Kürtlere orda hayat hakkı tanınmamıştı

Irak Süleymaniye’sinde Saddam Hüseyin’in işkencehanesini ziyaret ettik..

Kürtlere orda hayat hakkı tanınmamıştı

 

Irak'tayız. Süleymaniye’nin meşhur Cadde-i Mevlevi’sinde arkadaşım Aram ve Jamal’ı bekliyorum; İstiklal’de kalbime saplanan gezgin hançerini çıkarır gibi. Hakikatte hiçbir fark yokmuş, gelmek ile gitmek arasında. Bir daha anlıyorum. Birlikte, 1980’lerden itibaren Saddam’ın kendisine itaat etmeyen Kürtleri hapsettiği hapishaneleri göreceğiz. Beni ne bekliyor? Bilmiyorum. Azadî Park az ötede, Tavar Palace ise tam karşıdan görünüyor. Sıcaklar fena yapıyor. Kırmızı beyaz ticarî arabalar ip gibi dizilmiş. Kahvehanelerde işsiz güçsüz takımı yine gündemi yorumluyor, dünyanın her yerinde olduğu gibi. Bilmiyorum sonum ne olacak. Bundan sonra vakit geçirmeden Halepçe’ye gitmek istiyorum. Niyetim geceyi Halepçe’de geçirmek.

Saddam’ın Kürtleri hapsettiği hapishaneyi gezdik

Jamal, öğleden sonra üç gibi İsviçre’ye uçacak, orada çalışmaya bakacak. Aram, arkadaşını uğurlamak durumunda haliyle… “Sorun değil” diyorum, “ben tek başıma Halepçe’ye giderim.” Onlara söylemedim ama benim niyetimde de tek başıma Halepçe’ye gitmek vardı. İşler kendiliğinden hal yoluna girdi.

Biz zindanları gezmeye devam ediyoruz. Sefil odalarda yerlere atılmış yatak şiltelerini ve kirli battaniyeleri görüyoruz. Mahpuslar buralarda yatar kalkarmış. Aman Allah’ım, ne berbat hayat koşulları. Demek ki insan böyle görünmez düşünce, ölüme öykünürmüş.

Odalarda birtakım fotoğraflar var. Bir yerlerden başka yerlere göç eden Kürt kadınların, çocukların ve adamların fotoğrafları. Kadınlar ve çocuklar, en çok onlar varlar. Bütün savaşların masum kurbanları kadınlar ve çocuklar, her yerde ne çoklar.

Ölümlerden ölüm beğenen(!) Kürtler

Başka bir fotoğrafta on iki kişilik bir grup var. Bir koğuşta birlikte ölüme giden kader arkadaşları... Bu on iki kişiden kurtulan oldu mu acaba? Fotoğrafa büyük bir çerçeveden bakıyorum, bütünü algılıyorum sezgilerimle. İhtimal vermiyorum. Cellât uyanmış bir kere dar kâbustan. Hayra yormaz artık hiçbir şeyi. Ölümlerden ölüm beğenecek Kürtler.

Sonra peşmerge kıyafetleri içinde altı kişilik bir grup, sıra halinde ayakta durup poz vermişler. Eski bir fotoğraf. Seksenli yıllardan kalma olmalı.

Sonra yerde ölü yatan bir adam… Esmer rengiyle “Ben Kürt’üm” dercesine. Kalbinin üzerinde kurumuş kırmızı bir leke var. Ölümün rengi, alameti… Bilenler bilir ve susar. Daha iyi anlıyorum şimdi bu suskunluğu. Biraz çaresizlik, biraz fakirlik, biraz da kimsesizlik…

Hapishane duvarları zulüm fotoğraflarıyla dolu

Benzer başka bir kare. Geleneksel kıyafetleri içinde bir adam yerde ölü olarak yatıyor. Bu adamlar hep ölü yatıyor. Yakışmıyor nedense onlara diri durmak. Yakıştırmıyorlar cellâtlar. Etrafında, beraberinde götürdüğü eşyaları saçılmış durumda. Üzerinde ve yerlerde kan var. Hep kan. Sanırım bir de ekmek var. Kan ve ekmek, iki simge, bu coğrafyadan kopup gelen, bu coğrafyadan kalan. Allah’ım, Saddam neden bu kadar zalim, bu kadar gaddardı!

Nostalji ve hüzün akıyor bu fotoğraflardan. Hele, şimdi karşısında durduğum şu fotoğraf beni eskilere götürüyor, beni benden alıp salıyor uzaklara. İki genç kız, siyah beyaz bir fotoğraf karesinin içinde durup bir yerlere bakıyorlar, pek mahzun. Sanki okul talebeleri... Hüzünleri ne kadar da bize benziyor, hüzünleriyle ne kadar da bana benziyorlar. Esmer çocuğun ağıdına durmuş gibi bakıyorlar. Mahçup ve utangaç… Bu fotoğrafın aslının bende olmasını isterdim. Daha onlarca, yüzlerce fotoğraf var. Hangi birisine kendimce tarihî not düşeyim ki. İmkânım ve zamanım olsaydı, bütün bu fotoğrafların altında oturup ağlamak ve sonra da her bir fotoğrafın bendeki yankısını kâğıda dökmek isterdim.

İnsana düşüncelerini tekrar sorgulatan bir yer

Yürüyoruz, mahpus damının içinde, demir parmaklı koğuşların önünde. Gözüm idam iplerine takılıyor. Bu iplerle mi insanları darağacında astılar, sorgusuz sualsiz. Bu iplerle mi kirli iktidarlarını ayakta tutmaya çalıştılar. Bedenler düştükçe yere, onlar ayakta kalacaklarını sandılar. Ne fena yanılgılar. Haşin sert ilmek, ürpertiyor ruhumu. Başka bölümlerde işkence maketleri görülüyor. Alçıdan yapılmış temsillerle insanlara nasıl acımasız biçimde işkence edildiği gösteriliyor bir bir.

Ve Filistin askısı…

Elektrik kabloları…

Duvara çivilenmiş kelepçeler…

Sıkıntı basıyor ruhumu. Neyse ki, ziyaretimizin sonuna gelmişiz. Çıkıyoruz. Bir kez daha insan olmaktan utandım, bazı türdeşlerimin yaptığı bu işkenceleri gördükten sonra. Bu kadar acımasız olmak için ne olmak ya da başka insanları nasıl görmek gerekir. Kesinlikle failler, insan vasıflarından çıkmış durumda. Ve fikirler, ideolojiler, dünya görüşleri… Hepsini yeniden tartışmaya açıyorum, hepsinin üzerinde yeniden düşünme gereği duyuyorum. Bir insan başka bir insanın hayatına hangi gerekçe ile son verebilir?

 

Faik Öcal Süleymaniye’de Saddam Hüseyin’in hapishanelerini anlattı

Güncelleme Tarihi: 13 Mart 2012, 09:20
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
enes
enes - 7 yıl Önce

kardeşimiz gitmiş görmüş zulüm mekanlarını. oralarda ne acılar yaşandı..keşke suriyedeki baas alçakları da devrilse.. Şam'da, Kamışlo'da, Hama'daki işkence merkezlerinde neler oluyor kimbilir.. kim duyar

banner19

banner13