banner17

Mekke ve Medine'de eski Ramazan bayramları

Eyyüb Sabri Paşa’nın 'Mir’âtü’l-Haremeyn’ adlı eserinde, Osmanlı'nın son dönemlerinde İslâmiyet’in kutsal iki şehri Mekke ve Medine’de bayramların nasıl idrâk edildiğine dair bilgiler var. F. Zehra Can yazdı.

Mekke ve Medine'de eski Ramazan bayramları

Bizde târih deyince Osmanlı, Osmanlı deyince de pâyitaht İstanbul akla gelir. Dolayısıyla “eski Ramazanlar” tâbirinin içini doldurmak üzere yazılanlar da imparatorluğun diğer beldelerinden ziyâde, İstanbul’u anlatırlar. Oysa her fırsatta Osmanlı’nın 5 milyon küsur kilometrekare toprağı olduğunu söyler, övünür dururuz. Bu yazıda İslâmiyet’in kutsal iki şehri Mekke ve Medîne’de eski bayramların nasıl idrâk edildiğini Eyyüb Sabri Paşa’nın (ö. 15 Safer 1308/30 Eylül 1890) kalemine yansıdığı kadarıyla müşâhede edeceğiz. Takrîben 140 sene evveline gidip Eyyüb Sabri Paşa’nın mihmandarlığında bu kudsî toprakların ‘muâyede merâsimleri ve âdet-i kadîmeleri’ne doğru târihî/kültürel bir yolculuk yapacağız. Ancak bundan evvel, Eyyüb Sabri Paşa ve kıymetli eseri Mir’âtü’l-Haremeyn’den kısaca bahsetmek yerinde olacaktır.

Eyyüb Sabri Paşa ve klâsik eseri Mir’âtü’l-Haremeyn

Sultan II. Abdülhamid dönemi bahriye paşalarından olan Eyyüb Sabri Paşa, aynı zamanda eğitimci ve târihçi kişiliğiyle temâyüz etmiştir. O, uzun müddet Hicaz’da görev yapmış, bu esnâda bölgenin târihiyle ilgilenmiş, çeşitli araştırmalar yapmış ve on beş yıl emek vererek döneminin en hacimli Türkçe Haremeyn târihini, Mir’âtü’l-Haremeyn’i kaleme almıştır. İlk kitabı Mekke (Mir’ât-ı Mekke, İstanbul 1301), ikinci kitabı Medîne (Mir’ât-ı Medîne, İstanbul 1304) ve son kitabı Arap yarımadası (Mir’âtü Cezîreti’l-Arab, İstanbul 1306) olmak üzere üç ana kitaptan oluşan eserini Paşa, 1872’de hazırlamaya başlamış, ancak 1887’de tamamlayabilmiştir.

Eserde başlangıçtan îtibâren Arap yarımadasındaki yerleşim merkezlerinin, özellikle Mekke ve Medîne’nin kuruluşu, gelişmesi, bölgede ortaya çıkan eski dinler ve peygamberler, bölgedeki kabîleler, İslâmiyet’in doğuşu ve yayılması, Kâbe, Mescid-i Nebevî ve diğer bâzı yapıların inşâsı, binaların geçirdikleri birtakım tâmiratlarla târihteki yerleri ve ehemmiyetleri, kutsal beldelerin ziyâret usûl ve âdâbı, Haremeyn’in sosyal ve iktisadî durumu, örfler, âdetler, Osmanlı sultanlarının Haremeyn’e olan bağlılık ve hizmetleri ele alınmıştır. Aynı zamanda Cezîretü’l-Arab cildi, Arap yarımadası târih ve coğrafyası hakkında geniş değerlendirmeleri hâvîdir.

Paşa, istifâde ettiği altmış civarında kaynak zikreder, ancak daha başka birçok kaynaktan faydalandığı eserin muhtevasından anlaşılmaktadır. Kaynaklardan aldığı bilgilerin yanında kendi müşâhedelerine de geniş yer ayırması, bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel târihi açısından büyük önem taşır. Böylece Paşa, okuyucusunu bir buçuk asır öncesine taşır; günümüzde maalesef geçmişten pek az izin kaldığı bu mukaddes beldelerde güzerân eylerken, tarihte iz bırakmış devlet, millet ve toplulukları; beldenin örf ve âdetleriyle icrâ edilen çeşitli alayları ve merâsimleri zengin mâlûmâtı ve cömert birikimiyle gözler önüne serer.

Eserin Osmanlı Türkçesi neşri:
Mir'âtü'l-Haremeyn : Mir’ât-ı Mekke, Eyyüb Sabri, Kostantiniye: Bahriye Matbaası, 1301. 2 cilt.
Mir'âtü'l-Haremeyn : Mir’ât-ı Medîne, Eyyüb Sabri, Kostantiniye : Bahriye Matbaası, 1304. 2 cilt.
Mir'âtü'l-Haremeyn : Mir’ât-ı Cezîretü’l-Arab, Eyyüb Sabri, Kostantiniye : Bahriye Matbaası, 1306. 1 cilt.
Eserin Mekke kısmının sâdeleştirilmiş neşri:
Kabe ve Mekke tarihi (Mir’ât-ı Mekke) = Miratü’l-Haremeyn: Mir’at-ı Mekke, Eyüp Sabri Paşa, sadeleştiren Osman Erdem, İstanbul : Fatih Yayınevi, 2003.

Ahmed Cevdet Paşa ve Ahmed Midhat Efendi gibi dönemin önemli sîmâlarının takrizler yazarak medhettikleri Mir’âtü’l-Haremeyn, günümüzde hâlen Osmanlı Türkçesi olarak -eskimez harflerle- bulunuyor. Eseri okumak ve istifade etmek isteyenler çeşitli kütüphanelere müracaat edebilir veya birtakım internet sitelerinden eserin PDF versiyonuna ulaşabilirler. Ayrıca sadece Mekke kısmının sadeleştirilerek 2003’te Fatih Yayınevi tarafından yayınlandığını ifade edelim. Bu noktada eseri, hem günümüz harfleriyle hem de orijinal dili ve üslûbuyla okumak istiyorum diyenlere, böyle bir çalışmanın tarafımızdan yapılmakta olduğunu ve kısa vâdede neşredileceğini bir müjde olarak verelim.

Yoğun bir askerlik ve memûriyet hayatına rağmen oldukça velûd olan Eyyüb Sabri Paşa’nın Mir’âtü’l-Haremeyn hâricinde, ahlâk, siyer ve târih gibi alanlarda çeşitli müellefâtı vardır. Gıyâbî olarak İdrîs-i Muhtefî’ye (ö. 1024/1615) müntesip olan Paşa, samîmi bir müslüman idi. 15 Safer 1308’de (30 Eylül 1890) İstanbul’da vefat ettiğinde şeyhinin Kasımpaşa Mezarlığı’ndaki kabrinin ayak ucuna defnedildi. Hayâtının mahsûlü diyebileceğimiz bu eseri bastırabilmek için Paşa’nın, Bahriye Matbaası’na 44 bin küsur kuruş borçlandığı, bu borçla vefat ettiği, hüzünlü bir not olarak kaydedilmelidir.

Şimdi, Ramazan bayramının teşrîfi münâsebetiyle, her biri ayrı bir merâsim arz eden Haremeyn bayramlarının hazırlık safhasını ve bayramın idrâk biçimini, Eyyüb Sabri Paşa’nın gönlünden kalemine dökülen rahmet ve bereket tânelerinden nasîbimize düştüğü kadarıyla anlamaya gayret edelim; bir nebze Medîne’de nefes alıp rûhumuzu Ravza’da hissedelim; ardından Safâ ile Merve arasına gidip Kâbe’yi temâşâ edelim. Bayramı, dîn-i mübîn-i İslâm’ın bânisi, Ramazan ayının asıl sâhibi Peygamberimiz (s.a.v.)’in ‘sâyebân’ında/gölgeliğinde yaşayıp, ilk O’nunla bayramlaşarak idrâk edelim.

Resûlullah (a.s.)’la bayramlaşma: Medîne’de bayram

Ramazan bayramlarında İstanbul’daki gibi üç gün üç gece şenlik yapılması, Medîne’nin de kadim âdetlerindendi. Medîne demek, aslında Mescid-i Nebevî demekti. Bayramlar söz konusu olduğunda da bu böyleydi, değişen bir durum yoktu. Medîne’de bayram coşkusu şehrin yerlisi, mücâviri yâhut ziyâretçisinin Hz. Peygamber’in mescidinde arefe günü son terâvih namazı için toplanmasıyla başlardı. Bu son terâvih namazının edâsını müteâkip, “mum alayı” denen Hz. Peygamber’in kabr-i şerîfinin kandil ve mumlarının değiştirildiği kendine has usûle sâhip merâsim yapılır ve ahâli târifi mümkün olmayan rûhânî bir şevk ve hazza sâhip bu alayı seyir ve temâşâ etmeyi ihmal etmezdi.

Mum alayı seyrinde bulunup da gönlünü şenlendiren cemaat, sabah namazı vaktine bir buçuk saat kala birer ikişer mescide gelir, her biri birer mum yakar ve Kur’ân-ı Kerîm, Delâil-i Şerîf ve sâir zikir ve ibâdetle meşgul olurdu. Aynı zamanda, minârelerden çeşitli kasîdeler, salavâtlar yükselir, bayram namazına değin Mescid-i Nebevî terennüm eden bir kuş gibi cıvıldar, gecenin hazzından kalbi titrerdi. Hücre-i Şerîf’in, yâni Hz. Peygamber’in mübârek hânelerinin ve Mescid-i Nebevî’nin pek latif râyihaları her köşede tezâhür eder, dalga dalga yayılarak zikirle hemdem olan cemaati kendinden geçirirdi.

Ser-müezzinin ‘muvâcehe-i saâdet’ (Hücre-i Şerîf’in kıble tarafında bulunan pencereli kısım) önünde getirdiği tekbirle başlayan bayram namazı, biri Şâfiî diğeri Hanefî iki ayrı imamla kılınır, namazın edâsını müteâkip cemaat, o hoş kokulu Hücre-i Şerif’e gelip yüz sürüp tevâzu ile evvelâ Resûl-i Müctebâ (s.a.v.) ile bayramlaşır ve dili döndüğü mertebe gönlünde yatan niyâzını ifâde ederdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) ile başlayan bayramlaşma, cemaatin topluca Bâb-ı Cibrîl’den çıkıp Cennetü’l-Bakî kabristanına geçmesiyle devam ederdi. Herkes birer deste fesleğen veya başka yeşillikler getirip akrabâlarını ve diğer türbe-i şerifeleri ziyâret ederler, daha sonra evlerine dönerlerdi. Ayrıca bayram günleri beş vakit ezandan önce dış kaleden toplar atılır, herkes üç gün üç gece süren bayram müddetince birbirinin elini öperek duâsını alırdı. Esâsında, Medîne’de el öpmek, yalnız bayramlara mahsus bir adet değildi. Cemaat her namazın nihâyetinde, gerek zengin gerek fakir olsun, sağında ve solunda bulunanların ellerini öperdi.

Ahâli ilk günün sabahı gerçekleştirilen bu merâsimlerden sonra üçüncü günün akşamına kadar bayramlaşma gâyesiyle birbirlerine gidip gelirlerdi. Bayram boyunca tüm şehirde bayramlaşma gerçekleştirildiğinden, bu iş günlere taksim edilmişti. İlk gün hükûmet memurları, yâni devlet ricâli ile mahallî eşraf ve yakın akrabalar, ikinci gün ikindiye kadar Sâha mahallesi sâkinleri ve nihâyet üçüncü gün Menâha ve Bâbü’l-Mısrî’den Mik‘ad Benî Hüseyin mahallesine kadar oturanlarla bayramlaşılırdı.

Bu mahallede yapılan muâyede, Ramazan bayramının nihâyetini hatırlatır, bu mukaddes ve münevver belde, heyecan ve hazzı gerçek mânâsıyla yaşayıp kutlu misâfir, mücâvir ve mukimlerine yaşattıktan sonra, durulan berrak deniz sükûnetine kavuşur, çok değil iki ay sonrasına yeni bir sevinç, yeni bir coşkuya yelken açar, hac farîzasını îfâ eden hacıları karşılamak üzere süslenirdi.

Bayramın ertesi günü, ki Eyyüb Sabri Paşa buna bayramın dördüncü günü diyor, Hücre-i Saâdet’in hizmet ve bekçiliğiyle vazifeli ağalarla (Tekke heyeti) bayramlaşmak, eski âdetlerden bir diğeri idi. Bu ağalar kabr-i şerîfin sol tarafında kalan ve “Tekke” denen yerde ikâmet ederlerdi. Dördüncü gün, bulundukları mahallin direkleriyle duvarlarını Hücre-i Saâdet şebekesinin iç yüzüne mahsus yeşil perdelerle süslerler ve öğle namazı vakti girinceye kadar kölelerinin oynadıkları bedevîlere has oyunları seyrederlerdi. Bu, ahâlinin de büyük teveccüh gösterdiği seyirlerdendi.

Hutbe için sekiz yıl beklemek: Mekke’de bayram

Mekke’deki bayramlaşma âdetleri, Medîne’ye nazaran biraz farklılık arz eder. Mekke’de Ramazan bayramı âdetlerinin en gariplerinden biri, bayram namazında îfâ edilecek olan hutbe nöbetidir ki bu pek ilginç bir şekilde gerçekleştirilirdi. Çünkü Harem-i Şerîf’te yirmi dört hatip vardı. Bunların içinden dördü Hanefî ve dördü Şâfiî olmak üzere sekiz hatip, diğerlerinden mûteber addedilmekteydi. Ramazan bayramı hutbesini de işte bu sekiz hatip nöbetleşe okur ve dolayısıyla bir hatibe sekiz senede bir kez nöbet gelirdi. Sırası gelen hatip efendi, bayramdan 3-5 gün evvel “bâdem, leblebi, fındık ve fıstık ve sâir şekerlemeleri” tedârik eder, bayram gecesi ziyâretine gelecek “âyan ve eşrâf ve ekâbire lâyıkı vechile” ikram etmek üzere hazırlardı. Yemişleri önce tabaklara koyar, sonra her tabağı amberde mâmul habbelerle süslerdi. Vakit geldiğinde şehrin önde gelenleri hatip efendinin evine birer ikişer gider, hatib efendi de misâfirlerine müzeyyen bir tepsi içinde birer ikişer tabak şekerleme ikram eder, misâfirler şekerlemelerin bir kısmını oradayken yiyip, arzularına göre bir kısmını da yanlarına alırlardı. Misâfirlerin berâberlerinde uşakları varsa onlara da ikram etmek âdettendi.

Ertesi sabah bayram namazından sonra, akşamdan hânesini teşrif eden zevât, iki sıralı uzun bir çizgi halinde hatip efendinin önüne düşüp hânesine kadar giderler ve hatip efendinin tertip ettiği ziyâfete iştirak ederlerdi. Bu ziyâfetten sonra hatip efendinin de şehrin idârecilerine (emâret dâire-i celîlesi, sonra vilâyet konağı ve nihâyet mahkeme-i şer‘iyye dâiresi) ve daha evvel ziyâfetine katılan misâfirlerinin evlerine gidip her biriyle bayramlaşması güzel bir âdetti. Her birinden hâllerine göre ihsanlar alır ve avdet ederdi. Eyyüb Sabri Paşa, kendi zamanında bu âdetlerin hâlen devam ettiğini, ancak hatip efendiye ihsan vermek usûlünün kaldırıldığını ifâde eder.

Mekke’de de Medîne’deki gibi bayram günleri mahallelere taksim edilir, bayramlaşma gerçekleştirilirdi. Eyyüb Sabri Paşa, Mekke ahalisinin bu usûle çok hassas bir şekilde dikkat ve riâyet ettiğini, öyle ki bayram günlerinde büyük-küçük, fakir-zengin birbirleriyle görüşüp duâ almamış kimsenin kalmadığını söylüyor. Aslında bu usûle “kabir ashâbı” da dâhildi. Kabir ziyâretleri bayramın birinci günü yapılırdı. Öğle vaktine kadar erkekler, ondan sonra kalan vakitlerde ise kadınların hepsi Cennetü’l-Muallâ kabristanına giderek hem “büyükleri”, hem de akrabâlarını ziyâret ederler, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ederlerdi. Bu güzel bayram âdetlerinin, Anadolu ve Rumeli’nin bazı yerlerinde tamâmen değilse de kısmen uygulandığını, bayram hâtıralarının nihâyetine not düşen merhum Eyyüb Sabri Paşa, şu cümleleri sarf ediyor:

Fakīr hem Anadolu ve Rumeli vilâyetinden ba‘zı memâlik bayramlarında bulundum. Hem de Mekke-i Mu‘azzama’nın ta‘rîf olunan resm-i mu‘âyedesinde bulundum. Rumeli ve Anadolu vilâyetlerinde gördüğüm resm-i mu‘âyede, Haremeyn ahâlîsi beyninde cârî olan resm u âdete mutābık değil ise de bayram günleri bir karye ahâlîsi diğer karye ahâlîsine gidip gelmekde olduklarına nazaran, bu usūl Haremeyn-i şerîfeynde icrâ olunan resm-i mu‘âyede usūlünün bozuntusu olmak lâzım gelir.” (Mir’ât-ı Mekke, s. 328.)

 

F. Zehra Can yazdı

Güncelleme Tarihi: 12 Haziran 2018, 15:46
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20