banner17

Manevi Güzellikten Modanın İkonlarına

Ortaçağ zayıf kadını idealize ederken 16. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında kilolu kadın güzellik timsali olarak kabul gördü. Elit kesimin yeme alışkanlıklarına bağlı olarak gerçekleşen bu dramatik değişim, kilolu oluşu bir sınıfsal ayırım aracı olarak kullanacak ve güzellik sıfatını zenginlere hediye edecekti. Büşra Durmuş Tosun yazdı.

Manevi Güzellikten Modanın İkonlarına

Ekseriyetle kadınla alakalandırılan güzellik mefhumu, aslında tarih boyunca maddi manevi her sahanın mevzusu; dinden, sanata, ekonomiden, tıbba birçok alanın konusu olagelmiş. Özünde kesinlikle tartışılabilir olan fakat bugün için kalıpları, hudutları keskin, ölçüsü üst bir el tarafından tayin edilmişçesine değişmez bir olgu. Evet, tartışılabilir, zira tarih boyunca tartışılmış, sürekli anlamı itibariyle başkalaşmış, toplumdan topluma uçurumlar yaratacak kadar subjektif. Kadının güzellik mefhumu ile fıtrî bir bağı olduğu yargısı insanlığın ortak kararı. Bahsi geçen ise bedenle doğrudan bağlantılı, kadına güzel olmayı salık veren tarzda bir yargı. Konu, bedenin ötesindeki güzellik anlamına hemen hemen sadece dinin yörüngesine girdiğinde, kalem din adına yazdığında kavuşur. Dolayısıyla genel itibariyle güzelliğin tarihi, kadının bedenine biçilen sosyolojik bir kisve.

Bugünün güzellik normu kim ne derse desin, her ne kadar bu tekrardan sıkılmış olsak da Batılılaşmış bir dünyanın eseri. Fakat bu eser dahi bugüne gelinceye kadar bin bir türlü şekle girmiş, dinin kavramsallaştırmaları ile çatışmış, yönlenmiş, dönüşmüş. Fakat temelde kadının etrafında dönmüş, kadını şekillendirmiş, kadını cehenneme sokup çıkarmış, onun sosyal statüsünün nişanesi hâline gelmiş, Doğu, Batı fark etmeksizin her toplumda kadın ile alakalanmış. Ama nihayetinde kapitalist dünyanın yeni düzeneğinin çarklarını döndürecek bir yeniden üretim malzemesi hâline gelmiş ve bugünkü genel-geçer değişmez anlamına kavuşmuş! Nasıl mı olmuş?

Kadının tarih boyunca makyajı andıran uygulamalarla süslendiği, M.Ö. 5000’li yıllarda Sümerli kadınların dudaklarını belirginleştirecek boyalar kullandıkları, Mısırlı kadınların gözlerine çektiği sürmeleri, saçlarını boyadıkları, Çinlilerin ilk oje benzeri ürünü renkli toz ve balmumu ile geliştirdikleri, Eski Yunan vazolarının Louvre Müzesi’nde sergilenen birçok parçasının kadınların koku ve makyaj malzemelerini saklamak amacıylı kullanıldığı bilinir. Yine Attika vazolarının üzerindeki figürler aynayı kadınla özdeşleştirir, bir tuvalet aksesuarı olarak kadının eline yakıştırır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, özellikle Yunan mitolojisine göre dünya aslında kadınsız bir yer, Babil mitolojisi ve tahrif olmuş İncil’de de dünya kadınsız resmedilen bir mekândır. Böylesi bir temel algı ve altyapının üzerinde kendisine yer arayan kadının kabul edilme çabası, elbette ruhuyla olduğu kadar bedeniyle de gerçekleşmiş, güzelleşme veya güzel kabul edilme gayreti bu anlamda varoluşsal bir değer kazanmıştır, desek hiç de abartmış sayılmayız.

Kaynaklarda geçen bilgiye göre kadınların yaşam şartları, Roma İmparatorluğu döneminde ancak ortalama yirmi ila otuz yıl arasında. Hatta kızların dörtte birinin henüz beş yaşına varmadan ölümü, gebelik ve doğumlardan sağ çıkan bir kadının kırk yaşını görmesi ihtimalinin düşüklüğü, dönem kadınını doğrudan bir ölüm kalım mücadelesinin içine atar. Buradan yapılacak bir mütalaa, bize bu dönem kadınları arasında ancak sosyal statü olarak ortalamanın üzerinde yer alanlarının varoluş iddia edebildikleri, güzellik kaygısının da bu yönde sosyal konumlanışla orantılı geliştiğini düşündürür. Zira tarihin bilinen ve değerlendirilmesi objektif şekilde yapılabilen dönemlerinde kadının güzellik arayışı, statüsü ile bağlantılı olarak gerçekleşir. Kadın güzelliğinin Yunan ve Roma dönemlerinde ancak giysi ve kullandığı aksesuarlarla tayini, sonraki yüzyıllarda da benzer bir durumun devamıyla güzellik hakkının parasal güce sahip olan kadına verilmesi açıklayıcıdır.

Yunan ve ardından Roma dünyasında, kadının adak ayinleri de dâhil olmak üzere din alanının dışında tutulması ile şehirli dinin merkezinden dışlayan Hıristiyan düşüncesi, ona ancak Hz. İsa uğruna ıstırap çekme hakkı tanıyarak ve dünyadan tam anlamıyla el etek çekmiş şekilde Yaratıcıyla münasebet kurabileceğini salık vererek yer açacaktır. Kadının, insanlığın Hz. Havva sebebiyle cennetten kovulması üzerinden lanetli olarak tanımlanması, Ortaçağ’ın başlarına kadar en etkin inanış olarak karşımıza çıkar. Hz. Meryem’in “Mecdeli Meryem” sıfatıyla idol hâline gelmesi ancak Ortaçağ’ın derinliklerinde ilerlediğimizde gerçekleşir. Zira 12. yüzyıldan önce bütün kadınların en mübareği olarak tanımlanması ve şefaat talebi rastlanır bir durum değil.

“Manevi güzellik gardrobu” versus “moda”

Batı’da henüz konuşma hakkına sahip olmayan Ortaçağ kadını hakkındaki yargının en iyi özeti 10. yüzyılda keşişlerin, Konstantinopolis Başpiskoposu, önemli Kilise Babası İoannes Khrysostomus’un birbirlerine aktardıkları “Fiziksel güzellik sadece yüzeyseldir, erkekler yüzlerin altındakini görselerdi kadınlardan mideleri bulanırdı” ifadeleriydi. Dönem itibariyle süs özellikle günahkâr, geveze, yaşlı dul kadınların simgesi. Bulaşıcı bir cilt hastalığı olarak tüm dünyayı tehdit eden cüzzam, kadından bulaşan bir zührevi hastalıkmışçasına, teni itibariyle kadını teolojik öğretinin de desteklediği bir korku nesnesi hâline getirdi. Lean ile Yakub’un kızı Dina’nın Tekvin’de geçen hikâyesi, Ortaçağ kadınına evden ayrılması durumunda başına gelecekleri anlatması ve kadının günah işlemek için cama çıkmasını yeterli gören anlayışı elbette güzellik uğruna çaba göstermeyi aşağılık bir eylem olarak yorumladı. Bir kadının vücuduna aşırı ilgisinin vereceği büyük tahribat, ancak denetlenmesi ve gözetim altında tutulması ile asgari düzeye çekilebilirdi.

Romalı Giles de kadının düşük doğası gereği süse, güzelliğine düşkün olduğunu tekrarladı ve dindar kadına alternatif manevi güzellik gardırobu sundu. Tüm bu dinî sınırlamalar ve ötekileştirmelerin karşısında Batılı Ortaçağ kadını, ekonominin geçirdiği evreler ve varoluş handikaplarından sıyrılma yolu olarak, sosyal alanda kabul görmenin işareti hâline gelecek olan güzellik standartlarının adresine, adına moda denecek rüzgâra kapılmaktan kurtulamadı; ben de varım demenin yolunu, bedeni ile kabul görmenin mümkün bütün fırsatlarını denedi. Zira kadının giyimiyle ve güzellik masraflarıyla müsriflik ikonları hâline gelişinin başladığı dönemlerdeki ilk reaksiyon bu meyli desteklemek değil, kanunlar da dâhil olacak şekilde önüne geçmek oldu. Özellikle Floransa bu konudaki uygulamalarıyla meşhur.

15. yüzyıl Osmanlı ilerlemesinin getirdiği kriz ortamı, veba salgınları gibi hadiselerin sonucunda meydana gelen sosyal karmaşanın en önemli müsebbibi olarak kabul edilen kadın giyimi, başta din olmak üzere tüm Avrupa’da âdeta lanetlendi. Hıristiyan bakış, modayı günahın evrimi olarak gördü, Floransa’da elbiselerde kullanılan kumaş miktarı kanunen sınırlandı, zamanla renk konusunda dahi müdahale geldi. Özellikle soylu ve evli kadınların siyahtan başka bir renk giymeleri uygun görülmedi. Bir taraftan Hıristiyan toplumunda dejenerasyon başlarken ve kadını yozlaştıran moda uygulamaları yaygınlaşırken, diğer taraftan Yahudi esnaf ve tacirlerin küçümsenmeyecek oranda zenginleşiyor olmaları kuşkusuz dikkat çekici. Kadınların moda takibi için ihtiyaç duydukları maddi desteği sağlamakta ve sosyal konumlanışı sabitlemekte yarışan eşler ve babalar, Yahudi tefecilerin bir numaralı müşterileri oldular. Frerler’in deyişiyle kadın modası tacirleri ile Yahudiler arasında sessiz bir ortaklık, doğal düzenin nihai sapmasını temsil etti. Dönemin en önemli masraf sebebi olan çeyiz hazırlıkları, evlilikleri geciktirdiği, kadının doğurgan yaşlarını ziyan ettiği sebebiyle başta kilise tarafından hor görüldü.

15. yüzyıl İtalyan kentleri ve İspanya’da yaygınlaşan ve ülkelerin mantar arzını tükettiği ve iç pazarı kaygıya soktuğu gerekçesiyle tartışılan, chopines denen yüksek topuklar, kumaş yasağını delmenin bir aracı olduğundan ve özellikle de hamile kadınların düşük yapmasına sebep verdiğinden Venedik’te yasaklandı. Aynı dönem bir diğer moda ürünü olarak kullanılmaya başlanan farthingale isimli kasnak ve kalça genişletici korse tarzı giyim, Rönesans modası olarak hızla yayılarak Kastilya Sarayı’nı fethetti. Modanın İngiltere’ye taşmasının en önemli etkeni Kraliçe Elizabeth’in yeni moda uygulamaları benimsemesiydi. Böylece bu tarz giyim zamanla Angilikanlaştı. Fakat diğer taraftan kadını gülünç duruma düşürmesi, sert kasnak ve korselerin fetus gelişimini engellemesi gibi sebeplerden yoğun olarak eleştirilip ayıplandı da. Kilisenin uyarıları, kanun yapıcıların engellemelerine rağmen güzellik algısını şekillendirip tektipleştiren yenilikler hızla üretilmeye ve alıcı bulmaya devam ederken, sosyal statü unsuru olarak da önemi gittikçe arttı. Bu arada erkekler durumun ticaretini yapmaktan memnun, kadınların kendiliklerini simgelerle ifade etmelerinden şikâyetsiz, giydiklerin kadar güzelsin felsefesini onaylar göründüler!

Su korkusu ile gelen sosyal tabakalaşma

Güzellik kriterlerine uygunluğun bir diğer ayağı olan kozmetik çılgınlığının başlangıcı sayabileceğimiz, aslında tamamen dönem şartlarının gereği olarak uygulanmaya başlanmış ürünlerden bahsetmek gerek. Zira Rönesans’la gerçekleşen fiziksel güzelliğin yeniden keşfi, ardından veba ve frenginin İtalya’dan neredeyse tüm dünyaya yayılması ile birlikte vücudun korunması meselesi, güzellik ve hijyen normlarını tamamen değiştirdi. Suyun artık temizleyicilik özelliğinden çok, tehlike saçan bir mikrop yuvası olarak algılanması, kişisel hijyen ritüelinden suyu neredeyse tamamen çıkardı. Su korkusu böylece zamanla sosyal tabakalaşma için temel yaratacak olan parfüm ve pudra kullanımını yaygınlaştırıp temizliği zenginlik alameti hâline dönüştürecekti. Suya karşı artan güvensizlik kuru ve elitist bir hijyen anlayışı yaratınca, vücudun açıkta kalan kısımlarının pudralanmış görüntüsü, saçların bir çeşit kuru şampuan etkisi ile geceden pudralanıp taranması, başa çıkılamayan durumlarda sağlıklı gerçek saçlardan yapılmış perukların kullanılması, vücudun susuz temizlik sebebiyle kokmasının önüne geçmek amaçlı parfüm kullanımı kibarlık normlarından sayılacak ve zenginliğin en önemli işareti olacaktı.

Banyo yapmayı imkânsızlaştıran şartlar, temizliğin ve güzelliğin bir başka işareti olan oldukça pahalı keten içlikleri ve bunların sık sık değiştirilmesini zaruri kılacak, bu da uzun zaman ve ancak zenginlere özgü bir giyim olarak kalacaktı. Böylece Rönesans’la itibarı iade edilen güzellik, bir zorunluluk halini almakta gecikmedi. Bir dönemin düşük ahlak sembolü olan ne varsa artık âdeta ahlak ve sosyal sınıf belirleyicisi hâline geldi. Estetik anlayışında yaşanan bu sabitlenme zamana göre değişmekle birlikte daima güzelliğin vazgeçilmez kuralları olarak yayılarak devam edecekti.

Kadın vücudunun ölçülerini de içine alan bu yaklaşımda Ortaçağ zayıf kadını idealize ederken 16. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında kilolu kadın güzellik timsali olarak kabul gördü. Elit kesimin yeme alışkanlıklarına bağlı olarak gerçekleşen bu dramatik değişim, kilolu oluşu bir sınıfsal ayırım aracı olarak kullanacak ve güzellik sıfatını zenginlere hediye edecekti. Dönem itibariyle güzel addedilen etine dolgun kadın, aynı zamanda beyaz tenli, sarı saçlı, kırmızı dudaklı sağlıklı görünümlü de olmalıydı. Açık alın ise güzelliğin olmazsa olmazı. Eğer eksiklikleri varsa bunları tamamlamalı veya gizlemeliydi.

Avrupa’da yaklaşık üç yüzyıl değişmeden kalacak olan bu kaidelere uyumu sağlamak amacıyla geliştirilen ürünlerin de vazgeçilmez hâle gelmesi kaçınılmaz oldu. Matbaanın yaygınlaşması ile birlikte kozmetik ürünler için geliştirilen tarifler hızla yayılıp güzellik sırları kanunlaşmışçasına tüm Avrupa’yı ve Avrupa’dan etkilenen bölgeleri sardı. Etkisi gittikçe azalan kilisenin, Tanrı’nın yarattığı yüzü değiştiren boyalı kadını yeren açıklamalarıyla durumdan hoşnutsuzluğunu önemseyen de yoktu.

Esmer, madun kadın

Çoğu sağlığa zararlı birçok kozmetik uygulama ve giyim alışkanlıkları hızla alt sınıflara da alternatifler sunmaya başladı. Damıtılmış sülfürik asit, civa ve tuzdan üretilen fondötenin atası sayılabilecek süblime, aşındırıcı özelliği ile zamanla cildi tahrip etmekte, fakat beyaz ten furyasına adapte olma çılgınlığı bu zararlı maddeyi kullanmaya engel olmamaktaydı. 16. yüzyıl İtalya’sında bulaşıkçı kadınların dahi makyaj yaptıkları bir dönem gelmiş, sarı, sık dalgalı saçlara kavuşmak için özel solüsyonlar sürerek güneşe yatan fakat bu arada beyaz tenini muhafaza amaçlı büyük gölgelikli ilginç şapkalar kullanan kadın manzarası, vaka-ı adiyeden sayılmaya başlanmıştı. Nitekim siyah saç ve esmer ten düşük tabakaların simgesi, madun kadının işaretiydi!

Hatta 18. yüzyılda maskara kullanımı yaygınlaşana kadar kirpiksizlik modası, kadınlara kirpiklerini dahi yolduracaktı. Bu dönemde, kadın ile erkeğin bariz şekilde birbirinden ayıran güzellik standartlarının var olduğu dikkat çekicidir. Durumun 18. yüzyıl ile birlikte değişeceğini ve cinsiyet kategorilerinin altüst olduğu bir dönemin yaklaştığını, 19. yüzyılda kadının pantolon giyecek kadar erkekleşeceğini kimse tahmin edemezdi. Zira erken modern dönemle birlikte tüm bu kriterler değişecek, kırsal yalınlık nostaljisi geri gelirken, su ve sabunun 16. Louis dönemiyle birlikte yeniden kullanılmaya başlanmasıyla solgun görünümlü yüz ve siyah saç yeniden asilliğin sembolü olacaktı. Romantizm akımının da büyük etkisiyle iri gözlü, solgun, ince yüzlü kadın zarif kadındı.

Romantiklerin önerdiği gibi, sanatsal esin tabiatın evrensel güçlerinden kaynaklanıyorsa tüm sanatların ortak bir temeli vardı ve tüm insanlar tabiat önünde eşitti. Bürümcük beyaza sarılı romantik bedenli balerin, dişil bir bedensizleştirme ideali olan eterik kadının kusursuz simgesiydi. Aydınlanma, natüralizmi güzellik kriteri olarak çoktan belirlemişti. Bu arada 19. yüzyıl Avrupa’sı erkeklerinin küçük burunlu kadınları daha az problemli olarak tayin edişlerinin yarattığı çaresizlik kadınları köşeye sıkıştırdı ve cerrahi müdahalelerin gelişip estetik operasyonların mümkün olduğu dönem geldiğinde, ilk müdahale gören uzuvlardan biri burun oldu! Hindistan’da savaşta yaralanan askerlere uygulanan başarılı ameliyatları haber alan İngiliz doktor Joseph Carpue’un 1814’te gerçekleştirdiği başarılı burun ameliyatı, plastik cerrahide çığır açan hadiselerden biri oldu.

Çok geçmeden, sağlıklı görünüşün yeniden moda olduğu, dekolte gece elbiseleri ile vücudun sergilendiği yeni bir dönem başladı. Haute couture’ün babası sayılan Worth, ideal manken görünümünün de bir nevi yaratıcısı sayıldı. Böylece canlı modelleri kullanarak zarif kadınlar geçidiyle yapıtlarını izleyicilere sergilemesi, kadının vücudunu yutan kumaş yığınlarına da veda anlamına gelmişti. Hazır giyimin yaygınlaşması ile her sınıftan kadın yeni modaya uygun giyinebilecekti. İç giyim modasının yaygınlaşması da bu döneme rastladı.

1905’te moda terzisi Poiret’in kadını korseden kurtaran, akışkan ve kadının doğal vücudunu sergileyen kıyafetler dikmeye başlamasıyla kültürel bir yeniden şekilleniş de başladı. Çok geçmeden Émile Zola; “Güzellik düşüncesi değişiyor. Güzelliği kısırlıkta, dar böğürlü, uzun, ince endamlarda arıyorsunuz” diyecekti. 1960’larla birlikte sıfır beden kadının modalaştığı, 1962 yılında ilk silikon göğüs protezini uygulayan Dr. Thomas Cronin’in, yeni bir güzellik kriterinin hayat bulmasını sağladığı 20. yüzyıl, teknolojinin hızı, kapitalist hırsların yarışı ile birlikte kadını şekillendirmeye ve evrenselleştirdiği kriterleri ince ince zihinlere ektiği bir devir olarak kayıtlara geçti.

Doğulu ve renkli derisiyle daimi öteki kadın

Hızla gerçekleşen Batı yayılmacılığının da bir sonucu olarak Batılılaşma serüvenine dâhil olan tüm toplumlar, gerçekleşen değişimden nasibini aldı ve kendi öz kültürlerinde yer almayan simgeleri kabullenmeleriyle modanın dünyayı âdeta esir alması tamamlandı. Osmanlı’nın Tanzimat dönemi ile başlayan Batılaşması ve bağlantılı Batı modası hayranlığı, giyimden estetiğe, kozmetikten cerrahiye uzanan bir takip serüvenine başlanması anlamına gelecekti. Benzer şekilde 1920’lerde başlayan modernleşme hareketlerine kadar güzellik algısı bugünle kıyaslanmayacak görüntüde olan İran’da, özellikle Kaçar Hanedanı döneminde, kadının güzellik alameti bıyıktı. Son dönemlerde sosyal medyada alay konusu olan bıyıklı İran Hanedan kadınları tartışması, toplumsal farklılıklara ve tek tip güzellik anlayışı dışındaki bir uygulamaya toleransın ne denli yok olduğunun habercisi.

Asyalı kadınların çekik gözleriyle barışık olamayışları da bu hazımsız dünya resminin sonucu. Buna karşın animasyon sanatçısı Frederic Doazan’ın hazırladığı “Supervenus” isimli kısa animasyon filmi, güzellik kriterlerinin özellikle plastik cerrahi ile yapaylaşmasının getirdiği dehşetengiz duruma eleştirel bir bakış olması açısından önemli bir çalışma. Fakat yükselen tek tük sese rağmen yinelemeli ki bugün güzel olan kadın yeniden üretilmiş Batılı kadındır; Doğu’nun kadını veya derisi renkli kadın daimi ve değişmez ötekidir. Boşuna çırpınmasın, o olsa olsa güzel vasfını hak etmek için deri değiştirmelidir, dönüşmeli ve gerçek kadına benzemelidir. Kapitalist çarkın döndürücüsü sistem, geçmişte renkli kadınları beyazlaştırmayı vadeden ırkçı pudra reklamlarıyla verdiği mesajı yakın zamanda yayınladığı sabun reklamıyla da vermedi mi: “Üretilmiş bu mucizevi sabunu kullan, siyahi renkli derinden kurtul, sarışın ve güzel kadın olma şansını dene, küresel ekonomiye gereken bedeli öde, yaşayacağın tatmin sana yeter!”

 

Büşra Durmuş Tosun, “Manevi Güzellik Gardırobundan Modanın Güzellik İkonlarına”, Bilimevi Kadın dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2018, sayı 5.

 

 

Güncelleme Tarihi: 15 Temmuz 2018, 21:39
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20