlık, insanın derinden hissettiği terk edilmişlik, değer verilmemek, işe yaramamak gibi hislerin yaşandığı bir durum. Kişi bu durumda yalnız kalmayıp aksine insanların arasına karışıyorsa, bu duygularını diğer insanlara da bulaştırıyor. Beynimizde bulunan ayna nöronları, karşımızdaki insanın his ve duygularını, davranışlarını biz farkında olmadan kopya ediyor. Bu bulgu, atalarımızı bir kez daha haklı çıkarıyor: “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.”

Issızlık öldürüyor

Araştırmalar devam ettikçe ıssızlık ve etkileri hakkındaki bilgilerimiz daha netleşiyor. 2010 yılının bulguları ıssızlığın öldürücü olduğunu gösteriyor. O zaman üç yüz bin insan ile belgelenen bu durum, araştırmaların devam etmesi ile 2015 yılında üç milyon insan ile destekleniyor. Sağlık açısından tehlikeli olarak görülen sigara tiryakiliği, alkol bağımlılığı, sağlıksız beslenme ve hareketsizlik bile yalnızlık kadar öldürücü değil. Arkadaşları olup onlarla beraber alkol alan, beraber sigara içen ve yukarda bahsedilen bütün sağlıksız uygulamaları güvendiği kişilerle beraber yapan kişiler bile ıssızlık duygusu içinde olan kişilerden daha uzun yaşıyor.

Bu durumda, şu an insanlar arasında bir araştırma yapılsa ve bütün hastalıkları ve bağımlılıklarının yanında kendini ıssız hissedip hissetmedikleri sorulsa; on sene sonra, kendini ıssız hissettiğini beyan eden kişilerin ölmüş olma ihtimali diğerlerine göre daha yüksek olacaktır. Bir başka araştırmada, belirli aralıklarla ihtiyaç hissettiklerinde, gecenin bir yarısı da olsa telefon edebilecekleri, iletişim kurabilecekleri bir kişinin olup olmadığı soruluyor. Daha sonra ağızlarından kulak çöpü ile tükürük bezi alınıp vücutlarındaki stres seviyesi ölçülüyor. İrtibat kuracak kimsesi olmadığını her seferinde beyan eden insanların stres seviyesi diğerlerine göre çok yüksek çıkıyor. Kısa ve yoğun stres insan vücudu için faydalı olduğu hâlde, sürekli ve hiç geçmeyen stres, kişide yüksek tansiyon, kalp hastalığı, kalp krizi, kanser gibi hastalıklara yol açıyor.

Modernite kabaca, bireyin ve toplumun kendini gelenekten soyutlaması ve özellikle her birey için kendi hayatını kendinin istediği gibi şekillendirdiği yeni bir yapılanma olarak tanımlanabilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik gelişme çerçevesinde Avrupa toplumlarında refahın artması ile toplumdaki memnuniyet düzeyi artmış ve insanların kendi kendilerini geliştirebilmeleri için daha özgür ve bağımsız olmaları gerektiği düşüncesi yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu bağlamda, yüksek bir gelişmişlik düzeyi yakalamış olan İsveç, 1972 yılında önemli bir olaya imza atmıştır. İsveçli politikacılar “Geleceğin Ailesi” adı altında bir manifesto yayımlayıp toplumdaki herkesin, en temel haklar olan, barınma, beslenme, sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma, daha uzun tatil yapma haklarını esas alan bir düzenleme ile aile fertlerini maddi anlamda birbirinden bağımsızlaştırıp zorunluluğa değil, isteğe bağlı bir birliktelik oluşturmayı amaçlamışlardır.

Bu manifesto ile devletin bireylere sağlayacağı temel haklar sayesinde, kadınların kocalarından, ergenlik çağındaki çocukların ailelerinden, yaşlıların çocuklarından bağımsız hâle gelmesi hedeflenmiştir. Bu politikanın İsveç bağlamında günümüze yansıması, toplumdaki insanların yüzde 47,5’luk kısmının tek başına yaşamasına ve ölen kişilerin onda birinin hiçbir aile ferdinin bulunmaması durumuna yol açmıştır. Bütün bu ıssızlığa rağmen, toplumun devamı için yeni nesil yetişmesi konusunda kadınlar hâlâ gayret göstermekte; fakat bunu bir aile kurarak değil, sperm bankasından sperm ısmarlayarak yapmaktadırlar. Çünkü toplumda aile kavramına ait değerler, yerini çoktan bireyselleşmeye, bağımsızlaşmaya ait değerlere terk ettiğinden, insanlar bağımsızlık ve özgürlüklerini, aile kurup çocuk sahibi olarak tehlikeye atmak istememektedirler.

Dünyadaki en büyük sperm bankası 170 litre sperm ile İsveç’te bulunmaktadır. Genç, güçlü, eğitimli, başarılı erkekler, önceleri para karşılığı olarak sperm bağışlarken şimdilerde yaptıkları işin toplumun gelişmesi için önemli bir eylem olduğunun farkına varmış ve iyi bir iş yapmış olmanın inancı ile para karşılığı bile olsa sperm bağışlamaya devam etmektedirler.

İsveç en mutlu dokuzuncu ülke

Mart ayındaki konferansta İsveç’te en çok duyduğum ifade, insanların çok yalnız ve mutsuz olduğu üzerineydi. “Ama Ake, Birleşmiş Milletler Dünya Mutluluk Anketi’nde İsveç dokuzuncu sırada; sizin söylediklerinizle resmî anket sonuçları nasıl çelişir?” itirazıma “Eğer anketler öyle söylüyorsa bundan sonra biz de mutlu oluruz.” ironik cevabı, aklıma Sinan Çetin’in 2006 yapımı, Türkiye’deki Batılılaşma ve modernleşme çabalarını mizahi bir şekilde anlatan Mutlu Ol Bu Bir Emirdir filmini getirdi. Ona filmden bahsedince, o da bana, 2015 yapımı, The Swedish Theory of Love (İsveç Aşk Teorisi) adlı, İsveç toplumundaki özellikle 1970’li yıllar sonrası değişim dönüşüm ve yalnızlaşmayı işleyen belgesel filmden bahsetti. Böylece tartışmamız, toplumda insanların gerçek hissettikleri ile anketlere yansıyanların, ölçmek istediğiniz parametrelerin, aslında hiç de birbirini tam anlamı ile yansıtmadığı gerçeği çerçevesinde ve İsveç toplumu özelinde uzayıp gitti.

Birleşmiş Milletler, 2011 yılı genel kurulunda aldığı kararla ülkelerin gelişmişlik düzeyinin sadece Gayri Safi Milli Hasıla ile değil, daha bütüncül bir yaklaşımla istatistiki olarak ölçülmesi gerektiği kararını aldı. Böylece ülkelerin mutluluk düzeylerini, vatandaşlarının hayattan memnuniyetlerini ölçmek üzere 14 ayrı alanda parametresi olan yeni bir ölçek geliştirildi; 1- Ekonomik gelişim, 2-Vatandaş angajmanı, 3-İletişim teknolojileri, 4-Toplumdaki çeşitlilik, 5-Eğitim ve aile, 6-Duygusal olarak kendini iyi hissetme, 7-Çevre ve enerji, 8-Yiyecek ve barınma, 9- Yönetim ve siyaset, 10-Hukuk ve kurallar, 11-Sağlık, 12-Din ve ahlak, 13 Ulaşım, 14- İş.

Bu ölçeğe göre 2018 yılında en mutlu ülke Finlandiya olarak belirlenirken Türkiye’nin 74. sırada yer aldığı görülmektedir. İsveç ise dokuzuncu. Ama İsveç örneğinde olduğu gibi bu ölçeğin insanların ıssızlığını ölçmeye yetmediğini görmüş bulunmaktayız. Bu arada Darrel Huff”un, “Üç çeşit yalan vardır: Yalan, kuyruklu yalan ve istatistik” diye belirttiği İstatistik İle Nasıl Yalan Söylenir? kitabını da yâd etmeden geçmemek gerekir.

Aşk Teorisi filminde Bauman yorumu

İsveç’te yerleşim yerleri genelde çok sakin ve insanların yaşam standartları çok yüksek. Açlık, fakirlik olmadığı gibi insanların hayatlarında çözmeleri gereken önemli problemleri de yok. Kimsenin diğerlerinin tavsiyesine, fikrine ya da bilgeliğine ihtiyacı yok. Polonyalı düşünür Zygmunt Bauman, işte bu noktada önemli bir tespit yapıyor. Bauman’a göre, mutluluk problemi olmamak değil, problem çözme, hayatta karşılaşılan engellere çözüm bulma yeteneğidir. İnsan önüne çıkan problemleri çözdüğü ya da kontrol altına aldığını hissettiği zaman, kendini bir iş başarmış ve dolayısı ile mutlu hisseder. Modern dünya, insanın zorluklarla baş etme, savaşma becerisini yok etmiştir. Devlet açlıkla, fakirlikle baş edebilir ama insanların birbiri ile baş etmesi konusunda fazla bir şey yapamaz. Bunu kişilerin kendisinin halletmesi gereklidir. İnsanların birbiri ile baş etme becerisi, ancak beraber yaşadıkları sürece gelişebilir.

Beraber yaşandığı zaman hayat, her gün, her yeni durumda, konuşarak ve tartışarak yeniden şekillendirilir. Böylece hayat sürekli bir tartışma ve uzlaşma eylemine dönüşür. Modern hayatın sağladığı imkânlarla mekân olarak birbirinden gittikçe uzaklaşan insanlar, bu beceriden yoksun kalmaktadırlar. Hayat artık online ve offline olarak bölünmüş durumdadır. İstediğiniz zaman bağlanır, istemediğiniz zaman engellersiniz. Online olarak nitelenen sanal hayatta hiçbir risk yoktur. İnsanlarla uzlaşmanız gerekmez. İstemediğiniz zaman engellersiniz ve mesele hâllolur. Böylece, insan ne kadar bağımsızsa, diğer insanlarla gerçek anlamda diyalog içerisine girme becerisini kaybeder.

Issızlık sadece yaşlılara uğramıyor

Yaşlılar eşleri ölünce, çocukları da genelde dünyanın bir başka ucunda olduğu için yalnızlıkla beraber ıssızlık durumundan daha çok etkileniyorlar. Kadınlar daha sosyal olduğu için eşleri ölünce içine düştükleri yalnızlıkla biraz daha iyi baş etse de erkekler bu durumla hemen hiç baş edemiyor. Zaten erkekler genelde kadınlardan on yıl daha önce öldükleri için, sayı olarak bu problemle daha az karşılaşıyorlar.

Yalnız yaşayan yaşlıların sayısının artması ve gençlerin de kendini gittikçe daha ıssız hissetmeleri üzerine, İngiltere ıssızlık derdinden muzdarip olan insanların durumunu tespit etmek üzere 2017 yılında bir rapor yayımladı. Bu raporla İngiltere’de dokuz milyon insanın kendini ıssız hissettiği tespit edildi ve Ocak 2018 de ıssızlık konusu ile baş etmek için dünyada bir ilk olarak bir bakanlık kuruldu. Yalnızlık durumu özellikle modern ülkelerde olmak üzere salgın hâlde yayılıyor. Almanya’da da onbeş yıl öncesine göre tek ebeveynli aile sayısı üç buçuk milyon artmış durumda. Yalnız yaşayan kişilerin oluşturduğu hane sayısı %40 oranında. Çocuk sahibi olunan hane sayısı bütün hanelerin üçte biri bile değil. Doğan çocukların dörtte biri ise tek çocuk.

Mekân olarak uzaklık, insanların iletişimini özellikle son on yılda sosyal medya üzerinden gerçekleştirmelerine yol açtı. Bazı sosyologlar gençlerin sosyal medya üzerinden bile olsa iletişim içinde olmasını olumlu bulurken, beyin konusunda araştırmalar yapan Manfred Spitzer bunu kesinlikle onaylamıyor. Gençler sosyal medya bağımlısı hâline gelmiş olup özellikle kızlar sosyalleşme ihtiyacı içinde vakitlerinin çoğunu sosyal medyada geçiriyorlar. Kadınlar erkelere göre daha sosyal oldukları için, yaşlılıkta eşi ölüp yalnız kalan kadınlar, bu sosyallik özelliklerinden dolayı yalnızlıkla daha iyi baş ederken sosyal olma durumu kızlar için ters yönde işliyor. Çünkü şu anki yaşlılar insanlarla baş edebilme becerilerini daha önce öğrendiklerinden bu becerilerini kullanarak yalnızlık çekseler bile kendilerini ıssızlıktan koruyabiliyorlar. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre 8-17 yaş arası kız çocukları, günde 7-8 saatlerini sosyal medyada geçiriyorlar.

Sosyal medya sadece kısa yazışmalardan ibaret olduğu için bu gençlerin muhatabı olan kişilerin konuşurkenki mimiklerini, ses tonlarının nasıl şekillendiğini dolayısı ile nasıl bir ruh hâli içinde olduğunu öğrenme ve anlama imkânı bulunmuyor. Bu durum gençlerin empati geliştirmelerini engelliyor, empati yoksunluğu onların gerek aileleri gerekse akranları ile ilişkilerini olumsuz yönde etkiliyor. Empati hisle ilgili bir durum olup, sosyal medyanın bunu engellemesi anlaşılabilir bir durum. Ama sosyal medyada aşırı vakit geçiren gençlerin karşıdakinin zihinsel olarak nasıl bir düşünce yapısına sahip olduğunu anlayacak zihinsel becerileri de gelişmiyor. Empati ve zihinsel olarak karşıdaki kişinin perspektifini anlama becerisi son on yılda gençler arasında hızla aşağı doğru iniyor. Normal hayatta bile akran baskısı önemli bir sorunken sosyal medyada empati yoksunu gençlerin birbirine mobing uygulaması, artık en olağan durumlardandır. Amerika’da yapılan son araştırmaya göre sosyal medyada çok vakit geçiren kız çocukları arasındaki intihar oranının arttığı tespit edildi. Sosyal medya, çocuk denilecek yaştaki insanların da ıssızlık içine sürüklenmesine sebep oluyor.

Issızlığın sebebi Batı kültürü

Modernitenin oluşturduğu bireyselleşme gittikçe ben nesli oluşturdu. 1960 yılından beri yazılan 750 bin İngilizce kitap incelendiğinde biz kelimesinin yüzde 10 oranında azaldığı ve ben kelimesinin yüzde 25 oranında arttığı tespit edildi. Aslında bugünkü kültürün oluşması sadece son iki-üç yüzyıla dayalı bir olay olmayıp kökü daha derinlerde yatan, hayata bakış ve onu anlama ve anlamlandırma ile ilgili bir durum. Bu bakımdan Batı ve Doğu anlayışında köklü farklılık bulunuyor. Batı düşüncesi objeyi çevresinden bağımsız olarak değerlendirirken, Doğu düşüncesi objenin etrafını saran çevre ile ilişki içinde olduğu ve ondan etkilendiğini düşünüyor. Objenin çevresinden bağımsız olduğunu varsayan Batı düşüncesi, objelerin birbirinden bağımsız olduğu sonucunu çıkarıyor. Bu düşünce farklılığı sebebi ile bütün objelerin birbiri ile bağlantılı olduğunu düşünen Doğu düşüncesine sahip Çinliler, antik zamanlardan beri ay ve dünya arasında bir çekim ve manyetik alan olduğunu bilirken, Batı düşüncesi bu bilgiye ancak 18. yüzyılda bilimsel gelişmeler sayesinde sahip olabildi. Bu düşünce tarzı varlıkları algılayış şeklini de etkiledi. Batı düşüncesi, varlığı kendi başına algıladığından onu sadece ismi ile tanımlarken, Doğu düşüncesi varlığı etrafı ile ilişkisi ile algıladığı için onu gerçekleştirdiği eylemleri ile anlıyor.

Bu bakış açısı farklılığını anlamak için yapılan birçok araştırmadan birinde, kişilere, üzerinde ayı, maymun ve muz figürü olan bir kâğıt gösterilmiş ve resimdekilerin hangilerinin birbiri ile eşleştiği sorulmuş. Batılıların hepsi ayı ve maymunu hayvan olmaları dolayısı ile eşleştirirken, Doğulular maymun ve muzu yeme eyleminden dolayı eşleştirmiş. Binlerce yıldır bu bakış açısı ile gelişmiş kültürden gelen Japon gazeteciler, bir kaza haberini verirken, Batı’da olduğu gibi, sadece kaç tane arabanın kazaya karıştığı, kaç kişinin yaralandığı, ya da öldüğü ile sınırlı bırakmayıp o kaza dolayısı ile kaç otobüs ya da trenin seferlerinin etkilendiğini, böylece kaç insanın ulaşacakları yere geç kaldıklarını da haberlerinde veriyor. Japon gazeteci bir trafik kazasının sadece o olay ile sınırlı olmayıp, çevreyi de etkilediğinin şuurunda olarak haberini yapıyor ve bu bütüncül bakış hayatın her alanını kapsıyor. Batılı anne çocuğu ile oynarken ona objelerin isimlerini öğretmekle sınırlı kalırken, Doğulu anne objeyi yaptığı eylem çerçevesinde çocuğuna tanıtıyor. Fincan, çaydanlık… diye Batılı annenin çocuğuna tanıttığı objeler, Doğulu anne için çocuğun büyüyüp anneye çay ikram ettiği bir eylemi gerçekleştiren objeler hâline geliyor, böylece anne ve çocuk arasındaki ilişki de kendiliğinden gelişiyor.

Bir başka deneyde, ön tarafta, diğerlerinden daha büyük boyutlarda gülümseyen bir kişi, arkada daha küçük boyutlarda ve üzgün ifadeli kişilerin olduğu bir resim gösterilip, daha büyük boyutlarda ve gülümseyerek resmedilen kişinin mutlu olup olmadığı sorulmuş. Batılıların hepsi kişiyi mutlu olarak tanımlarken, Doğulular arkadaki kişilerin üzgün ifadesinden dolayı öndeki gülümseyen kişinin de mutlu olamayacağını ifade etmiş. İşte objeyi çevresinden tamamen bağımsız düşünen Batılı zihniyet, toplumda birbirine şiddetle ihtiyacı olan insanların da ayrı ayrı, birbirinden bağımsız olabileceğini düşünmüş ve bireyselleşme adı altında toplumsal mühendislikle insanların toplumsal yapısı ile oynamıştır.

Bizler dünyanın Doğu tarafına denk gelen düşünce yapısına sahip olduğumuzdan, ilişkilerimizi hâlâ, obje ve içinde bulunduğu ortam ile ilişkisi çerçevesinde algılayıp ona göre şekillendirmekteyiz. Yani insanı çevresinden bağımsız olarak değerlendirmeyip bütünün içinde bir anlamı olduğunun farkındayız. Bu durum modernitenin sebep olduğu ıssızlık durumundan, Batı ülkelerinin etkilendiği kadar etkilenmekten bizi koruyor.

Sağlıklı toplumun en önemli şartı aile

Batı dünyasındaki bireyselleşme, aile kurumunu parçalayıp insanları ıssızlığa sürükleyen en önemli etmendir. Bu durumu telafi etmek için hızla yeni projeler geliştirilmekte, yani yine yeni toplumsal mühendisliklerle bir taraftan insanlar kendi aralarında alternatif hayat şekilleri deneyip ekolojik köyler kurarken, diğer taraftan devlet, üç neslin bir arada yaşadığı yeni hayat şekillerini desteklemektedir. Kuzey İtalya’da yapılan bir araştırmada çok uzun ve mutlu yaşayan insanların üç nesil bir arada ömür sürdüğü tespit edilmiştir. Görüldüğü gibi aile kurumu, özellikle geniş aile, sağlıklı, uzun ve mutlu yaşamanın anahtarı gibi görünmektedir. Ama aile kurumu sevgiye dayalı değil, bağımlılığa ve mecburiyete dayalı olarak oluşturulursa, özellikle bireyselliğin ön plana çıktığı modern toplum için alternatif değil bir işkence kurumu olarak algılanacaktır.

Almanya’ya yeni gittiğim yıllarda yaşadığım şoklardan biri, Müslüman olmuş Alman bir psikoloğun, Türk aile kurumu hakkındaki yaptığı tespit ile ilgili olmuştu. “Türkler çocuklarını sevmiyorlar, kendilerine bağımlı hâle getiriyorlar.” demişti. Bu ifade beni uzun yıllar düşündürttü. Aslında hâlâ meşgul ediyor. Birkaç ay önce Harran’a yaptığım bir gezide eski kümbet evleri kültür evi hâline getirmiş, evin turistlere tanıtımı ile para kazanan bir aile ile muhatap oldum. Otuz yaşında olduğunu sonradan öğrendiğim, bana ilk anda kırk yaş üzeriymiş gibi gelen, yüzünde umudunu kaybetmiş bir ifade olan Şadıman’la biraz dertleşmem, aile kurumu hakkındaki düşüncelerimi yeniden harekete geçirdi. Şadıman evlenememiş. Okula da gitmemiş. Ailenin geçimine katkıda bulunmak için evin tanıtımını yaparken gelen turistlerden İngilizce, Almanca, İtalyanca öğrenmiş. Erkek kardeşleri İstanbul’da okuyorlar. Onlar da çok iyi derecede yabancı dil konuşuyor. Ama onlara sunulan imkân Şadıman’a sunulmamış. Bir şeyler yapması için cesaretlendirmeye çalıştım, nefretle annesine bir bakış atarak onun izin vermeyeceğini ifade etti. Sonra annesi ile konuşurken ölmüş kocasının kendinin üstüne üç kere daha evlendiğini öğrendim. “Neden izin verdin?” dediğimde gözlerindeki çaresizliği aklımdan silmem mümkün değil. Şadıman’ı engelleyen, ona baskı uygulayan despot kadın, bir anda çaresiz, hayatı elinden alınmış bir mağdur ifadesine büründü. Şadıman ve annesinin hayatına rağmen birileri hayatta kendilerini geliştiriyorsa, böyle bir aile sağlıklı bir aile midir, diye düşünmekten kendimi alamadım.

Aile çağın hastalığı olan ıssızlıkla baş etmek konusunda önemli hem de çok önemli, ama bu önemini icra edebilmesi için bu kurumu en sağlıklı bir şekilde yeniden nasıl şekillendirebiliriz, diye acil harekete geçmemiz gerekiyor.

Emel Topçu, “Modern Toplumlardaki Issızlık”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.

Güncelleme Tarihi: 12 Ocak 2019, 00:50
YORUM EKLE

banner19

banner13