Kur'an-ı Kerim'deki "zan" ayetleri

Sözlükte “kuşkulanmak, kesin bilgiye ulaşmak, itham etmek” anlamlarındaki zan (zann) masdarından isim olup hem “yakīnin zıddı, kuşku, kesinleşmemiş kanaat” hem de “ilim, düşünüp taşınarak ulaşılan kesin bilgi” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi kadar âyette zan, elliye yakın yerde türevleri geçmektedir.

Kur'an-ı Kerim'deki "zan" ayetleri

Zan kökünden türeyen birçok kelime zannın bu iki temel anlamını yansıtır. Meselâ “bir şeyin bilinme noktası” ve “bir şey hakkındaki bilginin potansiyel kaynağı” anlamındaki mazınne, kelimenin “yakīn” anlamı ile, “töhmet/itham” mânasındaki zınne ve sanık anlamındaki zanîn ise aynı kökün “şek” anlamı ile ilişkilidir. Yine içerisinde su bulunup bulunmadığı bilinen kuyuya ve çok suizanda bulunan kişiye zanûn denilmesi de zannın bu ikinci anlamına dayanır (Lisânü’l-ʿArab, “ẓnn” md.; İbn Sîde, XI, 11; Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, s. 147). Râgıb el-İsfahânî zannı “bir emâreden hâsıl olan kanaat” şeklinde tanımladıktan sonra emârenin güçlü olmasının son noktada ilme götüreceğini, zayıf olmasının ise vehim sınırını aşamayacağını belirtir (el-Müfredât, “ẓnn” md.). Cüveynî’ye göre zan, “birini diğerinden daha güçlü saymakla birlikte her iki durumu da mümkün görme” anlamına gelir (Mahallî, s. 101). Tehânevî ise lugat yönünden zan ile vehim arasında hemen hemen fark olmadığını söyler (Keşşâf, II, 939). Zannın “doğruluğu kuşkulu bilgi, kanaat, şek” ve “kesin olduğu kabul edilen bilgi, yakīn” şeklindeki iki ayrı anlamına bütün ilgili kaynaklarda işaret edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi kadar âyette zan, elliye yakın yerde türevleri geçmektedir. Bu âyetlerin çoğunda zan “vehim, kuruntu”, bazılarında “bilgi, yakīnen bilme, inanma”, bazılarında ise “kesin olmayan kanaat, kuşku, tahmin, beklenti” mânalarını içerir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ẓnn” md.). İbnü’l-Cevzî, Kur’an’da zan kelimesinin şek, yakīn, töhmet, husbân (tahmin), kizb (yalan) karşılığında kullanıldığını belirtmiş ve bunlardan her biri için örnekler vermiştir (Nüzhetü’l-aʿyün, s. 425-426). Ancak bu anlamları kelimenin iki temel anlamı içerisinde değerlendirmek mümkündür. Meselâ, “Allah’a kavuşacaklarını zannedenler derler ki ...” (el-Bakara 2/249) âyetinde zan kelimesi müfessirlere göre “yakīn” anlamında kullanılmıştır; dolayısıyla âyetin mânası, “Allah’a kavuşacaklarını bilenler ve bundan şüphesi olmayanlar derler ki ...” şeklindedir (Zemahşerî, I, 476). Zan kavramı hadislerde de benzer anlamlarda sıkça geçer (Wensinck, el-Muʿcem, “ẓnn” md.). Bazı hadislerde zannın isabet ve hata ihtimali taşıdığı ifade edilirken bazılarında zandan kaçınmanın öğütlenmesi zannın sözü edilen iki anlamı bakımından değerlendirilmiştir. “Kulum benim hakkımda nasıl bir zan sahibi ise ben öyleyim” anlamındaki kutsî hadiste (Buhârî, “Tevḥîd”, 15) zan kelimesinin yakīn anlamında olduğu belirtilmektedir. “Zandan kaçının, çünkü zan sözün en yalanıdır” hadisinde geçen (Buhârî, “Ferâʾiż”, 1) zannın “şek” mânasında kullanıldığını söyleyenler olduğu gibi buradaki zandan maksadın suizan olduğunu söyleyenler de vardır. 

ZAN İLE İLGİLİ AYETLER

BAKARA SURESİ, 46

الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُو رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

“Onlar ki gerçekten kendilerinin Rabblerine kavuşacak kimseler olduklarını ve gerçekten kendilerinin ancak O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler (kat‘i olarak iman ederler).”

BAKARA SURESİ, 78

وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلاَّ أَمَانِيَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ

“Onlardan ümmî olanlar da vardır ki Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler; ancak (reislerinden duydukları) boş temenniler(i bilirler) ve onlar ancak zanda bulunurlar.”

BAKARA SURESİ, 230

فَإِن طَلَّقَهَا فَلاَ تَحِلُّ لَهُ مِن بَعْدُ حَتَّىَ تَنكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ فَإِن طَلَّقَهَا فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَن يَتَرَاجَعَا إِن ظَنَّا أَن يُقِيمَا حُدُودَ اللّهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“Böylece (kocası) onu (iki hakkını da kullandıktan sonra üçüncü defa)boşarsa artık bundan sonra (o kadın) ondan başka bir koca ile evlenmedikçe ona helal olmaz. Bununla beraber (bu ikinci kocası da) onu boşarsa Allah’ın hududuna riayet edeceklerini zannettikleri takdirde artık birbirlerine dönmelerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudududur, (ehemmiyetini) bilecek bir kavim için onları açıklıyor.”

BAKARA SURESİ, 249

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللّهَ مُبْتَلِيكُم بِنَهَرٍ فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلاَّ مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ فَشَرِبُواْ مِنْهُ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ قَالُواْ لاَ طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنودِهِ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُو اللّهِ كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Böylece Talut ordu(su)yla (Kudüs’ten) ayrılınca (onlara) şöyle dedi: ‘Muhakkak ki Allah, sizi bir nehirle (de) imtihan edicidir. Buna rağmen kim ondan içerse artık benden değildir. Eliyle bir avuç alan müstesn! Kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa işte şüphesiz o bendendir!’ Fakat içlerinden pek azı müstesna (hepsi) ondan (kana kana) içtiler.
Derken o ve beraberindeki iman edenler onu (nehri) geçince, (sudan içenler): ‘Bugün Calut ve ordusuna karşı bizim takatimiz yoktur!’ dediler. Gerçekten kendilerinin Allah’a kavuşacak kimseler olduklarını sezenler (yakinen inananlar) ise şöyle dediler: ‘Nice az (sayıdaki) topluluk, (daha) çok (sayıdaki) cemaate Allah’ın izniyle galip gelmiştir!’ Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.”

ÂL-İ İMRAN SURESİ, 154

ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيْكُم مِّن بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُّعَاسًا يَغْشَى طَآئِفَةً مِّنكُمْ وَطَآئِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَل لَّنَا مِنَ الأَمْرِ مِن شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لاَ يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحَّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize bir emniyet, bir uyku indirdi ki (o hâl) içinizden bir taifeyi (samimi müminleri) bürüyordu; (münafıklardan) bir taife de vardı ki doğrusu nefisleri, kendilerini derde düşürmüş, Allah hakkında haksız yere, cahiliye zannıyla zanda bulunuyorlardı. ‘Bu işten (zafer ve galibiyet va‘dinden) bize bir şey var mı?’ diyorlardı.
(Ey Resulüm!) De ki: ‘Şüphesiz iş tamamıyla Allah’a aittir!’ Sana açıklayamayacaklarını içlerinde gizliyorlar. (Birbirlerine:) ‘Eğer (Muhammed’in dediği gibi) bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik!’ diyorlardı. De ki: ‘Evlerinizde bile bulunsaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, (öldürülerek) yatacakları yerlere mutlaka çıkıp giderlerdi!’ Artık (bu, birçok hikmetler ve) Allah’ın sinelerinizde olanı denemesi, hem kalblerinizde olanı temizlemesi içindir. Çünkü Allah, sinelerin içinde olanı hakkıyla bilendir.”

NİSA SURESİ, 157

وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا

“Ve ‘Doğrusu biz, Allah’ın elçisi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük.’ demeleri sebebiyle (onlara lanet ettik). Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de onu astılar; fakat (öldürdükleri kişi) kendilerine, ona (İsa’ya) benzer gösterildi.”

ENAM SURESİ, 116

وَإِن تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ

“Eğer yeryüzünde bulunan (insan)ların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. (Onlar) ancak zanna tâbi olurlar ve onlar sadece yalan söylerler.”

ENAM SURESİ, 148سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْنَا مِن شَيْءٍ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم حَتَّى ذَاقُواْ بَأْسَنَا قُلْ هَلْ عِندَكُم مِّنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا إِن تَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ أَنتُمْ إَلاَّ تَخْرُصُونَ

“(Allah’a) şirk koşanlar: ‘Eğer Allah dileseydi ne (biz) şirk koşardık ne de atalarımız! Hem hiçbir şeyi (kendi kendimize) haram kılmazdık!’ diyecekler. Onlardan öncekiler (de) azabımızı tadıncaya kadar (peygamberlerini) böyle yalanlamıştı. De ki: ‘Yanınızda herhangi bir ilim var mı? Haydi, onu bize çıkarın! (Siz) zandan başkasına tâbi olmuyorsunuz ve siz ancak çirkince yalan söylüyorsunuz.’”

ARAF SURESİ, 66

قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي سَفَاهَةٍ وِإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِبِينَ

“Kavminden inkâr eden ileri gelenler: ‘Şüphesiz ki biz, gerçekten seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve doğrusu biz, gerçekten seni yalancılardan zannediyoruz.” dedi(ler).”

ARAF SURESİ, 171

وَإِذ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّواْ أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“Bir zaman (Tûr) Dağı(nı), bir gölgelikmiş gibi üzerlerine kaldırmıştık da gerçekten onu (üstlerine düştü düşecek) olan bir şey zannetmişlerdi. (Onlara:) ‘Size verdiğimizi (Kitab’ı) kuvvetle tutun ve içinde olanları hatırlayın, ta ki (ona muhalefetten) sakınasınız!’ (diye emretmiştik).”

TEVBE SURESİ, 118

وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُواْ حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنفُسُهُمْ وَظَنُّواْ أَن لاَّ مَلْجَأَ مِنَ اللّهِ إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“(Allah, seferden) geri bırakılan o üç kişinin de (tevbesini kabul etti)! Öyle ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmış ve Allah’(tan gelecek olan)a karşı yine O’ndan başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra (Allah) onları tevbeye muvaffak kıldı ki tevbe etsinler! Çünkü Tevvab (tevbeleri çok kabul eden), Rahîm (çok merhamet eden) ancak Allah’tır.”

YUNUS SURESİ, 22

هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِم بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُواْ بِهَا جَاءتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءهُمُ الْمَوْجُ مِن كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُاْ اللّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنِّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta gemilerde bulunduğunuz ve (o gemiler) hoş bir rüzgârla onları (o yolcuları, akarcasına) götürdükleri ve (onlar da)bununla sevindikleri bir anda, ona şiddetli bir fırtına gelir ve her yerden dalgalar onlara gelir (hücum eder) de gerçekten kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını zannederler; (o zaman) dinde O’nun (rızası) için samimi kimseler olarak Allah’a şöyle yalvarırlar: ‘Yemin olsun ki eğer bizi bundan kurtarırsan muhakkak şükredenlerden olacağız!’”

YUNUS SURESİ, 24

إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأَنْعَامُ حَتَّىَ إِذَا أَخَذَتِ الأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَآ أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَن لَّمْ تَغْنَ بِالأَمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“Dünya hayatının misali, ancak gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri, onun sayesinde (yetişip) birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü, ziynetini takınıp (rengârenk) süslendiği ve halkı da gerçekten kendilerini on(un nimetlerinden faydalanmay)a güçleri yeten kimseler olduklarını zannettikleri bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (bir afetimiz) gelir de onu, sanki dün hiç (üzerinde bir şey) yokmuş gibi biçilmiş bir hâle getiririz! İşte düşünecek bir kavim için ayetleri böyle açıklarız.”

YUNUS SURESİ, 36

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

“Hâlbuki onların çoğu, zandan başka bir şeye tâbi olmaz. Elbette zan, haktan(ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz! Şüphesiz ki Allah, onlar ne yaparlarsa hakkıyla bilendir.”

YUNUS SURESİ, 60

وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَشْكُرُونَ

“Ve Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyâmet günü (nasıl cezalandırılacakları) hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı elbette büyük ihsan sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.”

YUNUS SURESİ, 66

أَلا إِنَّ لِلّهِ مَن فِي السَّمَاوَات وَمَن فِي الأَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ شُرَكَاء إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ

“Dikkat edin! Göklerde kim var, yerde kim varsa şüphesiz Allah’ındır. Allah’tan başkasına yalvarıp duranlar (hakikatte Allah’a şirk) koştukları ortaklara uymuyorlar (çünkü o putların bunlardan haberleri bile yoktur); (onlar) ancak zanna tâbi oluyorlar. Ve onlar, sadece yalan söylüyorlar.”

HUD SURESİ, 27

فَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قِوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلاَّ بَشَرًا مِّثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ

“Bunun üzerine kavminden inkâr edenlerin ileri gelenleri dediler ki: ‘(Biz) seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz ve sana basit görüşlü aşağı (tabakada) olanlarımızdan başkasının tâbi olduğunu görmüyoruz. Bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; bilakis sizi yalancı kimseler zannediyoruz.’”

YUSUF SURESİ, 42

وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِّنْهُمَا اذْكُرْنِي عِندَ رَبِّكَ فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ"

“Ve (Yusuf) doğrusu içlerinden kurtulacak olanın o olduğunu zannettiği kimseye: ‘Efendinin yanında beni an! (Umulur ki beni bu durumdan kurtarır)’ dedi. Fakat şeytan ona, efendisine anmayı unutturdu da (Yusuf) senelerce zindanda kaldı.”

YUSUF SURESİ, 110

حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُواْ جَاءهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَن نَّشَاء وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ

“Nihayet peygamberler (o kavimlerin imana gelmelerinden) ümitlerini kestiği ve (o kavimler de) gerçekten onların (o peygamberlerin) yalancı çıkarıldıklarını zannettikleri bir sırada kendilerine yardımımız geldi de dilediğimiz kimseler (o azaptan) kurtarıldı. Hâlbuki günahkârlar topluluğundan azabımız geri çevrilmez.”

İSRA SURESİ, 52

يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَجِيبُونَ بِحَمْدِهِ وَتَظُنُّونَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلاَّ قَلِيلاً

“Sizi (kabirlerinizden) çağıracağı gün, hemen O’na hamd ederek (davetine) icabet edeceksiniz ve (dünyada) ancak pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.”

İSRA SURESİ, 101

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَونُ إِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا مُوسَى مَسْحُورًا

“Celalim hakkı için, (biz) Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik: (Ey Resulüm!) İşte İsrailoğullarına sor! (Musa) onlara geldiği zaman, bunun üzerine firavun ona: ‘Ey Musa! Doğrusu ben seni sihirlenmiş zannediyorum.’ demişti.”

İSRA SURESİ, 102

 قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنزَلَ هَؤُلاء إِلاَّ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ بَصَآئِرَ وَإِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا فِرْعَونُ مَثْبُورًا

“(Musa ise:) ‘Gerçekten (sen de) bilirsin ki bunları birer delil olarak, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey firavun! Şüphesiz ki ben de seni mahvolmuş zannediyorum.’ dedi.”

KEHF SURESİ, 35

 وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ قَالَ مَا أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَذِهِ أَبَدًا

“Böylece (kibirle) nefsine zulmedici olarak bağına girdi. ‘Bunun (bu bağın) ebedi olarak helâk olacağını sanmıyorum.’ dedi.”

KEHF SURESİ, 36

 وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَى رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِّنْهَا مُنقَلَبًا

“Kıyametin gerçekleşecek bir şey olduğunu da sanmıyorum; bununla beraber eğer gerçekten Rabbime döndürülürsem, elbette (orada da) bundan daha hayırlı bir dönüş yeri (bir akıbet) bulurum, (dedi).”

KEHF SURESİ, 53

 وَرَأَى الْمُجْرِمُونَ النَّارَ فَظَنُّوا أَنَّهُم مُّوَاقِعُوهَا وَلَمْ يَجِدُوا عَنْهَا مَصْرِفًا

“Günahkârlar ise ateşi görür de (onun uğultu ve dehşetinden, daha onu tatmadan) kendilerinin gerçekten ona düşmüş kimseler olduklarını zannederler; fakat ondan kaçacak bir yer bulamazlar!”

ENBİYA SURESİ, 87

 وَذَا النُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

“Zünnûn’u da (balık sahibi Yunus’u da an)! Hani (kavmine) kızan biri olarak (bizden izinsiz) gitmişti de kendisini (bu yüzden) asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken (balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp): ‘Senden başka ilâh yoktur; seni tenzih ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!’ diye nida etmişti.”

HACC SURESİ, 15

 مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ

“Kim Allah’ın, dünyada ve ahirette ona (peygamberine) asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa o hâlde göğe (evinin tavanına) bir sebep (ip) uzatsın; sonra (onu boğazına geçirerek, nefesini) kessin de baksın; (bu) hilesi, öfkelenmekte olduğu şeyi (Allah’ın Peygambere yardımını) hiç giderebilecek mi?”

NUR SURESİ, 12

 لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُّبِينٌ

“Onu işittiğiniz zaman gerek erkek müminlerin ve gerekse kadın müminlerin, kendi vicdanlarıyla hüsn-i zanda bulunarak: ‘(Böyle bir şey olamaz!) Bu apaçık bir iftiradır!’ demeleri gerekmez miydi?”

ŞUARA SURESİ, 186

 وَمَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ

“Sen de ancak bizim gibi bir insansın ve (biz) seni gerçekten yalancılardan sanıyoruz.”

KASAS SURESİ, 38

 وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ مَا عَلِمْتُ لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرِي فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَانُ عَلَى الطِّينِ فَاجْعَل لِّي صَرْحًا لَّعَلِّي أَطَّلِعُ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبِينَ

“Firavun ise: ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka hiçbir ilâh bilmiş değilim; ey Hâmân! Haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak da (tuğla imal edip) bana bir kule yap; belki Musa’nın İlâhına muttali olurum (O’nu görürüm). Çünkü şüphesiz ben onu gerçekten yalancılardan sanıyorum.’ dedi.”

KASAS SURESİ, 39

 وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ

“Böylece o (firavun) ve askerleri o memlekette haksız yere büyüklük tasladı ve gerçekten kendilerinin bize döndürülmeyeceklerini sandılar.”

AHZAB SURESİ, 10

 إِذْ جَاؤُوكُم مِّن فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ وَإِذْ زَاغَتْ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا

“Hani (onlar) size, üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi ve o vakit, gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı ve Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz.”

SEBE SURESİ, 20

 وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقًا مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ

“And olsun ki İblis, onlar hakkındaki (çoğunu azdırıp samimi kulları ise kandıramayacağına dair) zannını doğru çıkardı da müminlerden (ihlaslı olan) bir zümre hâriç, ona uydular.”

SAFFAT SURESİ, 85-86-87

 إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ

أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ

فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

“Hani, babasına ve kavmine şöyle demişti: (Siz) nelere tapıyorsunuz? İftira etmek için mi Allah’tan başka ilâhlar istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?”

SAD SURESİ, 24

 قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ

“(Davud:) ‘Doğrusu (o,) senin koyununu kendi koyunlarına (katmak)istemekle sana haksızlık etmiştir! Zaten şüphesiz ortakların birçoğu birbirlerine gerçekten haksızlık eder; ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesna! Onlar ise ne kadar azdır!’ dedi. Davud (böylelikle) kendisini imtihan ettiğimizi sezdi(anladı); hemen Rabbinden mağfiret diledi, rükû ederek (secdeye) kapandı ve (Allah’a) yöneldi.”

SAD SURESİ, 27

 وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ

“Hem göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Artık ateşten dolayı vay hâline o küfre düşenlerin!”

MÜMİN SURESİ, 36-37

 وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَّعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ

أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ

“Firavun, ‘Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap; belki sebeplere, göklerin sebeplerine (yollarına) erişirim de Musa’nın İlâhına muttali olurum (hakikaten var mıdır diye bakarım); doğrusu ben onu, gerçekten yalancı sanıyorum.’ dedi. Böylece firavuna, kötü ameli süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Zaten firavunun tuzağı ancak hüsrandadır.”

FUSSILET SURESİ, 22

 وَمَا كُنتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلَكِن ظَنَنتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِّمَّا تَعْمَلُونَ

“(Hâlbuki siz, günah işlerken) ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinize şahidlik etmesinden sakınıyordunuz; fakat zannetmiştiniz ki gerçekten Allah yapmakta olduklarınızın birçoğunu bilmiyor!”

FUSSILET SURESİ, 23

 وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنتُم بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُم مِّنْ الْخَاسِرِينَ

“İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”

FUSSILET SURESİ, 48

 وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا يَدْعُونَ مِن قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ

“Daha önce (kendisine) yalvarmakta oldukları şeyler ise onlardan kaybolmuş ve kendileri için kaçacak bir yer bulunmadığını anlamışlardır.”

FUSSILET SURESİ, 50

 وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِّنَّا مِن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هَذَا لِي وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِن رُّجِعْتُ إِلَى رَبِّي إِنَّ لِي عِندَهُ لَلْحُسْنَى فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُوا وَلَنُذِيقَنَّهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ

“Yemin olsun ki eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak mutlaka: ‘Bu (zaten) benim hakkımdır; kıyametin kopacak bir şey olduğunu da sanmıyorum; hem (Müslümanların dedikleri gibi) Rabbime döndürülecek olsam bile muhakkak O’nun yanında (da) benim için daha güzeli vardır.’ der. Artık (biz,) inkâr edenlere yaptıklarını (o gün) mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara (pek) şiddetli bir azaptan tattıracağız.”

CASİYE SURESİ, 24

 وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ

“Hâlbuki (onlar): ‘O (hayat), ancak bizim bu dünya hayatımızdır; (burada) ölürüz ve (burada) yaşarız; hem bizi ancak zaman helak eder!’ dediler. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Doğrusu onlar ancak zanda bulunuyorlar.”

CASİYE SURESİ, 32

 وَإِذَا قِيلَ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا قُلْتُم مَّا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِن نَّظُنُّ إِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ

“Hem (size): ‘Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır; kıyamet(in geleceği) ki onda hiç şüphe yoktur!’ denildiği zaman: ‘Kıyamet nedir, bilmiyoruz; sadece bir zan(dan ibaret) olduğunu sanıyoruz; zaten biz (onun geleceğine) kat‘i olarak inanıcılar değiliz!’ demiştiniz.”

FETİH SURESİ, 6

 وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا

“Bir de Allah hakkında kötü zan ile zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınlara ve müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap etsin! O kötü akıbet kendi başlarına gelsin! Çünkü Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Artık (o) ne kötü bir dönüş yeridir!”

FETİH SURESİ, 12

 بَلْ ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَنقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنتُمْ قَوْمًا بُورًا

“Hayır! Peygamberin ve müminlerin (müşrikler tarafından öldürülüp)ebediyen ailelerine dönmeyeceğini sanmıştınız. Bu, kalblerinizde süslü gösterildi ve(onlar hakkında) kötü zan ile zanda bulundunuz ve helak(e müstehak) olmuş bir topluluk oldunuz!”

HUCURAT SURESİ; 12

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının! Şüphesiz ki zannın bazısı günahtır; (birbirinizin kusurunu inceden inceye) araştırmayın; bazınız, bazınızı gıybet etmesin! Sizden bir kimse, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! O hâlde Allah’tan sakının! Şüphe yok ki Allah, Tevvab (tevbeleri çok kabul eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.”

NECM SURESİ, 23

 إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَاؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنفُسُ وَلَقَدْ جَاءهُم مِّن رَّبِّهِمُ الْهُدَى

“Bunlar (bu putlar), sizin ve atalarınızın onlara taktığınız birtakım isimlerden başka bir şey değildir; Allah, onların hakkında hiçbir delil indirmemiştir. (Bu putlara tapanlar) ancak zanna ve nefislerin(in) arzu etmekte olduklarına uyuyorlar. Hâlbuki onlara doğrusu Rabbleri tarafından hidayet (peygamber) de gelmiştir.”

NECM SURESİ, 28

 وَمَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا

“Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz ki zan ise haktan bir şeyi fayda vermez.”

HAŞR SURESİ, 2

 هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِن دِيَارِهِمْ لِأَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنتُمْ أَن يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُم مَّانِعَتُهُمْ حُصُونُهُم مِّنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ

“O (Rabbiniz), kitap ehlinden (Yahudilerden) inkâr edenleri(n bir kısmını) ilk haşirde (bu ilk sürgünlerinde) yurtlarından çıkarandır. (Siz o Yahudilerin oradan kolayca) çıkacaklarını sanmamıştınız ve (onlar da) sanmışlardı ki gerçekten kendilerini Allah’tan (koruyacak olan) engelleri, kaleleridir. Fakat Allah(’ın azabı)onlara hesap etmedikleri yerden geliverdi ve kalblerine korku saldı; (öyle ki) evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri! İbret alın!”

HAKKA SURESİ, 19-20

 فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُوا كِتَابِيهْ

إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيهْ

“İşte kitabı sağ eline verilen kimseye gelince, (sevinerek) der ki: ‘Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacak kimse olduğumu gerçekten sezmiştim (bilmiştim)!’ der.”

CİN SURESİ, 5

 وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن تَقُولَ الْإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا

“Hâlbuki biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık!”

CİN SURESİ, 7

 وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا

“Hakikaten onlar da sizin zannettiğiniz gibi, Allah’ın hiç kimseyi asla diriltmeyeceğini zannetmişlerdi.”

CİN SURESİ, 12

 وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن نُّعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ وَلَن نُّعْجِزَهُ هَرَبًا

“Artık şüphesiz ki biz, yeryüzünde Allah’ı asla aciz bırakamayacağımızı, (hem) kaçmakla da O’nu asla aciz bırakamayacağımızı (O’ndan kurtulamayacağımızı) sezdik (iyice anladık)!”

KIYAMET SURESİ, 25

 تَظُنُّ أَن يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ

“(Çünkü) kendilerinin bel kıran bir belaya uğratılacaklarını sezerler (iyice anlarlar)!”

KIYAMET SURESİ, 28

 وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِرَاقُ

“Ve (o can çekişen kimse ise) şüphesiz bunun (artık dünyadan) ayrılış olduğunu sezer.”

MUTAFFİFİN SURESİ, 4-5

 أَلَا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُم مَّبْعُوثُونَ 

“Onlar, gerçekten kendilerinin, (dehşeti pek) büyük bir gün için yeniden diriltilecek kimseler olduklarını sanmıyor(lar) mı?”

İNŞİKAK SURESİ, 14

 إِنَّهُ ظَنَّ أَن لَّن يَحُورَ

بَلَى إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا

“Çünkü o, (Rabbine) asla dönmeyeceğini sanmıştı. Hayır! Şüphesiz Rabbi onu hakkıyla görücü idi!”

Yayın Tarihi: 18 Ocak 2023 Çarşamba 08:00 Güncelleme Tarihi: 24 Ocak 2023, 07:32
YORUM EKLE

banner19

banner36