Mescid-i Aksa karşımızda duruyordu işte

2. Türk- Arap Gençlik Kongresi’nden ayrılırken gençler bir dahaki seneye Araplar Türkçe, Türkler de Arapça öğrenmiş olarak görüşebilmeyi diledi. Elif Sifil kongreden gözlemlerini aktarıyor..

Mescid-i Aksa karşımızda duruyordu işte

 

25 Ekim Cuma günü İstanbul’da uluslararası bir organizasyon gerçekleşti: 2. Türk- Arap Gençlik Kongresi. İstanbul Gençlik Meclisi’nin Grand Cevahir Otel’de organize ettiği bu kongre kapsamında 20’den fazla ülkeden gelen gençler, İstanbul’da Türkiyeli gençlerle buluştu. Açılış konuşmasını Sümeyye Erdoğan’ın yaptığı kongrede 3 ayrı panel gerçekleşti. Panelistler arasında Fuat Keyman, Yasin Aktay, Sinem Köseoğlu, Bülent Aras ve Kerem Kınık gibi etkili isimler yer aldı.

Cuma günü herkese açık olarak gerçekleşen kongre, hafta sonu Sürmeli Otel’de kapalı oturumlar şeklinde devam etti. Yoğun bir programla, üç ayrı komisyon altında bir araya gelen gençler İslam dünyasına dair problemleri ele aldı. Bu oturumların sonunda elde edilen çözüm önerileri, yazılı bir doküman halinde deklare edildi. Bu deklarasyonun başta Türkiye olmak üzere katılımcı ülkelerin ilgili bakanlıklarına teslim edilmesi düşünülüyor.

Buraya kadar, bunu diğer herhangi bir etkinlikten farklı kılmayan, işin teorik kısmını verdim sadece. Fakat böyle muazzam bir buluşma, elbette objektif birkaç haber cümlesine kurban verilemezdi. Bu benim gözümde, yüzyılın en önemli buluşmalarından biriydi. Bu, ortak değerlerimizin canlanacağı bir fırsattı. Tabii ki bu buluşmanın bende bıraktığı derin izlerden bahsedeceğim.

Sanki yıllardır tanışıyormuşçasına sohbet etmeye başladı herkes

O güzel kardeşlik ortamında ilk bakışta yabancılardık ve farklıydık, fakat hepimiz bu farklılıkların bir anlamı olmadığını biliyorduk. Çünkü ümmettik ve ortak bir amacımız vardı. Evet, farklı kültürlerimiz vardı, fakat bunlar ayrılık sebebi değildi, hepsi bizimdi. Bu etkinlikten önce de Türk ve Arap gençler çeşitli vakıf ve derneklerin aracılığı ile birçok defa bir araya gelmişlerdi şüphesiz, fakat bu sefer teklif İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden gidiyordu. Ayrıca bu tür etkinlikler zaten sıkça yapılmamakla beraber, benim ve diğer bir çok insan için ilkti.

Sanki yıllardır tanışıyormuşçasına sohbet etmeye başladı herkes. Yüzlerimizde kocaman tebessümlerle ve heyecanla bir şeyler anlatmaya koyulduk. Sanki sadece bir hafta sonu birbirini görmemiş dostlar gibi… Gerçekte olan da bu değil miydi? Biz aslında yüzyıllarca kol kola gezmiş, fakat son zamanlarda birazcık ayrı düşmüş can dostları değil de neydik? Birbirimize en yabancı olduğumuz tanışma sohbetlerinde bile kelimelerin altında hep aynı anlam gizliydi aslında, ve biz bunu açıkça okuyabiliyorduk: “İşte buradayız, geri döndük ve artık beraberiz. İnşallah bir daha ayrılmamak üzere…”

Kimisi “Ürdün’denim” diyordu, kimisi Katar’dan, kimisi Filistin’den, Fas’tan, Tunus’tan, Cezayir’den… Ama bunların bir anlamı yoktu, çünkü hepimiz aynı anda hem Ürdün’den hem Fas’tan olabiliyorduk. Bu sadece yaşadığımız ülkenin başka bir şehrinden gelen biriyle tanışmak gibi bir şeydi.

Ve lâkin bir de sorunumuz vardı ki, birbirimizin dilini çoğumuz bilmiyorduk. Bize tamamen yabancı olan başka bir medeniyetin dili ile anlaşabiliyorduk. Arapçanın İstanbul’da, Türkçenin Cezayir’de tüm varlığıyla nefes alabildiği günler çok eskidendi ve uzun yıllar önce aramıza üçüncü şahıslar girmişti. Artık birbirimizle, bizi ayıran soğuk Avrupa’nın kelime kalıpları ile konuşuyorduk. Düşünsenize; güneşli Doğu Medeniyeti’nin, Halep’in zahter kokan çarşılarında koşan, İskenderiye’de Ümmü Gülsüm ile büyüyen, Filistin’in bağlarında zeytin toplayan çocuklarıyla, onları anlamayan ve anlatamayan, vakur mahreçlerini bozup laçka aksanlara mahkûm eden, duygusuz ve gri bir dille birbirimizi anlamaya çalışıyorduk. Bu garabetin farkındaydık. Bunun verdiği buruklukla olsa gerek, ayrılırken bir dahaki seneye Araplar Türkçe, Türkler de Arapça öğrenmiş olarak görüşebilmeyi diledi.

Bize Keşmir’de kaybolan çocukluğunu anlattı

Oda arkadaşım zarafet ve nezaketin ete kemiğe bürünmüş formu olan Filistinli Muna idi. Onunla gece yarılarına kadar muhabbet ettik, ortak özlemlerimiz vardı.  Mescid-i Aksa karşımızda uzanmış duruyordu işte. İkimiz de güzel şeyler yapmadan ölmek istemiyorduk ve bu “güzel şeyler”in içinde Filistin’in özgürleşmesi başköşedeydi. Hemen yanı başımızda da Suriye duruyordu.

Herkes mümkün olduğunca ortak meselelere ve sahip olduğumuz benzerliklere vurgu yapıyordu. Birbirimizi çok özlemiştik ne de olsa ve bizi tekrar ayrıştıracak söylemlerden uzak duruyorduk. Sahip olduğumuz bazı yaralar derindi, çünkü “Orta Doğu”nun çocuklarıydık.

Fakat günlük formundaki yalnızca üç Arap’ın bulunduğu bir ortamın hüzünlü olması çok zordur. Bizde onlarcası vardı.

Ne zaman otobüslere binip bir yerlere yönelsek, o harika sesleri ile bizi neşidelere boğdular. Kahkahaları o kadar içtendi ki, söylediklerini anlamasan da kendini kahkaha atmak zorunda hissediyordun. İnanılmaz bir özgüvene ve entelektüel zekâya sahiptiler. Mükemmel bir mizah anlayışları vardı, aynı zamanda edepliydiler. Seninle istedikleri zaman sarkastik bir tarzda konuşabilirlerdi ve bunu o kadar ince bir şekilde yaparlardı ki kırılmazdın bile. Ayrılırken her biri, bizi ne zaman istersek kendi ülkelerinde ağırlayabileceklerini zarifçe belirttiler.

Orada sadece Araplar ve Türkler olarak bulunmuyorduk. Kosovalılar, Gambiyalılar, Somalililer ve Keşmirliler de vardı. Somalili Ali ile tanıştık. Bana “kız kardeşim” diyordu. Garipsedim, çünkü sadece televizyonun bana görmemi istediği kadar gösterdiği, uzaklardaki bir toprak parçasından gelen siyah tenli bir çocuk, bana kardeşim olduğunu söylüyor ve gülümsüyordu. Sonra kendimi garipsedim. Biz Kalu Bela’dan tanışıyorduk ve aynı dertleri taşıyorduk. Bu kadarı kardeşlik için yeterliydi.

Sonra Keşmirli Faysal vardı. Toprağının sancısını iliklerine kadar hisseden bir şairdi. Şiirlerini kendi dilinin yanı sıra İngilizce yazıyordu. Türkçe bir şiiri de vardı.  Bize Keşmir’de kaybolan çocukluğunu anlattı. Onun gördüğü kanlı bedenler Suriyelilere hiç yabancı değildi. Beraber ağladık. Keşmir’in kalbinden çıkan onca acıya, ancak diz dize verip ağlanabilir çünkü. Son günümüzde Keşmirli Müzemmil, beni sarsıla sarsıla ağlatan o konuşmayı yaptığında 27 Ekim’di; yani Müslüman Keşmir’in Hindistan tarafından işgal edilmesinin 66. yıldönümü.

İstanbul Gençlik Meclisi üyeleri, bu mübarek buluşmayı sorunsuz organize edip yürüttüler ve gerçekten çok çalıştılar. Evet, bu “mübarek” bir buluşmaydı. Çünkü biz, biz olduğumuzu tekrar hatırladık. Hepimiz bunun uzun yıllar devam etmesi için dua ettik. Bu bir anlamda Marac el bahreyn’di bizim için, birbirimizi gerçekten özlemiştik.

Rabbim, kardeşlerimle tekrar tekrar buluşmayı nasip etsin.

 

Elif Sifil yazdı

Güncelleme Tarihi: 31 Ekim 2013, 14:57
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13