banner17

Kuru bir pideyle susuz iftar açmıştık

Mesut Doğan, Recep Garip ve Yusuf Dursun’a kişisel tarihlerinde yer etmiş Ramazan hatıralarını sorduk..

Kuru bir pideyle susuz iftar açmıştık

 

Mesut Doğan, Recep Garip ve Yusuf Dursun’a, kişisel tarihlerinde yer etmiş Ramazan anılarını sorduk.

Mesut Doğan: “Kuru bir pideyle susuz iftar açmıştık”Mesut Doğan

İstanbul’da öğrenci iken bir iftar vakti öncesi üniversiteden arkadaşım arayıp davete gideceğimizi söylemişti. Gideceğimiz kişi bir alt sınıftan arkadaşın eviydi. Arkadaşımla Üsküdar’da buluşup Beykoz otobüsüne bindik. İftar öncesi trafik gibi otobüs de korkunç kalabalıktı. O meşhur körüklü otobüslerdendi bindiğimiz otobüs. Beylerbeyi civarına geldiğimizde bir yağmur başlamıştı. Otobüsün tavanındaki orta havalandırma kapağı açık olduğundan diğer yolcular gibi biz de hatırı sayılır derecede ıslanmıştık. Sonunda Paşabahçe durağına geldiğimizde inmiştik. Arkadaşım kendinden o kadar emin hareket ediyordu ki sanki kendi evine gidermiş gibi bir havası vardı.

Durakta indiğimizde ezan okunmak üzereydi. Yokuşa doğru biraz yürüdükten sonra arkadaşta bir tedirginlik hissetmiştim. Sürekli dolaşıyorduk ama arkadaş nereye gideceğini bilmiyordu. Yapısı gereği aşırı derecede geniş bir arkadaştı.

“Nereye gideceğiz” diye sordum kendisine. Arkadaş bir tarif almıştı almasına ama bu tarif bulunacak cinsten değildi. Durakta inince karşı tepedeki beyaz eve gidecektik ama neredeyse bütün evler beyaz renkliydi. Sinirle karışık bir gülme gelmişti bana. Ezan çoktan okunmuştu. Ama biz boş sokaklarda dolaşıp duruyorduk. O zamanlar cep telefonu yaygın olmadığından kimseyi de arayamıyorduk. Birisine de bir soramıyorduk çünkü tarif “tepedeki beyaz ev”di.

Yarım saat kadar dolaştıktan sonra pes etmiştik. Sonra arkadaş gidip bir bakkaldan kurumuş bir pide aldı ve onunla orucumuzu susuz açtık. Zaten yağmurda da ıslanmıştık. Üzerimize derin bir halsizlik çökmüştü. Tekrar Üsküdar’a giden bir halk otobüsüne bindik. Pideyi su olmadan yediğimiz için ikimiz de otobüste sık sık boğazımızdan “hık hık” şeklinde periyodik sesler geliyordu. Otobüs yolu yarıladığında ikimiz de açlıktan ve bitkinlikten uyuyakalmıştık. Bir ara körüklü otobüsün keskin virajları hızla dönmesiyle kafalarımızın birbirine çarpmasıyla uyandık. Çok kötü bir durumdu. O günden sonra birisi beni iftara davet etse içimde bir aksilik çıkacağına dair garip bir endişe kımıldanıp durmaktadır. Yıllar sonra en ısrarlı davetleri geri çevirip evimde huzurla iftar ederken, derinlerde bir yerde bu olayın yattığını görürüm.

Recep Garip: “Bugün kimsenin kapısını çalarak bir iftar ikramı yapılmaz durumda”

Recep GaripRamazan girer girmez bütün köylümüz oruca başlar, teravihte camide buluşur, günlük bütün namazları kılarlardı. Biz çocuklar da mutlaka oruçlarımızı tutar, namazlara camiye, özellikle yatsı namazına (teravih için) giderdik. Sabah erken vakitte başlayan “Kur’an Okulu” Ramazan ayı boyunca bizi beklerdi. Hocamız Mahmut Hocadır. Rahmetli teyzem oğlu Musa Babuş’un da babasıdır.

Her akşam Ramazan ayı boyunca cami imamına köylünün biri iftarlık getirirdi. Cemaat de namaz öncesi birer lokma alarak iftarı yapar, ardından da akşam namazı kılınırdı. Ben de namaza devam edenlerdendim. Oruç bir şekilde bir suyla, bir lokma ekmekle; daha sonra ki yıllarımızda öğrendik ki efendimiz hurmayla açarlarmış. O zamanlar biz hurma nedir bilmezdik. Sonraki yıllarda ezan okumaya yarış yapardık. Minareye çıkıp salalar verirdik.

Yörük evlerinde, Türkmen obalarında Ramazan akşamı mutlaka hamurdan, siz bazlama, gözleme deyin, ben sıkma diyeyim, bir şeyler olurdu. Sıkma içinde davar peyniri, tereyağı, dovranmış soğan, maydanos, bazen domates, acı bul biber vs. bulunan setikli hamurdan yapılırdı. Her iftar öncesi saçlar kurulur, mutlaka sıkma faslımız olurdu. Yenilmesine doyum olmazdı sıkmanın. Bir defasında Mahmut Hocam o kadar çok sıkma yemiş ki iftarda, “bunun kararı dokuz sıkmaydı, sanırım bu gün dokuzu da geçtik” diye ifade ettiği anlatılırdı. Bir sıkma iki üç ısırışta biterdi. Mutlaka yayık ayranımız da olurdu.

Unutmadan söylemeliyim ki o zamanlar komşulukların tadına doyum olmazdı. Köylümüz mutlaka birbirinin evine iftar için hazırladığı yemeklerden bir kap (tabak) yemek gönderirdi. Bolluk ve bereket vardı. Sıklıkla hatırlarım annemin iftar öncesi çağırışını.

- Oğlum

- Efendim ana (anne)

- Şu yemeği yengenlere götürüver oğlum.

- Şunu da dayınlara götür. Haydi oğlu ezan okunmak üzere geç kalma, sofraya gel.

“Ne güzeldi Ramazanlar” denilince bunlar da kuşkusuz hatırımıza geliyor. Konu komşu birbirini gözetir, düşünürdü. Mutlaka birbirine iftara gidilirdi. Sofralar hazırlanırdı. Giderken de mutlaka onlara katkı olacak yemekler götürülürdü.

Bu günün apartman katlarındaki komşuluk ilişkileri toplumsal algımızı, geleneklerimizi, selamı, kelamı bitirmiştir. Kimsenin kapısını çalarak bir iftar ikramı yapılmaz durumda. “Selamı aranızda yayınız” buyrulmasına rağmen selam bitti. Öz yurdumuz garipleşmiştir. Yeniden özümüze, yüreğimize, kendimize dönmeliyiz. Selamı yaymayı bilenler kelam etmeyi de bilirler elbette.

Hatıralar geçmişi, geçmişe özlemi anlatır. İlkokul yıllarımda henüz on, onüç yaşlarındayım. Bir taraftan oruçlarımızı tutuyoruz. Bir taraftan da köyümün (Tarsus’un eski adıyla Fenk, yeni adıyla Sanlıca) camiinde aynı yaş gurubu arkadaşlarla teravihlerde buluşuyoruz. Rahmetli Mahmut Hocam (rahmetli teyzemin beyidir, çok kızgın, çok titiz bir adamdı. İlk namaz dualarımı, elif cüzümü onda öğrendim) duaları ezberletir ve dinlerdi. Her zaman bir nar çubuğu hazır olurdu. O zamanlar 50 civarında köyün çocuğunu disipline etmek, söz dinletmek demek ki mümkün olmazdı. Bizler de oldukça yaramazdık tabii ki. Ne durdan, ne duraktan anlardık.

“Gulya eyyüühel kafirun”u (Kafirun suresidir) okurken arkadaşlardan birini arkamıza oturtur, eğer düzgün okuyup geçtiğini anlarsak kulaklarından iki ellerimizle tutmamızı söylerdi Mahmut Hocam. Surelerin en zor olanı Kafirun suresi olmalıydı o zamanlar ve tabii Kunut duaları.

Emmilerimizin, teyzelerimizin, komşularımızın çocukları dahası bütün köylü birbirini çok iyi bilir, neyi var neyi yok haberi olurdu. Hep birlikte Kur’an okulundaydık. Biraz oyun ve yaramazlık, biraz da elif cüzünü, duaları, sureleri öğrenirdik. Yine böyle bir gündü, hava çok sıcaktı. Her ne kadar Toros dağlarının eteklerinde bulunsak da Temmuz sıcakları dayanılır gibi değildi. Ders çalışmak, ezberlemek zor gelince mutlaka bir yaramazlık bizi hazır beklerdi.

Kafirun suresini okuyor emmimoğlu Şaban. Mahmut Hocam o okumaya başlayınca bana işaret etti, arkasına geçip oturdum. Şaban bunun farkında değildi. Hocanın önünde dizlerimizin bağı çözülüyor, aklımız gidiyor, nutkumuz tutuluyor, bildiğimizi de unutuyoruz. O zaman da yiyoruz dayağı.

Şaban, Kafirun suresine başladı, yanlışsız okur okumaz hocamın işaretiyle kulaklarına sarıldım. Bu durum her Kafirun suresinde yaşanırdı. Bir bayram havası, bir coşku, herkes de bir gülme, gırgır, şamata yerini alırdı. Böyle durumlarda hocamız asla ses çıkarmazdı. 50 kişilik kalabalık bizi izliyordu.

Ben başladım tekerlememi söylemeye; “Gulya beni kuruttu/ Kulağımı çürüttü/ Getirenin yüzü apak/ Getirmeyenin yüzü kapkara” Ne getireceen (getireceksin)?

Olmadı, bir daha söyletir hoca. Talebeler hep bir ağızdan olmadı bir daha. Kulağın kızarması, kopması, acıması o zamanlar düşündüğümüz şeyler değildi. Kafirun’u geçebilmek demek hediye getirmek demekti. O nedenle de ben şimdi emmim oğluna soruyordum ne getireceen diye? Şaban’ın canı yanıyor lakin yapabileceği bir şeyi yoktu. Kendince diyordu ki;

-Tamam, tamam ne isterseniz getireceğim.,

Bunu kabul etmezdi hocamız. Ne getireceğini açıkça söylesin, duyalım bakalım.

-Çerez gireceğim.

-İçinde neler olacak?

-Leblebi.

-Yetmez (bütün sınıf hep birlikte bağırırdı)

-Fıstık.

-Yetmez.

-Lokum.

-Yetmez.

-Şekerleme. (O zamanlar akide şekerleri yoktu; ağızda kolay eriyen, kokulu, güzel mi güzel şekerler olurdu. Biz onlara toptan şekerleme derdik.)

-Yetmez.

-Bandırma da (bandırma, şeker sucuğuna verilen isimdi) getireceğim.

Mahmut Hocamız “tamam artık çocuklar, yeter bu kadar” deyince gürültü biterdi. Bir sonraki gün de çerezlerimiz gelirdi. Bütün öğrencilere birer avuç verilirdi. Bu ikram Kafirun suresi ikramıydı. Dağıtılanların yenilmemesi, akşam iftar sonrasına bırakılması da ayrı bir hususiyetti. Fakat öğrenciler bu kez derdi ki “hocamıza ne getireceksin?” Hala ellerim kulaklarında olduğu halde cevaplardı çaresizce, “Tamam tamam, hocama da havlu (peşkir) getireceğim.” Bütün öğrenciler alkışlar ve böylece bir Kafirun suresinin geçilmesi tamamlanmış olurdu. Her öğrenci mutlaka bunu yaşardı.

Bayram namazında mutlaka bütün köylüler namazda olurdu. Bayram namazı çıkışında köyün kahvesinden ikram edilebilecek şekerlemeler, fıstıklar, lokumlar büyükler tarafından bir sevinç paylaşımı olarak dağıtılırdı biz çocuklara. O zamanlar para çok azdı. Ekonomi çok zayıftı. Bozuk beş kuruş, on kuruş, delik para filan vardı. Nadiren elimize geçtiği olurdu. O zamanlar giydiğimiz şalvarın cebine doldururduk topladıklarımızı. Hatta komşuların evlerinin kapısını çalar, büyüklerin ellerinden öper, şekerleme toplardık (çikolata diye bir şey yoktu). Emmimoğullarıyla yarışırdık “ben daha fazla topladım” diye.

Böyle çocukluklarımızın Ramazan hatırası olması unutulur şeylerden değildir benim için. Her birisinin kendi içerisinde zenginliği, ruh eğitimi, bilgi ve gelenek paylaşımı sürüp giderdi. İnsanlık dününü, geçmişini, tarihini, inançlarını, geleneklerini böyle paylaşarak aktarmıştır bu günlere.

Yusuf Dursun: “Ramazan hatırası dediniz de çocukluğum imdada yetişti”Yusuf Dursun

“Ramazan hatırası” dediniz de içimdeki çocuk imdadıma yetişti. O söyledi ben yazdım, ben okudum o dinledi şiir hayatım boyunca. Gerçekten çocukluğum nerdeydi? Bakmayın içimdeki çocuğun bana şiirler yazdırmasına. Aramıza uzun yıllar gireli yarım asrı çoktan geçti. Olsun, yine de bir göz açıp kapayıncaya kadar o günlere geri dönebiliyorum.

Zamanı tersine yaşadığımda elime geçen tozlu, çamurlu yollar oluyor. Bir idare lambasının ölgün ışığında babaannemden dinlediğim masallar oluyor. Küçük bir köyden küçük bir şehre (Yozgat’a) göçen bir ailenin yaşadığı değişimler oluyor. En çok da kuru ayaz oluyor. Dam boyu yağan kar oluyor. Her kışta kıyamette rahmetli annemin Ramazanda gece yarılarında sahur için tandırlıkta pişirdiği taze bazlamalar oluyor. Yumuşacık bazlamaların üzerine dökülen tereyağının “coss” diye çıkardığı sesler oluyor. Tereyağlı bazlamanın tek arkadaşı üzüm hoşafının hâlâ damağımda duran tadı oluyor.

Çocukluğum dile gelince, annemin çektiği zahmeti o zamanlar niçin fark edemediğimi soruyor bana. Çocukluğum dile gelince 8-10 yaşlarındayken tutmaya başladığım tekne oruçlarından bahsediyor. Tuttuğum ilk oruç gününde babaannemin beni sırtında gezdirdiğinden bahsediyor. Dayımın bana verdiği paradan, babamın başımı okşamasından, annemin gözlerinin parlamasından bahsediyor.

Biraz da yaptığım muzipliklerden bahsediyor çocukluğum. İlk defa oruç tutmaya başladığım günlerde, daha iftar olmadan mesela kadayıfın üstündeki kızarmış kısımları nasıl mideye indirdiğimi anlatıyor. Ya da akşam için haşlanan yumurtalardan birini olduğu gibi ağzıma atışımdan... “Nerdeyse boğulacaktın” derken muzipçe gülmeyi de ihmal etmiyor.

“10-12 yaşlarından itibaren orucun tamamını tutmaya başladın” diyor çocukluğum. Artık kendisinin de yavaş yavaş çocukluktan çıkmaya başladığını ekliyor. Böyle diyor ama bakmayın siz ona. Kendileri her daim çocuk olarak kalmaktan büyük mutluluk duyarlar. Yine de anlatmaya devam ediyor büyümüş de küçülmüş çocukluğum:

Ramazanlarda her akşam bir tepeye çıkarmışım. Orada iftar vaktini haber veren topun patlamasını beklermişim. Tozu dumana katarak büyük bir gümbürtüyle patlayan topu duyar duymaz yokuş aşağı koşarak gelirmişim eve. Dilimde hep aynı sözler olurmuş: Top patladı! Top patladı!

Zamanla Ramazan topları patlamaz oldu. İletişim çağı öyle bir hızla girdi ki dünyamıza ne yapacağımızı şaşırdık. Zamanlar değişse de değişmeyen bir şey vardı: Ramazanlar! Ramazan, büyük bir kabiliyetle her devirde kendini sevdirmeyi başarıyor. Yine oruçlar tutuluyor; yine diller, gözler ve kulaklar kötülüklerle aralarına perde çekiyor; yine isteniyor ki bu güzellikler Ramazan’dan sonra da yaşansın. Değişmeyen bir şey var: Her nesil, kendi çocukluğunun Ramazanlarını özlüyor. Aslında özlenen, kaybedilen çocukluktan başkası değil...

Ramazan, sadece çocukluğa has bir şey değil elbette. Bu dönem, olsa olsa Ramazan’a ısınma dönemi olabilir. Ramazan, asıl değerini, insanın şuurlu zamanlarında kazanıyor. Oruç tutan, içten içe büyüyor, olgunlaşıyor. Güzellikleri beraberinde getiriyor Ramazan. Ramazan’ın bana kattığı onca güzelliğin yanında bir tanesi var ki onu söylemezsem bu sefer içimdeki “delikanlı”, 23 yaşın verdiği heyecanla benden davacı olur:

1971 yılının Ramazan’ıydı. Öğretmenlik görevine başlayalı henüz birkaç ay olmuştu. Görev yaptığım ilçenin tek camisine teravih namazı kılmaya gitmiştim. Dönüşte, aynı okulda görev yaptığımız bir hanım öğretmenin de camiden çıktığını gördüm. Demek ki o da teravih namazına gelmişti, demek ki onunla aramızda çok önemli bir ortak nokta vardı, demek ki...

Evet, uzun sözün kısası meslektaşım Ayşe Hanım’a karşı içimde belirmeye başlayan duygular, bir Ramazan gecesinde karar aşamasına geldi. Ve biz 13 Şubat 2012’de evliliğimizin 40. yılını idrak ettik! Çok yaşa sen Ramazan!

“Ramazan hatırası” dediniz de çocukluğum imdada yetişti. O söyledi ben yazdım, ben okudum o dinledi; sonunda izin verdi bunları sizinle paylaşmama.

 

Mustafa Oğuz, oruç güzelliğine bir güzellik daha eklensin diye sordu

Güncelleme Tarihi: 15 Ağustos 2012, 11:35
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20