Maalesef artık oruç tutamıyorum

'Henüz oruç tutmayacak kadar küçük olduğumuz yıllardı o yıllar… İki odalı bir köy evi… Benden büyük kardeşlerim öteki odada yatarlardı.'

Maalesef artık oruç tutamıyorum

Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz Muğla Üniversite’nin sevilen ve sevdiğimiz hocalarından. Kendisinden Ramazan Ayı ile ilgili anılarını  yazmasını rica ettik. O samimi ve rahat diliyle bize kendi Ramazan'ını  anlattı. Nâmık Hocaya göre Ramazan; küçüklere eğlence, büyüklere erdem… Keyifle okuyacağınız bir metinle sizi başbaşa bırakıyoruz.

İslâm’ın 3 şartı, bir şeyler verilerek yapılan; 2’si hiçbir şey vermeden yapılan ibadettir. Namaz kılmak için vaktini, zekat vermek ve hacca gitmek için de paranı verirsin. Kelime-i şehâdet ve oruç için bir şeyini vermezsin. Versen versen, sadece gönlünü verirsin. Zaten bu işlerin hepsi gönülde başlamıyor mu?...

***

Prof. Dr. Nâmık AçıkgözTelaş bir ay önceden başlardı

Ramazan’ın geldiğini, 1 ay öncesinden başlayan telaşla anlardım küçükken. Köyde, komşu kadınlar-kızlar birleşir, yufka yaparlardı. Bir-iki gün sürerdi bu tören. Bir evde birleşirler, birkaç ailenin tüm Ramazan boyunca yapacakları yufkayı yaparlardı. Yufka yapılırken, biz çocukların en büyük sevinci, “dostan”idi. “Dostan” dediğin, yalancı simit… Gerçek simidi nerdeee göreceğiz köylük yerde!... Simit Saray’ı mıvar 70 hanelik köyde?... Dostan, hamurun simit şekline getirilip saçın üzerinde pişirilmişi. Üstünde susam-musam yok… Sadece şekli simit… Ama o dostanı yerken, yılda bir iki kez yediğimiz gerçek simidin tadını alırdık hepimiz… Olsundu…Susamı-musamı yoktu… Ama susam olmasa da, anacıklarımız onun üstüne sevgilerini ekerlerdi… Dostan’ın üzerinde, fakirlik vardı, kış vardı, kar vardı, soğuk vardı, kahır vardı… Saçın altında harlayan ateşin ışıkları, sıcaklığı vardı… Kısaca hayat vardı…

 

Sabah erkenden uyanılırdı

Henüz oruç tutmayacak kadar küçük olduğumuz yıllardı o yıllar…İki odalı bir köy evi… Benden büyük kardeşlerim öteki odada yatarlardı. Ben ve kardeşim Âdem, ana-babamızın yattığıodada yatardık. (Demek ki, o zamanlar henüz küçük kız kardeşlerimiz Sabahat ve Saadet “icad olunmamışlardı”.Veya “icad olunduysalar”bile, ev hayatını etkileyecek kadar önemleri yoktu bizim için.) Sabah kalktığımızda evde kimse olmazdı. Herkes bir yerlere gitmiştir. Kimi bağa-bahçeye, kimi dağa hayvan otlatmaya, kimi de okula…

 

Prof. Dr. Nâmık AçıkgözSahurdan kalma börekler

Kardeşim Âdem ile, uyanır uyanmaz, odadaki ocağa bakardık. Şimdi “şömine”dediğimiz ocaklardan hani… (Yıllar sonra oğluma, “Ben şömineli evde doğdum.” dediğimde bana gülmüştü.) Bakardık ki, ocakta sahur (O zamanlar “süfür” derlerdi köylülerimiz…Tıpkı “teravih”e, “terevi” dedikleri gibi.)’dan kalma börek var mı diye… Ramazandan önce yapılan yufkalar börek yapılır ve tok tutsun diye sahurda yenirdi. Birazı da, sabah kalktığımızda biz yiyelim diye ocağa konurdu ki sıcak kalsın…

 

Ütü ile yufkaya su püskürtmek

Köydeki iftarların da izi kalmıştır bende…

Anacığım rahmetli, kuru yufkaları hayattaki ocağın önüne serer ve parmaklarından saçtığı suyla ıslatırdı… (Yıllar yıllar sonra, memleketten bir Ramazan sonrası getirdiğim yufkaları, parmaklarımla su sıçratarak ıslatmaya çalıştık oğlumla; beceremedik. Biz de tuttuk ütü ile su püskürttük yufkaya) Anacığım, ıslak yufkaların içine, her türlü ot ile beraber peynir ufağı veya çökelek koyar, şimdi “saç böreği” dediğimiz “katmer”leri saçta pişirirdi. Babacığım rahmetli de iftara 1 saat kala falan gelirdi eve. Ava gitmiş ve birkaç keklik veya güvercin avlamıştır; kardeşimle ben, evimizin yanındaki derede tüylerini yolacağız…

Babam sinirli (Şimdi “stresli” veya “agressif” diyoruz) olurdu iftara yakın… O zamanlar sigara içerdi rahmetli…Sonra sigarayı bıraktı… Birkaç yıl sonra nargile içmeye başladı. Anacığım hiç sinirli olmazdı. Ocağın önünde, usulünce iftar hazırlığı yapardı. Ablam da “küçük hanım-küçük hanım” ona yardım ederdi.

 

Topu ilk ben duyardım

Köyümüzşehre yakındı… Şehirde top atılırdı iftarlarda…Topu takip etmek benim görevimdi. Hayatın trabzanına yaslanır top sesini beklerdim. “Gümmm!...” diye bir ses duyuldu muydu, hemen “Patladı, patladııı!...” diyerek içeri koşar, yer sofrası (sini)’nın etrafında yerimi alırdım. Babam, “Bis…” diye bir şeyler mırıldanır, bir baştaki “bis”i, bir de sonundaki “hiiim”i anlardım. Ardından bir şeyler daha mırıldanır ve bir zeytin yerdi. Anacığım ve büyük kardeşlerim de öyle yaparlardı. Sonra katmerleri yemeye gelirdi sıra…

 

Prof. Dr. Nâmık AçıkgözOruç tutmaya başlıyoruz

Sonra büyümeye başladık. Ve oruç tutmaya da tabii ki… Ve arkasından şehre, yani Kasaba’ya, yani Turgutlu’ya taşındık. Ve şehir Ramazanlarıyla tanıştık… Tüm şehir çocuklarında olduğu gibi, “terevi”ye diye evden çıkıp oyun oynamaya gitmeler…Bir türlü oyunun bitişi ile “terevi”nin bitişini tutturamamalar…(Ama oyun oynarken de şu vakit ne çabuk geçiyor yaaa!... Derslerde de böyle çabuk geçse nolucak sanki…)

Şehirde Ramazan yiyecekleri çeşitlenmiş, köydeki gibi tek seçenekli yufka değildir. Turgutlu’da sadece Ramazan’da çıkan lokum kaplamalı cevizden oluşan “Ramazan sucukları”, içi kıyma, soğan ve ekmek içiyle doldurulan “dolma ekmekleri”, şuruplanmış büyükçörekten yapılan “çörek tatlıları”, sadece Pazar Camii’nin önünde, “terevi”den sonra duran o tombul muhallebici (Niye muhalebici tombul olurdu ki?...) ve muhallebileri…

 

Hele o yaz Ramazanları

İlerleyen yaşlarda, Ramazan eğlence ve yemek kültürü olmaktan çıktı tabii. Ramazan ve orucun bir fazilet olduğu, insana ayrıca bir ulûhiyet kazandırdığı bilinci oluştu.Açlığı ve susuzluğu her hissedişte, Allah için yapılan bir ibâdetin yücelticiliği ve bunun sağladığı ruh arınması dönemleri geldi… Hele o 1975-1985 arası Ramazanları… Yaz Ramazanları yani… Üzüm keserken, sergiden kuru üzüm kaldırırken tutulan oruçlar… O anların nefisle imtihanı… Sıcak güneşin altında dilin-damağın kuruması… Ve yapılan ibâdetin insana verdiği “zor olanı başarma gücü” psikolojisi… Açlığı-susuzluğu, aç-susuz insanları hatırlama erdemi…

Meğer, ne vakit ne para; hiçbir şey verilmeden yapılan şu oruç ibadetinin insanı zenginleştiren ne çok özelliği varmış!...

 

Şeker bizi oruçtan ayırdı

Maalesef şeker hastası olduğum için son 4 yıldır oruç tutamıyorum. Yalnız şunu fark ettim, Ramazan ayı olmasa da, son 4 yıldır, her bir şey yiyip-içtiğimde, sanki Ramazan’daymışım gibi bir his yerleşti bilincime.

Ramazan gelince, en çok hatırladığım ve hatırladığımda ruhumu yücelten şey de yaz oruçlarım oluyor. Meğer yaz aylarında oruç tutabilmek Allah’ın ne büyük bir lutfuymuş. Ne mutlu bu lutfa mazhar olabilenlere!...

Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz

Fıkrasız Ramazan olmaz.

Birkaç Ramazan fıkrası:

Ramazan ayları Baba Erenler’siz olamaz. Çünkü Baba Erenler, riyâkârlığın resmini çeker. Ayrıca, hani denir ya, “BazılarıAllah’a niyaz’la, bazıları da naz’la yaklaşır”diye… Baba Erenler de, naz’la yaklaşanlardandır.

Oruçtutan Baba Erenler, pek susamış. Vakit geçirmek için kırda giderken bakmış gürül gürül akan bir pınar... Kendinden geçmiş bir halde eğilip lıkır lıkır içmeye başlamış. Onu gören biri:

-Aman erenler ne yaptın?... Oruç gitti, diye seslenmiş.

Baba Erenler, dudaklarından süzülen sular bağrına doğru inerken cevap vermiş:

-Oruçgitti, ama fakire de can geldi!

*

Bir fıkra da rahmetli Erzurumlu Naim Hoca’dan:

Bir gün Naim Hoca`ya sormuşlar;

-Denize girersek orucumuz bozulur mu?´ diye.

Naim Hoca şöyle cevap vermiş;

- Ula uşahlar, Remazanda siz denize girersez orucuz bozulmaz. Amma deniz size girerse orucuz bozilir. Ona göre...

*

Ramazan’da sohbetin bir kısmı da, hızlı teravih namazlarına dairdir. Keçecizâde İzzet Molla’dan bir “hızlı teravih”fıkrası:

Bir zât, Ramazanda bazı ahbap ve tanıdıklarını iftara davet etmiş. Meşhur şair İzzet Molla da davetliler arasındaymış.

İftar yapılıp kahveler içilmiş ve kısa bir hoş-beşten sonra camiye teravih namazı kılmaya gitmişler. İmam efendi, namazı neredeyse iki secdeyi bir edecek kadar hızlı kıldırıyormuş. Çok kısa zamanda sonuncu rekâtın tahiyyâtına gelmişler. O sırada dışarıdan bir adam gelip namaz kılanları görünce:

-Hazır abdestim varken ben de cemaate yetişeyim, diye düşünüp safa dahil olacağı anda cemaat selam vermiş.

İzzet Molla dönüp adama şöyle demiş:

-Be adam! Biz içinde iken yetişemiyoruz, sen dışarıdan gelip nasıl yetişeceksin?...

 

Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz, Abdüssamed Bilgili’nin ricasıyla yazdı!

Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2010, 12:32
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hediye Gültekin
Hediye Gültekin - 10 yıl Önce

Üslubunuzun kıvraklık ve tatlılığıyla, muhayyilenizin renkliliğiyle, ifadelerinizin sağlamlığıyla, samimiyetinizin sıcaklığıyla, kelime hazinenizin zenginliğiyle, tespitlerinizin sağlamlığıyla... Gerçekten harikasınız. Keşke her zaman yazsanız!

kenan kılıçtaş
kenan kılıçtaş - 10 yıl Önce

Namık hocam keşke tekrar kayaköye gelsenizde bu güzel kelimeleri birde sizin agınızdan duyabilsem keşke...Gerçekten çok harikasınız Yüreğinize sağlık Hep sevgi ve muhabbetle kalın

Hüseyin Güldal
Hüseyin Güldal - 10 yıl Önce

Teşekkürler Namık Hoca; çok çok teşekkürler... Ama bu kadarcık mıydı?... Anladığım kadarıyla sizde malzeme çok, yazacak konu çok. Sadece Ramazan konusunda değil, pek çok öykü malzemeniz var gibi anladım. Hem üniversitde hocalık, hem de böyle güzel yazılr yazmak hrkesin işi değil. Ben de Hediye Hanım'ın dileğine katılıyorum ve her zaman yazmanızı istiyorum ve "Abdüsselam bey bir daha rica eder mi?" diye soruyorum.

Mehmet Okçuoğlu
Mehmet Okçuoğlu - 10 yıl Önce

Sevgili Hocam (Siz "sayın" sınırını, insandan tarafa aşmış biri olduğunuzdan "sevgili" diyorum ve siz gerçekten bizim en sevdiğimiz hocamızdınız. Bu yazınızı okurken, o tatlı sohbetlerinizden birini dinler gibi okudum. Bunu bizlere canlı okusanız, kim bilir ne jestler, ne mimkllerle zenginleştirir, ses tonunuzu zaman zaman tatlı, zamn zaaman hırçın deniz dalgası gibi nasıl dalgalandırırdınız! Keşke bu sitelerin seslisi de olsa ve bir de kendi sesinizden dinlesek.

Huseyin E.
Huseyin E. - 10 yıl Önce

Yazınızı okurken sanki kulaklarımda Üstad Necip Fazıl'ın sesine benzeyen o sesinizi okudugum kelimelerde beraber duydum. Yazının hepsi güzel şüphesiz ama oyle cumleler var ki okurken "etrafımdakiler duymasın diye" gülmemi sessiz yapmaya caliştim, ne kadar başarılı oldu bilmiyorum (bu defa "hüseyin, neye gülüyorsun yine" demediler.demek iyi tutmuşum kendimi). Biss....hiiim bunlardan birisi. Bir de denize girme fıkrası harika! :) Kaleminize sağlık hocam!

DİDEM ÖZ
DİDEM ÖZ - 10 yıl Önce

Bunları okurken anneannemin anlattıkları geliverdi aklıma.Ne zorluklar varmış o yıllarda...

banner19

banner13