banner17

Medine'deki nine gibi pişiremedik kahvemizi!

Hurma çekirdeklerini bildiğimiz kahve çekirdekleri gibi odun ateşinde evire çevire kavrulması için koyduk, ama ne kavrulma!

Medine'deki nine gibi pişiremedik kahvemizi!

 

Hani “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” derler ya; bence kırk yıl değil, bir ömre değer katar. Çünkü bir kahve sadece içinde şekeri, kahveyi, suyu barındırmaz ki! Aynı zamanda hasretle, Efendimiz s.a.s.’i görmek arzusuyla bağrı yanan, hırka-i şerifi Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer ellerinden alan Veysel Karani hazretlerini hatırlatmalı. Anne sözünden çıkmayan o büyük evliyayı… Anne hatırını, anne ayetlerini, belki de Hazreti İbrahim’in kara incisi Hacer annemizi hatırlatmalı, Hazreti Meryem’i, hatta Hazreti Hatice annemizi de…Kahve

Şimdi sizler için şöyle bir kahve keşfine çıkıyor ve kasvet-i kalbin kapılarını bir nebze kapatmak adına, her yudumda, âlemi tefekkür kervanında yol alıyoruz.

Üveys’in keşfi olan keyfe, olmuş kahve!

Neden kahve ve Veysel Karani Hazretleri derseniz; biz de size kahveyi ilk Yunanlıların değil, Yemen’in Karani köyünden evliyaların şahı Üveys Hazretlerinin develeri otlatırken bulduğunu rivayetlerle açıklarız. Bir gün mis kokulu beyaz çiçeklere rastlayan Veysel Karani Hazretleri, gün geçtikçe bu çiçeklerin yeşil yapraklar arasında bir meyveye dönüştüğünü görmüş. Evet, onları bir meyveye benzetmiş ve yeşil kırmızı tanelerin kısa sürede karardıklarını görünce, tadına bakmak istemiş.

Lakin çiğ tanelerin tadının oldukça acı olduğunu fark eden Üveys Hazretleri, can-ı gönülden bir teslimiyetle “Şüphesiz Allah her bir nimeti bir fayda için yaratmıştır” diyerek bu taneleri Allah’ın izni ile pişirmeyi düşünmüş ve pişen taneler etrafa güzel, mis gibi kokular saçınca, dimağına rahatlık vermiş. Sonrasında keyfiyle, hem de mest eden bu tat için “Mademki yiyeni keyiflendiriyor, o zaman bunun adı ‘keyfe’ olmalıdır” demiş. Hal bu ya; Karanili Üveys’in keşfettiği ‘keyfe’ zamanla olmuş ‘kahve’…

Kahve bu, illaki hatır saydırmalı!

Bir fincan kahveyi içerken neler düşündüğünüzün yanı sıra kiminle içtiğiniz de oldukça manidardır. Her bir yudumda mana derinleşiyor, tefekkür atmosferi bedenimizi sekinetle buluşturuyorsa artık muhabbet hoştur; dostluk, kırk yıllık hatırla bezenmiştir, daimdir ve diridir. Ben de ilk kahvemi, gülüşünde cennetleri saklayan Lale anneciğimle içmiştim.  Ne kahveydi ama, unutmak ne mümkün! Envai çeşit çiçekler arasında kahve ateşinin közü hiç sönsün istemediğimiz bir balkon sefasıydı.

Kahve, dost meclisinin de vazgeçilmezlerinden... Ansızın gelen misafire “hoş geldin, sefalar getirdin, kahveni nasıl içersin?” sorusuyla has bir karşılama ritüelinin ana fikri… Öyle ya kırk yıl hatırlatacak kendisini, muhabbet ise baki kalacak.

KahveHac ve Ramazan aylarında kahve satışı patlaması!

Vakti şerif müsait olunca, müsaadeyle Mekke’de, Medine’de şu kahveleri yerinde içmeden, gezmeden edemedik. Öyle ya kahve bu, belki de Veysel Karani Hazretlerinin teslimiyet edasıyla; imanın zirvesi tefekkür ile müşerref olacağız. E tabi şehirler de kutlu olunca, uykuyu da haram biliyoruz bedenlerimize ve hakkıyla ibadet edebilmek adına; vücut diriliği için en sertinden en hafifine kadar kahvelerin alasını içiyoruz.

Aslında öğreniyoruz ki, ramazan ve hac ayında kahve içmenin oranı diğer aylara nazaran daha da bir artış gösteriyormuş. En çok tercih edilen kahvelerin en hafifi Hurma çekirdeği kahvesi, Yemen kahvesi ve çay usulü demlenen Arap kahvesi imiş. Tadı oldukça sert olan, vücut direncine göre ilk sırada yer alan Mırra da cabası. E tabi Türk kahvesini de es geçmemek lazım. Aldığımız bilgilere göre Araplar Türk kahvesini oldukça seviyorlarmış. Şimdi bu kahveleri şöyle bir inceleyelim, hikmeti, şifası nelermiş.

Adıyla, adabıyla sert bir kahve: Mırra

Türkiye’de Şanlıurfa yöresinde de bir hayli sevilen bu kahve, Arapların tercih ettiği ve pek sevdiği bir kahve çeşidi. Bildiğiniz üzere kavruk kahveler defalarca kez kaynayıp, pişme derecelerine göre tatları hafif ve sert olarak ayarlanıyor. Mırra da güğümde 2 saat boyunca odun ateşinde pişiyor ve süzülüyor. Sonra yine kahve katılarak pişiyor ve süzülüyor. Bu işlem sertliğine göre birkaç kez daha tekrarlanıyor. Bizler de sert derecesinde tazecik Mırra’yı yerinde, bir çöl evinin bahçesinde; Berni, Teneke ve Sukkari hurma çeşitleri eşliğinde içiyoruz. Telvesiz olan bu kahve çeşidini ıtır, kakule, damla sakızı ve bilhassa zencefille enfes bir aromayla şenlendirebiliyorsunuz. Çöl sıcaklarında harareti alması için sıklıkla su gibi içilen mırra, termoslarda gün içinde gelen misafirleri de ağırladıkça ağırlıyor.

Mırra, tadı kadar bardağı ayrı, içme usulü apayrı bir kahve aynı zamanda. O minik bardakları ters çevirmediğimiz müddetçe, hane sahibi tarafından sürekli dolduruluyor da dolduruluyor… Böylece Mırra içmenin de bir adabı olduğunu öğreniyoruz. Bu arada Mırra’nın sahiden çok faydası varmış. En çok da günümüzde oldukça yaygın felç hastalığını tetikleyen, damar kireçlenmelerine iyi geldiğini üstüne basarak söylüyor çöl evinin sahibesi.Kahve

Yemen ve Türk kahvesi yarıştırılmaz ki!

Hafif ve az kafeinli diğer bir kahve çeşidi ise, kahvenin asıl memleketi olan Yemen kahvesi imiş. Yemen kahvesi Türk kahvesine göre daha az kavrulurmuş, bu sebeple Türk kahvesi gibi ahenkli bir rayihaya sahip değil. Şifası da hiç şüphesiz pek çok! Anavatanı olması hasebiyle de Yemen’de daha çok tercih edilirken, Mekke’de de şeker ve tansiyon hastası olanların, ibadet diriliği için bilhassa tercih ettikleri bir kahve türüymüş aldığımız bilgilere göre. Biz de iyi yapan bir usta ellerinden içince mest olduk doğrusu.

Heveslenme! Köpürmüyor Esvedan

Evet, şimdi de kahvelerin en hakikisi, babası olan hurma çekirdeği kahvesini tatmak istiyoruz. Konum itibari ile hurmanın asıl memleketi olan Medine-i Münevvere’de bu kahvenin tadı da bambaşka olur diyerek; hanımların kahvesini hanımların, beylerin kahvesini beylerin yaptığı bir haneye konuk oluyoruz ve nasıl yapıldığından tutun, neler eşliğinde içildiğine dair salâvatlar eşliğinde öğreniyoruz. Hal bu ya, “Peygamber şehrinde kahve derdine mi düştün, bre adam!” demeyin çünkü bu hane, Medine’nin uzağında Beni Gıfar soyundan gelen Müslümanlara ait ve onlara misafir olmakta bizatihi apayrı bir şeref, belirtmeden geçmeyelim. İlkin bu kahvenin, serin muhafaza altında olduğu müddetçe son kullanma tarihinin olmadığını söylüyor hane sahibi ninemiz. Ve başlıyor: Allah’ın izni, Peygamberin kavli ile…

Mest oluyoruz bu yapılışa

Hurma bahçesindeki ağaçlardan meşakkatle, genç olmanın da verdiği bir piyango ile hurmalarımızı topladık ilkin. Sonra ellerimizle narin hurmaların çekirdeklerini bir güzel çıkarttık ve yıkadık. Daha sonrasında bildiğimiz kahve çekirdekleri gibi odun ateşinde evire çevire kavrulması için koyduk, ama ne kavrulma! Çekirdekler kavruluyor, beli bükük ninemizin dilinde salâvat, yüreği kavruluyor… “Ya KahveMuhammed! Sallahu aleyhi ve sellem” dedikçe gözyaşları tuzunda çekirdekler, kavruluyor kavruluyor… Akabinde kavrulan çekirdekleri kullandıkları bir ezme aleti ile toz şeker zerresi halini alana dek eziyor. Tuz zerresi gibi olursa olmaz diyor. Pudra şekeri gibi olursa yine olmaz, diyor.

İşi biliyor ninemiz ve yanında ikram edeceği çeşidini saymakta zorlandığımız hurmaları ayarlıyor. Sonrasında bu zamana kadar kimselere ikramda bulunmadıkları, dede yadigârı fincanları bizim için çıkartıyorlar. Ve başlıyoruz tazecik kahvemizi pişirmeye. Bu kez “la ilahe illallah” zikrinde, hane sahibi dilince hadis-i şerifi de ihya etmek adına; “Esvedan” diyerek yapılışını tarif ediyorlar. “Esvedan” Peygamber Efendimiz s.a.s.’in dilince “suyla hurma eşliği” demekti.

İşte sıra en keyifli yere geliyordu. Hurma çekirdeği kahvesinin o eşsiz tadını tatmaya. “Hey maşallah sübhanallah! O nasıl bir tat Ya Rabb! Hamd ile” Size bu kadarını söyleyelim. Şifasını sorduğumuzda ise “Hay Allah” diyerek dolaptan çıkardığı uzunca bir kâğıt rulosunu okumamız için bizlere veriyor. “Şunu iyi biliniz ki; Hurma, Kuran Azimüşşan’da 23 ayet-i celilede geçmektedir” yazıyor ilk satırlarda. O gün bugündür, o kahvenin nelere şifası olduğunu halen ezberleyemedim. Muhabbeti de ona keza…

Meğer Peygamber şehrinde olmalıymış!

Biliyor musunuz, aynı kavurduğumuz kahveyi annemle, hane-i saadetimizde dualar eşliğinde dünya kelamı konuşmaksızın yaptık. Hatta biz de eski günleri yâd etmek adına dede yadigârı fincanlarda, gelin kızın el emeği göz nuru nakışlı örtüleri üzerinde içtik. Ama inanın o Peygamber aşkıyla yanan kütük üzerinde kaynayan kahve gibi olmadı. Bizimki pek bir yavan kaldı. Belki de bu sebeple; bir fincan kahvenin derdine düştük!

 

Hatice Tüfekci kahve derdiyle yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2012, 10:49
YORUM EKLE
YORUMLAR
ismail
ismail - 7 yıl Önce

Güzel bır bilgi teflekkür ederiz. Medine-i Münevvere de kaim Muhsin Alemdaroglu na bi haber uçuralim da bizde bu muhammedii lezzeti tadalim insaallah

Hasibe Uçar
Hasibe Uçar - 7 yıl Önce

Merhaba,çok çok güzel anlatmışsın, ben de o mis kokulu kahve istiyorum.

ayşegül uluer
ayşegül uluer - 7 yıl Önce

köpüklü kahve yapımını bana öğreten kadim dostuminşallah hurma çekirdeği kahveni tatmak için geleceğim aslında her nimet insanı farklı bir tefekküre sürükler amma ve lakin ben kahveyi mana aleminde hiç böyle tatmamıştım rabbim binlerce kez razı olsun senden

banner8

banner19

banner20