banner17

Medine kime verilir?

Onlardan mısın, değil misin? Bunu kendimize bir soralım?!

Medine kime verilir?

“Hür yaşamak istersen, nefsinin sıkıntısını başkasına yükleme.” diyor sûfi. “Çünkü dilediğini istersen esir olursun.” Cümleyi tersine çevirdiğimizde elde edeceğimiz yargı şudur: Kendini, kimsenin muhtaç olamayacağı kadar eksilten, ehemmiyetsiz kılan kurtulabilir. En kestirme felsefî çıkarımımız, muhtaç olmakla boyunduruk taşımak arasında doğrudan ilişki bulunduğu şeklindedir.Sufi

Bir çok şeye muhtaç olabilirsin pekâlâ: Başkalarının muhtaç olmasına muhtaç, başkalarının esaretine muhtaç, başkalarının sahip olmasına muhtaç.... Bir şeye sahip olmak isteyen adamın muhtaçlığı, bir şeye muhtaç kalan adamın varlığını arzulamaktan kendini alamıyor modern dünyada. Birinin ekmeğe muhtaçlığı, ötekinin servete muhtaçlığını doyuruyor.

Modern kapitalizm neyden kaygı duyacak?

Dünyevîleşmek, baş belası bir hamallığı bize dayatıyor. Üstelik bu, salt “tüketim toplumu” gibi seküler bir kavramla açıklanabilecek bir durum/biçim değil. Kendimizi “tüketmek” mecburiyetinde hissetmemiz bir masal. Gerçek, ‘tab’dan (yani şehvet, arzu, emreden nefisten) gelen dayatmaya zafiyetle karşımıza dikildi. Sûfi, zaafla tezâhür edene direnmekle varlık bulmuştu. Ebu’d Derda şöyle demiş: “Siz ancak, amelleriniz ile savaşırsınız.” Muhtaçlığa boyun eğiş, amellerin ayarını bozuyor; ahlâki tefessühün eşiğine adam taşıyor. Demek ki amel, farzları/hakikati/esasları muhafaza edebilecek kadar bir hayat sağlayabilir.

İhtiyarlar cemaati
(+)

Cephe açıp bir savaş vermek gerekiyor. Amelî olanı yaşayabilmek, hayatî bir miktara çekilebilmek endişesini bağrına basmalı. Amelî çoğaltmanın yolu, kendini kimsenin muhtaç olamayacağı kadar eksilterek mümkün oluyor. Öyleyse masivayı terk eden, toplumsallığın ameleliğinden kurtuluyor. İhtiyaçlarını terk eden Allah’a yakın duruyor. Bu nedenle ben, ihtiyarlığının doruklarında camiye kaçan dedelere, Rahman’dan bir hediye gelmiş gözüyle bakıyorum. Onların yüzlerinde âzâd edilmiş kölelerin sevinçlerini görüyorum. “Mücadeleye devam” diyen ihtiyar bir sesin izzetine nazar ediyorum. Modern kapitalizm, “sana çalışmıyorum” diyen bir proleterin niyaza hicretinden başka hiç bir şeyden kaygı duymayacaktır.

Yola düşmek vaktidir

Ahi esnaf
(+)

Modernlik, talepleri kışkırtabildiği ve güdüleri yönetebildiği oranda “uygarlık tasavvuru” kuruyor. Müslümanca düşüncenin maddi dünya karşısında “savunmacı” kalışı, mağlup edilişi, maddi hayat standartlarını “insanlık ideali” halinde makbul gördüğü oranda mümkün oluyor. Bu nedenle din, tarih boyunca hep kentlerden kaçıyor, şehirlere gidiyor. Kentler hep uygarlık ve şehirler hep medeniyet! Uygarlıklar kapitalistler üretti ve medeniyet ise kesbedenler...

Modernite biz müslümanlara bir şey katmadı, ama müslümanlar seve seve Mutlak’ın huzurundan kaçmayı sağlayan mazeretlere sığındılar. Müslümanca düşünce, birilerinin zengin olmasını engellemek için “aylaklığa övgü” yapacak durumda değil. Ama bu onun “zenginliğe övgü” söylemine dönüşmesine de bir temel olmayacaktır. Nefsin zemmi ile kazanç (kesb) elde etmenin kutsallığını, denge halini arayacaktır. Sûfiler nefsi zemmederek bir yol açtılar, melamiler-fetalar dilenmeyi terk ederek bir yol aldılar. Açılmış bir yolun hitamına erdik. O yol, hal diliyle “yola düşmek vaktidir” demektedir. Yeniden hırka giymek zamanıdır; dem, bu yola yolcu olmak asrıdır.

Yolda yolcu olmak

İsteğini âyân etmeyenlere medh vardır

Nefsin zemmi ile kesbin fazileti, sûfi ile melâmetî, fakir ile geçim ehli... makam-ı Mahmûd’a komşu oluyor. İsmail Ankaravî (1631) demiş ki:

İsmail Rusûhi Ankaravî“Fakr’ın, seyahatin, ziyaretin faydası haramdan temizlenince ortaya çıkar. Sülûkun en büyük rüknü helal kazançtır ve helal lokma yemektir. Tarikimizde helal lokma kazanmanın iki kısım kaidesi vardır. Birincisi çalışmak, ikincisi vesileleri istemek ve araştırmaktır. Çalışarak kazanmak fazilettir, emeğiyle kazanmak enbiyanın sünnetidir. ‘El kasibu habibullah.’ Manası, kasib olan kimse, Allah’ın sevgilisidir. Allah battalları (hantal, işe yaramazları) sevmez. Battal kimseler, devamlı insanlardan faydalandıkları halde başkalarına bir türlü yardımda bulunmazlar. Sûfi kimselerden atıl ve tembel olanlar, meşâyih-i kiram tarafından zemmedilmiştir. Nitekim şöyle buyurulmuştur: ‘Ey zengin kimseler, sizin sadakanız fakirler içindir’ (Bakara 273. ayeti kasdediyor). Yani bu kimseler daima cihadla meşguldür ve yeryüzünde çalışmaya imkânları olmayanlardır. ‘Onlar insanlardan bir şey istemezler.’ İhtiyacını söylemeyen fukaradırlar. İsteğini âyân etmeyenlere medh vardır.” (İsmail Ankaravî, Minhâcu’l Fukara, İnsan, 1996)

Allah da ancak böylelerine medine vermişti

Müslümanca yaşama, hem zahid ve hem kâsib bir topluluğun ameliyle hidayet modeli oldu. Onlar rant peşinde, Allah’ın nimetlerini biriktiren, stoklayan kapitalistlerden farklıydılar. Onlar kesb (kazanç) derdinde, alış verişlerini Allah’la bitirmeye çalışan, emek-san’at-ticaret ehli, ilmiyle âlim bir topluluktular. Malla gönenmiyor ve mala da güvenmiyorlardı. Çoğu da terekesinde pek az mal bırakmıştı. Zenginlerle oturmazlardı, fakir–salih-kanaat ehli ile dostluk tutarlardı. Basit evleri vardı. Hz. Aişe anlatmıştı: “Ben Resulullah Zakir ve cahid(asv)’ın önünde ayaklarım kıblesinde uyurdum da secdeye vardığında bana dürter, ben de ayaklarımı toplardım, ayağa kalkınca tekrar uzatırdım. O zamanlar evlerde ışıklar yoktu.” (Sahih Buhari, Muhtasar, Yeni Şafak, 2004, c: 1, hadis no: 251)

Kendileri yemez, giyinmez, halka verirlerdi. Osman (ra), halka iyi yemekler yedirir, kendisi ise evine gider, sirke ve zeytinyağı yerdi. (Hayatü’s Sahabe, c:2, s: 327) Kazançlarını inançlarına harcarlardı. Allah için hazırlanmış iyi atlara bindiler hep. İyi kılıçlar edindiler. Cihadın has adamlarıydılar. Seher vaktinde zikir ederlerdi.

İbadetTusteri (H. 273): “Sûfi, feta ise kemale erer, fetası olmayanın hayrı bulunmaz” derdi. Cömerttiler. Sadakaya ailelerinden başlarlardı. Ellerinin altındakilerin, işçilerinin haklarını verirlerdi. Köleleri gibi giyinirlerdi. Müşfiktiler. Çocuklarına, eşlerine, komşularına, akrabaya, fakire yakındılar. Başkalarını öz canlarına tercih ehliydiler. İlmin peşinde seyahat ederlerdi. Âlimi ayaklarına çağırmazlardı. İlmin huzurunda baş kırarlardı. Sadaka peşindeydiler: “Allah size sadaka verme imkânları bahşetmedi mi? Her tesbih sadaka, her hamd sadaka, her tehlil sadakadır. Marufu emir sadakadır. Münkerden nehiy sadakadır. Tatlı güler yüz sadakadır. Hatta zevcelerinizle beraberliğiniz bile sadakadır.” (Riyazü’s Salihin, c:1, Hadis: 120)

Onlar muktesıt idiler. (İktisat ehli: KIST, ölçü/mizan/dengeli olanın takdiri ve tedbiri demektir.) Abiddiler. Gündüzleri iş, kesb ehliydiler. Alış veriş, zikirlerini ifsad etmiyordu. Münkere cehd ile muamele ediyorlardı. Nefislerinin çektiği her şeyi almıyorlardı. Emaneti (sağlık, aile, ilm, zaman, iffet, akıl, ibadet, mal) muhafaza ediyorlardı. Aralarında adaletle hükmediyorlardı. Kardeşliği, selamı, îsarı yaymışlardı. Geceleri hal ve infak ehliydiler. İnfakları, bulutlu gök yüzünün karanlığı kadar gecenin derûnunda idi. Dünyada bir süvari yolcunun yetindiği kadar azık edinmişlerdi. İltica etmişlerdi Rahman’a. Döşekleri sertti, az uyuturdu.

Allah da ancak böylelerine medine (umran-adalet yurdu) vermişti.

Sufi ve cihad

Lütfi Bergen ‘müslümanca yaşama’ üzerine düşündü

Güncelleme Tarihi: 23 Temmuz 2010, 22:03
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
İlkay Türkyay
İlkay Türkyay - 8 yıl Önce

Allah alemi sudan var etmiştir ve o yüzdendir ki alem sürekli bir akış halindedir.Cenab-ı hakkın her an bir şen üstünde olması bunu iktiza ettirir.O yüzden insan sürekli bir şeylere meyleder.Orada mısın veya burada mısın diyenler adalet talep edenler değil kendilerine zulmedenlerdir.

neşe ünal
neşe ünal - 8 yıl Önce

sanırım ilkay türkyay bir yanlış okuma yapmış. yazıda "orada mısın burada mı" diye sorulmamış ki! "Onlardan mısın- bunlardan mı" denilmiş

banner8

banner19

banner20