‘Meğer aşk yolunda insan bir menzilmiş’

Samiha Ayverdi: “Dünyada her şey güzeldir. Çirkinlik yoktur. Mademki her şey bir sebep ve maksat uğrunda, aynı kuvvet tarafından yaratılmıştır, o hâlde bu büyük kuvvetin fena ve çirkin bir şey icat etmesi imkansızdır.”

‘Meğer aşk yolunda insan bir menzilmiş’

1905 yılında İstanbul’un Şehzâdebaşı semtinde doğan Samiha Ayverdi, 1921 yılında İnas Nümûne Mektebi’ni bitirdikten sonra tahsiline hususi olarak devam etti. İyi derecede Fransızca öğrendi, keman dersleri aldı, tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanlarında kendini yetiştirdi. Öğrenme isteğini etkileyen zengin bir kütüphanenin elinin altında bulunması onun bilgi ve kültürünün gelişmesinde büyük rol oynadı.

Henüz on iki yaşında iken babasının kütüphanesindeki bazı eserleri okumuştu. On dokuz yaşında evlendirildiği, ruhen ve fikren anlaşamadığı eşinden bir kız çocuğu dünyaya getirdikten sonra ayrıldı. Küçük yaşından itibaren babasıyla beraber katıldığı selamlık sohbetleri sayesinde dönemin önemli şahsiyetleriyle tanışması, bu sohbetlerde edindiği bilgi ve kültür birikimi Ayverdi’nin öğrenmeye hevesli karakterini besledi ve kuvvetli hafızasının yardımıyla eserlerine malzeme kaynağı teşkil etti.

Sultan Reşad ile Sultan Vahdeddin dönemlerini, II. Meşrutiyet ile İttihat ve Terakki zamanını, Balkan muharebeleri, I. Dünya ve İstiklal savaşlarını, Cumhuriyet devrini idrak eden yazar, bu yıllara ait gözlemlerini, izlenimlerini ve özellikle toplumun kaybettiği değerleri eserlerine geniş biçimde yansıttı.

Ezelî Dostlar

Hatıralar bir bakıma geçmişimizin anahtarlarıdır. Bu nedenle toplumun iman ve kültür hayatına yön vermiş kimselerin hatıralarını gelecek nesillere aktarmak çok önemlidir. “Ezelî Dostlar”, bütün bu özellikleri barındırıyor. Eser, geçmişimizden bize dostça seslenirken kimi zaman hüzünlendiriyor kimi zaman da içimizdeki çıkmazların kapısını aralayıp ferahlatıyor.

“İşte babalı oğullu Yesârîler, bir taraftan hüsnü hattı ilahi bir sanatmışçasına yükseltirken diğer taraftan da mûsikî dünyasında zamanlarından sonraya devrederek tarihe mâl ettikleri saz, söz ve hat sanatı ile bir devamlılık rekoru kırmış bahtiyarlardandır. Amma ne yazık ki bugünkü Türk genci hatta münevveri, tarihin üstünü kapayan tozları silkip atamıyor ve altındaki mirasın da paha biçilmez bir cevher olduğunun dahi farkına varamıyor.”

Yazar, bu eserinde yer verdiği hatıralarında, cihan devleti olduğumuz devirlerdeki başarılarımızın sırrını açıklarken, Osmanlının bilgiye ve bilgi sahiplerine itibarının bir devlet politikası, ayrıca selamet ve bekamızın teminatı olduğunu vurguluyor. Bir yandan da padişahların karşısında eğilip bükülmeyen, dirayetli bir aydın müşavirler kadrosunun varlığının bu başarıdaki payına işaret ediyor.

Bugün devleti idare eden kişilerin geçmişin sesini duyup tarihe mâl olmuş tecrübelerin ışığında geleceğin rotasını çizmelerini öğütlüyor. Bunun yanında memleket idaresinde nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda ipuçları veriyor.

“Bugün artık karşımıza bir Emîr Sultan çıkmayabilir. Ama aynı coğrafya üstünde padişah yerine devlet dümenini çevirenlerin kütleye şâmil bir anlayışla ilim ve irfâni çiçeklendirmesini beklemek elbette hem hakkımız hem de selâmet ve bekamızın tek güvenilir teminatıdır.”

Kölelikten Efendiliğe

Ayverdi’nin bu eseri; kitap, makale, tebliğ, konferanslarla dolu kırk yıllık yazı hayatının tecrübeleriyle olgunlaşmış meyvesi şeklinde 1978 yılında Türk dilinde gün yüzüne çıkmış, sonraki yıllarda çeşitli dillerde yayınlanarak okurları ile buluşmuştur. Yazar, kendi üslubu içerisinde kendi ürününü ikram ettiği bu “Kölelikten Efendiliğe” kitabında doğudan, batıdan, eskiden, yeniden aldığı dil ve kültür malzemelerini kendi düşünce atölyesinde şekillendirip gözler önüne sermiş.

Yazarın birçok eserinden farklı olarak görülen bu eser, vaktiyle Ziya Paşa’nın mısraları ile yükselttiği feryadı güncelleştirip gündeme taşıyor. İslâm dünyasında bulunanları; kendisine hitap edebilecek fertleri, zümreleri, ilim adamlarını, düşünürleri, yöneticileri, aydınları ve Müslüman olmanın sorumluluğunu duyan herkesi göreve çağırarak; “İslâm dünyasını kölelikten kurtarın, onu kendi yerine efendilik tahtına oturdun.” çağrısında bulunuyor.

“Bir Müslüman Türk olarak dünyaya gelmiş olduğum için Allah’a hamd ederim. Ancak mensup olduğum milletimin, bin yıl uğrunda kanını canını vermiş bulunduğu iman hayatına karşı son devirlerde o tarihi ve ihtişamlı vazife ve mesuliyet çizgisinden ayağının kaymış olduğunu da üzülerek söylemek isterim.”

Ayverdi, köle olarak gördüğü Müslüman dünyayı, bu durum karşısında tavır almaya, silkinip kalkmaya, kölelikten kurtulup efendilik koltuğuna oturmaya, oldukça sert bir üslupla çağırır ve bu durumda Müslümanların yapması gerekenler konusunda teklifler, öneriler sunar.

Son Menzil

Samiha Ayverdi’nin edebi eserlerinde mistik İslâm, dinin tasavvufi yorumu başlıca unsurdur. O, sıkça başvurduğu tasavvuf düşüncesini bir ders formunda öğretme yolunu tutmaz. Hatta doğrudan doğruya dinden ve tasavvuftan da bahsetmez. Sadece hayatı ve insanları anlatır. Ama bu arada da tasavvuf ahlakını benimsemiş tipleri de muhakkak öne çıkarır. Olgun tavır ve düşüncelerini örnek olarak gösterir. Romanlarında, beşeri sevginin ilahi aşkta son bulan erdirici ve oldurucu örneklerine sıkça rastlanır.

“O Feyyaz ki ruhla maddenin ahenginden hâsıl olmuş bir kemalle mücehhezdi. Onda, vecdin coşkun ritmi, kafanın mantıklı ölçüsüyle birleşerek idealinin bünyesini kurmuş ve bu ideali, günlük hayata mal ederek nazarî olmaktan çıkarıp ameli ve yaşayan prensipler canlılığı kazandırmıştır. O, dünyaya ruh ve madde izdivacı ile gelen insanın, bu ikiyi barıştırmak, birleştirmek, tek kuvvet hâlinde toplamakta bütünleneceğini bilen insandı…”

Romanda Profesör Feyyaz; hür, bağımsız, mutlu ve mistik bir karakteri canlandırmaktadır. Ressam Haşim; sanatkâr fakat mutsuz, huzursuz, iç ve dış kuvvetlerle girdiği savaşlardan çok çekmiş, denge noktasını bulamamış bir kişiliktir. Cemile karakteri ise zeki fakat zekâsını kötüye kullanan bir karakter olarak romanda yer almaktadır. Cemile önceleri evli olduğu Feyyaz’dan boşanıp Haşim ile evlenmiştir. Seniha karakteri Haşim’in yeğenidir. Haşim’e içten içe karşılıksız ve gizlice beslediği aşk onu çok olgunlaştırmıştır. Okçu Bahaeddin, önce medrese, sonra hukuk tahsili yapmış, altmışını geçmiş bilge bir kişidir. “Son Menzil”  bu karakterler çerçevesinde birçok insani ve kültürel konulara yer verir. Ruh olgunluğu, madde mana dengesi üzerinde durulmuştur.

“Meğer aşk yolunda insan bir menzilmiş… Fakat durulması değil, atlanması lazım gelen bir menzil, hakikate ulaştıran bir köprü. Geç, ondan da geç, yalnız aşkta dur. Son menzil budur, onda karar et!”

Batmayan Gün

Yazar, bu romanında, ilahi aşkın insanı yücelten kudretine karşı, mecazi aşkın ihtiraslarının elinde esir olan kimseleri nasıl süflileştirip mahvettiğini işler. Ayrıca, madde-mana, iman-imansızlık, kadere inanmak, her kuvveti kendinde görmek, savaşa kayıtsız şartsız hazır olmak gibi birçok değer hükümlerini roman kahramanlarını karşılıklı konuşturarak okuyucuya sunuyor.

“Ey insan, Allah sana akıl vermiş, niçin yaratıldığını düşünmen için. Göz vermiş, her varlıkta onu görmen için. Kulak vermiş, her sedada onu dinlemen için Allah nerede, ben onu görmüyorum dersen şunu bil ki O, gizli değildir. Her şey, her gördüğün o... gizlilik yok! Gizlilik de görmezlik de sende... Eğer onu sana göstermeyen şu vücudun kesafetini ortadan kaldıracak olursan, O’nun gizli olmadığını, bütün mevcudatla kendini göstermiş olduğunu ve senden görünenin de gene o olduğunu kolaylıkla görürsün.”

Aliye öyle bir insandır ki yıllardır kendini arayan ama günlük zevklerin peşinde koşan insanlar arasında kaybolmuş ve arayışında Dedesi İrfan Paşa’nın notlarının yol gösterdiği sürekli mana âleminde dolaşan bir yolcudur. Karşısına hiç beklemediği bir tevafukla çıkan Doktor Kerim Bey dedesinin not defterlerindeki rumuzu K olan ve dedesinin çoğu zaman hocam diye hitap ettiği tıbbiyelidir. O zamanın tıbbiyeli insanlarının çoğu meslekleri icabı mana âlemlerini zenginleştirmemiş insanlardır.

“İşte ben kainatı aralanmış bulunan bu pencereden gözlemek istiyorum. Fakat oraya tırmanıp çıkabilecek miyim? Ne de olsa büyük babamın sözleri benim anlamam için çok kapalı, çok muğlak… Onlardan istediğim kadar istifade edemiyorum çünkü ne kadar okusam anlamıyorum.”

Fakat Doktor Kerim Bey tıpkı insanın her türlü anatomik yapısını öğrenmenin tıbbı öğrenmekten geçtiğini düşündüğü gibi insanın kendi mana âlemini keşfetmesi içinde öğrenmesi gerektiği bir takım hususlar olduğunu söylemektedir. Nitekim “İnsanın kendi varlığı ve benliği ilahi varlık ve benlikte erimedikçe ruhi gelişmeye ermek mümkün değil.” diyerek aslında günümüz insanının karşılaştığı bunca güçlüğün çözüm yolunu göstermiş oluyor.

“Maddi bilgilerim bana yeter; artık vicdani bilgiye muhtacım. Zira hayatın, maddeden ibaret olmadığı muhakkak. Bizim gibiler yarım insanlarız. Bunu hissediyor ve tamamlamak istiyorum. Ben ruhumdaki eksikliği duyuyorum da başkaları neden hissetmiyorlar?”

Samiha Ayverdi, bu aşkı anlatırken, servet, şöhret, mal, mülk, para pul, şeref, şan, evlat gibi dünya nimeti olan değerlerin bir gün sona ereceği fakat ilahi aşkın ebedi olacağı inancıyla, “Gece olduğu zaman güneş kaybolmamış, dünyanın öteki yüzüne geçmiştir.” diyerek romanına “Batmayan Gün” adını vermiştir.

Yusufçuk

İlahi aşkın sarhoşluğu içinde yazılmış olan Yusufçuk, kâinat kitabının okunması için öncelikle insanın kendi kitabını okuması gerektiğini bize hatırlatır. Sanki kitap bu uyarı çevresinde döner. Bu, nefsini bilen Rabb’ini bilir hakikatinin ifadesidir. Nefsini bilmek, insanın kendisinde tecelli eden ilahi esmanın tecelli düzeyince gerçekleşir.

“…Ağaç, sararan yapraklarını kaybederken ağlar mı bilmem. Bu dünyada, kahkaha gibi gözyaşı da o kadar bol ve nafile akar ki sırasında biz bir yapraktan daha değersiz kıymetler için bile elem duyar feryat ederiz. Ama ne gariptir, öğrenemediğimiz, bilemediğimiz, öğrenmek ve bilmek için yanıp yakılmadığımız o büyük sır, o büyük muamma için gözyaşı dökmek hatırımızdan bile geçmez.”

“Yusufçuk”un hemen tüm metinleri tesiri aktarabilen bir üstadın sert ve sürekli kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınavlara dayalı tarzda, metotlu olarak eğitimi şeklinde ıstılah ve manalarıyla doludur. Modern zamanlarda yaşamış veli bir yazarın kaleminden dökülen bu eserin tekke-tasavvuf edebiyatı geleneği içinden okunması ve yorumlanması gereken kıymetli bir eserdir.

banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13