Modern Çağın Hurafesi: Güçlü Kadın

‘Güçlü kadın’ terimini herkes destekliyor, bu terim ve anlattıkları tüm dünyada bir nevi akım hâline geldi ve sorgulanamaz bir konuma yerleşti. Ama kadınlara getirdikleri yanında götürdükleri de var. Güçlü kadınların bir kısmı mutsuz ve artık kadınlar varılan bu noktada gitmekle kalmak arasında kararsız.

Modern Çağın Hurafesi: Güçlü Kadın

Ortada yanlış giden bir şeyler var. Batı toplumlarında eskiden kaşların kalktığı toplumun kenarlarında duran birçok sivil toplum kuruluşu -örneğin sadece Greenpeace’in geçmişte ve şimdi nasıl algılandığına bakarak bile bunu görmek mümkün- artık Batı toplumlarının merkezine çekilmiş durumda ve hiç de kaşlar kalkmıyor. Bilakis yaptıkları göklere çıkarılıyor. Çünkü bunlar artık siyasi birer tehdit olmaktan çıktılar, uysallaştırıldılar hatta birer enstrümana dönüştürüldüler. Eskiden sisteme meydan okuyan bu düşünceler, artık ana akım oldu. Kenarda duruşa, en az siyasi olan; mesela vejeteryanlığı örnek verebiliriz, bir zamanlar yeni, enteresan bir şey iken, artık ana akım içinde, yani merkezde duruyor. Feminist düşünce de sahadan beslenerek kenarda duruyordu, zamanla ana akım oldu. Modern devletler için sivil toplum kuruluşları yönetişim için önemli bir hâle geldi, bu yakınlaşma ile bu kuruluşların kullandığı kavramlar ana akımlaşmaya ve merkeze oturmaya başladı. STK’lara büyük şirketler de sponsor olmaya başladı. Çünkü bu konularda boy göstermek “sosyal sorumluluk” almak trend oldu. Üstelik şirketlerinin PR’ını da yapıyorlar. STK’lar idealde tabandan gelen, halkın katkı koyduğu ve yönettiği kurumlar iken; devletler, ulus-üstü kurumlar ve büyük şirketler fonladıkları projelerle STK’ların “patronu” konumuna geldiler.

Genelleme ama hakikat payı var: “STK’ların gücü yok, gücün STK’sı var” hâline geldi. Kavramların ana akımlaşmasında Birleşmiş Milletler’ in de önemli rolü var. STK’ları belli konularda bir araya toplayan BM, küresel çapta Birleşmiş Milletler Kadının Güçlenmesi Prensipleri gibi girişimlerle etki gücünü arttırıyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde Koç Holding bu prensipleri imzaladı.

Böylece bu konularda çaba harcayan bir holding olarak tüm dünyada bilinecekler. Burada sorun şu ki; artık STK’lar, BM gibi şemsiye kuruluşlar, devasa bütçeleri yöneten birer ayrı devlet ve iş kapısı hâlini aldılar ve kendi memurları var. Bu memurların güçleri var ama karşılığında herhangi bir sorumlulukları yok. Yani güç-sorumluluk dengesi aşırı derecede bozuk, herhangi bir sorumluluğa katlanmadan otorite konumunda muamele görüyorlar. Emekli olan eski siyasetçiler bu ulus-üstü kuruluşlarda kariyerlerine devam ediyorlar. Seçimle gelmeyip, atanmış birer memur olmalarına rağmen seçilmişlerin siyasi iradelerinden daha yüksek bir etkiye sahipler. Bürokratik bu gücü gören ve bu kurumları ele geçiren güçler, ideal olanı gösterme görüntüsü altında sıkıştırmak istedikleri ülkeleri, bu kurumlar üzerinden terbiye edebiliyorlar. Dolayısıyla bu küresel kuruluşların diline düşmek diye bir siyasi maşa var artık. Eğer bu küresel kurumların merkeze çektiği söylemleri eleştirirseniz, sizi elbirliği ile alaya alarak, güçlerini gösteriyorlar. Peki, bütün bunlar oluyor diye “güçlü kadın” kavramını merkeze getiren kadın hareketini yok sayıp, gerçekten güçsüz olan milyonlarca kadının haklarını savunmayacak mıyız? Elbette ki savunacağız, ama kurulmuş olan bu düzeni görerek bunu yapmalıyız.

"Yapamam değil, yapabilirim"

“Güçlenme” terimi, günümüzde, uluslararası kalkınma alanında yoksulluğun kavramsallaştırılmasında ve yoksullukla mücadele alanında kullanılıyor. Dünya Bankası ve UNICEF yoksulların güçlendirilmesini bir öncelik olarak tespit etti ve Birleşmiş Milletler Binyıllık Kalkınma Planı’ndaki sekiz hedeften biri olarak “toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik edip kadınları güçlendirmek” taahhüdünde bulundu.

Dünya Bankası’na göre güçlenme bir süreçtir, bireylerin veya grupların seçim yapmasıdır ve bu seçimleri istenen eylem ve sonuçlara dönüştürme kapasitesini arttırmaktır. Bu süreç boyunca bir birey değişimin aktörü, etkeni, temsilcisi, dağıtıcısı haline gelir. “Yapamam” demekten çıkar, “yapabilirim” demeye başlar.

“Kadınların güçlendirilmesi” ifadesi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların güçlendirilmesi alanlarında yaygın olarak kullanılmasına rağmen, ortak bir tanımı yok. Genellikle ekonomik güçlendirme, siyasi katılım ve kızların eğitimi gibi bağlamlarda kullanılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği hakkında sürekli veriler toplanıyor ancak kadınların güçlenmesine ilişkin verilerin sağlığı şüpheli, çünkü 1980’lerin ortalarında üçüncü dünya ülkelerinden gelen feministler tarafından dolaşıma sokulan bu kavram, zamanla değişime uğradı. Başlangıçta toplumsal cinsiyete bağlı ikincilleşmeyi değiştirmek-dönüştürmek için topluca hareket etmenin önemine, bir çeşit siyasi seferberlik gerektiğine vurgu yapıyordu.

1995’te Pekin’de gerçekleştirilen Dördüncü Dünya Kadın Konferansı’nda “kadınların güçlendirilmesinin” kabul edilmesi ile kavram ülkemizde ve tüm dünyada yayılmaya başladı. Zamanla kavram iktisatçılar, kalkınma uzmanları arasında popüler hâle geldi. Bunun bazı sonuçları oldu. Terim, başlangıçtaki o siyasi seferberlik vurgusundan uzaklaştı ve sadece kadınların eğitimi veya kadın sağlığını vurgulayan daha dar bir tanım yaygınlaştı. Ancak, siyasal kısmı yontulmuş “güçlenme” terimi, artık kadınlardan ziyade mevcut sistemin işine gelir bir hâle geldi. Batı dışındaki ülkelerdeki kadınları güçlendirmek için Batı tarafından fonlanmış projelerde, Batılı olmayan, sessiz, pasif, kurtarılmayı bekleyen birer nesne gibi duran kadınların yardımına koşuyor Batılı STK’lar ve Batılı şirketler. Bütün o eğitimler, çalıştaylar yapılmıyor mu; evet yapılıyor, ama geldiğimiz noktada “dostlar alışverişte görsün” diye yapılanların sayısı gittikçe artıyor.

Güçlü kadın mutsuz

Yereldeki ihtiyaçlardan kopuk bir güçlendirme dalgası var. Bu dalganın başını kalkınma ve kadına yönelik güçlendirme konularında çalışan sektör çekiyor. Bu sektör büyük şirketlerin bu konuya bağış yapmasını sürekli kılabilmek için sahadaki işine yarayan bilgileri sonuç diye veriyor. Yani bu aktivitelerin kısa vadeli etkileri ile ilgileniyor. Uzun vadeli sürdürülebilir bir değişime yol açıyor mu, kadınlara karşı yapısal ayrımcılıklar değişiyor mu, yani siyasi bir değişim gerçekleşiyor mu; bununla pek de ilgilenilmiyor. Hatta bilakis savaşlar, mültecilik gibi koşullarda başına gelmedik kalmamış ve kendi toplumu içinde ister istemez güçlenmiş kadını, elde ettiği bu yeni gücü dikkate almadan, hayali bir güçsüzlük üzerinden kurguluyor. Ya da bu kadınları sadece mağduriyetlerine indirgiyor, yani onları sürekli “çocuk gelin”, “savaş dulları” gibi sıfatlarla sabitliyor. Bir başka tutum da şu: Bu projelere fon veren şirketler, kalkınma tarafına daha yakın ama siyasi tarafına daha uzak kalmak, sahte bir dünyada durmakta ısrar ediyorlar.

Bütün bu eleştirilere rağmen geldiğimiz bu noktada “güçlü kadın” terimini herkes destekliyor. Bu terim ve anlattıkları tüm dünyada bir nevi akım hâline geldi ve sorgulanamaz bir konuma yerleşti. Ama kadınlara getirdikleri yanında götürdükleri ile nereye kadar böyle devam edeceğiz sorgusu alttan alta başladı. Çünkü “güçlü kadınların” bir kısmı mutsuz oldu ve biz kadınlar vardığımız bu noktada gitmekle kalmak arasındayız.

Özellikle modern toplumlarda orta sınıflar içinde birçok “güçlü kadın” gücün getirdiği şeylerden şikâyetçi. Sanki güçlü olacağım diye hayatı boyunca eğitime o asılmamış, geldiği pozisyonu o istememiş gibi elde ettiği güçten ve beraberinde getirdiği sorumluluklardan şikâyet ediyor. “Normal” ev kadını olabilmenin, evde vakit geçirmenin hayalini kuruyor. Geleneksel iş bölümünü, yani kocası evin geçimini sağlayacak, kendisi çocuk yetiştirecek, ev düzenini temin edecek şekilde, en azından çocuklar küçükken, bir süre için böyle yaşamayı arzu ediyorlar, bunun özlemi çekiyorlar.

“Güçlü kadınsın hâlledersin”

Bir zamanlar, Demirperde yıkıldığında, sosyalist sistemden kurtulan kadınların, sistemin mecbur tuttuğu işe gitmektense evlerinde oturmayı istedikleri ortaya çıkmıştı. Hâlbuki aynı dönemde kapitalist ülkelerde istihdamda kadın oranının artması için mücadele veriliyordu. Bu mücadele birçok kazanıma yol açtı. Ancak kapitalist sistem de bütün kadınlardan “güçlü kadın” çıkarmak ve onları hem iş hem de evde çalıştırmak istiyor. Herkesi güçlü kadın yapmak arzusu, güçlü rolü oynamamıza neden olan bir toplumsal baskıya dönüştü. Güçlü kadınlar “sen güçlü kadınsın, hâlledersin” lafı ile susturulmaya başlandılar ve güçsüzlüğünü söyleyebilme lüksünü kaybettiklerinin farkına vardılar. Erkeklerin çoğunun yakından tanıdıkları bir durum. Gerçekten güçlü olan kadınlar ile güçlü taklidi yapan kadınlar birbirine karıştırılmaya başlandı. Öte yandan, bir de güçsüz kadın taklidi yapan kadınlar var. Son olarak, “bütün kadınlar güçlüdür” diye yaygın bir kanaat var ki, belki tüm kadınları gerçekten eşit olarak gören bir kadına bakış.

Orantısız güç kullanımı

Güçlü kadının yükselen bir değer olduğunu gören birçok kadın, bu söylem üzerinden güçlü kadın taklidi yaparak varlık bulmaya başladı. Çünkü artık kadınları güçlü görmek isteyen bir çevre var. Ancak sorun şu ki; güçlü kadından kasıt güçlü insan değil! Yani, güçlü insanın dişisi değil. Şu soruyu sorduğumuzda bunu anlıyoruz: Güçlü kadın hangi erkekle eşit? Normal erkekle mi eşit, yoksa güçlü erkekle mi? İşte bütün mesele bu!

Güçlü kadın tabiri ile ekonomik olarak erkeklere muhtaç olmadan yaşayabilen kadın imasında bulunuyoruz. Normalde, ne kadına ne de erkeğe muhtaç olmadan yaşamak, her kadın ve her erkeğin amacı olmalı. Ama bir kadına muhtaç olmadan yaşayabilen bir erkeğe “güçlü erkek” demiyoruz. Kadınsız yaşayabilmek “güçlü” olduğunun bir işareti kabul edilmiyor. Erkekler de “kendi ayakları üzerinde durduğu için güçlü ilan edilmiyor. Hâlbuki illa kategori gerekiyorsa belki de, erkek-kadın fark etmeksizin, “hangi alanda güçlü olduğunu fark etmiş güçlü insanlar” ve “henüz bunun farkına varmamış güçsüzler” diye iki kategori olmalı ve bu insanların eril olanına güçlü erkek, dişisine güçlü kadın denmeliydi.

Gerçekten güçlü olduğumuz alanlardaki, kendi farklı gücümüzü inkâr etmemize neden olan bir yanılsama ise bu -ki öyle görünüyor-hiç de biz kadınların hayrına bir durum değil. Çünkü güçlüymüş gibi yapmak zorunda kalmaktan şikâyet edilir ama gerçek güçten şikâyet edilmez. Gerçek güç kendiliğinden vardır. Tek sorun o gücü kontrolsüz kullanmaktır, orantısız güç kullanımı doğru değildir, çünkü otomobil lastiği reklamındaki gibi “kontrolsüz güç, güç değildir.” O durumda güç döner, sahibine zarar verir. Aşırı güç, merhamet duygusu ile içsel fren olarak, durdurulabilir. Aksi hâlde dışarıdan durdurmak için daha güçlü, devlet gibi, bir makam gerekir. O yüzden aile içi şiddete karşı mahrem alana devletin kolluk güçlerinin girmesine izin veren yasalarımız var. Öte yandan örneğin kadınların güçlerinden biri de hipnoz. Erkekleri hipnotize ederek onlar üzerinde bir güç kullanıyoruz.

Seçenekleri çoğaltalım

İdeal olan, toplumun, güçlü insanların bu gücünü kontrollü bir şekilde uygulamasının yolunu açacak şekilde düzenlenmesidir, çünkü bundan hem o güçlü kişiler hem de toplum fayda sağlıyor. Ama pratikte olan şey şu: Şans eseri kadın olarak dünyaya gelmiş güçlü insan, bu gücünü toplumun önyargıları sonucu kullanamaz duruma geliyor ki, kadın hareketinin yapmaya çalıştığı budur. Gücü doğuştan gelen kadınların, örneğin lider olarak doğan kadınların bunu gerçekleştirmesine müsaade edecek toplumsal normları yaratmaya çalışmak. Ama dilsel anlamda “güçlü kadın” tabirinin bizi getirdiği bu karambolde gerçek güçten uzaklaşıyoruz. Bizlere genetik olarak bahşedilmiş bazı özellikler var ama bunları kabullenmek ve gereği neyse erkekten-toplumdan istemek artık “kötü” oldu. Şu durumda ne yapalım? Belki de hep öyleydi ama günde 6 saatten fazla televizyon izlenen, cep telefonları elimizde sanal dünyada yaşanan günümüzde, artık kadının kendini erkeğin gözünden değil, kendi gözünden izlemesi ve öyle yaşamaya başlaması lazım. Artık bu tabiri “güçlü kadın” değil de, “kadın gücü” diye kullanmamız daha doğru. Belki de artık kadınlar olarak ne istediğimizi değil, ne istemediğimizi söyleyecek daha çok seçenek sunan bir hayata doğru ilerlemenin vakti geldi. Çünkü herkesin mutabakat hâlinde istediği “güçlü kadın” modeli, modern toplumlarda tek bir alternatif, öğretilmiş bir güçlülük sunuyor. Hâlbuki belki de ne istemediğimizi bilmek yoluyla daha fazla seçeneğe yönelebiliriz.

Nurhayat Kızılkan, “Biz Bu Gücü Sevdik mi?” Bilimevi Kadın dergisi, Yıl: 2018, Sayı: 4 (Ocak-Şubat-Mart).

 

Yayın Tarihi: 25 Mayıs 2018 Cuma 11:18 Güncelleme Tarihi: 26 Mayıs 2018, 15:49
YORUM EKLE

banner19

banner36