Kral Thamus’un endişesi: Toplum için yük haline gelmek

Eğitimin özü deneyime dayalı organik bir süreçtir. Bu süreç rol modeller üzerinde gerçekleşir. İnsan ancak, iyi örneklere bakarak büyür. Mustafa Köneçoğlu yazdı.

Kral Thamus’un endişesi: Toplum için yük haline gelmek

                                                                                                            İnsan iyi örneklerle büyür.”

                                                                                                                                  Dostoyevski

                                                                                                                           

Platon’un Phaedrus adlı eserinde, araçlarla amaçları ayıran ince çizgiye vurgu yapan önemli bir diyalog var. Diyalog Sokrates’in arkadaşı Phaedrus’a anlattığı bir hikâyede geçiyor. Hikâyeye göre Kral Thamus bir gün sayılar, hesaplamalar, geometri, astronomi ve yazı gibi birçok şeyin mucidi olan Tanrı Theut’u misafir eder. İcatlarla ilgili görüş alışverişinde bulunurlar. Kral Thamus anlatılan icatlarla ilgi çeşitli yorumlar yapar; icatlardan kimini beğenir, kimini de beğenmez. Sıra yazıya geldiğinde ise ikili arasında, bu yazının konusunu oluşturan ve güncelliğini de halen korumaya devam eden bir diyalog geçer:

Tanrı Theut: ‘Sayın kralım der, bilgeliğin ve hafızanın reçetesini buldum, bu; Mısırlıların bilgeliğini ve hafızasını geliştirecek bir başarıdır.’

Her teknik buluşun hayatı kolaylaştırmanın yanında bazı olumsuz sonuçlar içerebileceğine dair çekinceleri olan Kral Thamus ise şöyle cevap verir: ‘Ey mucitlerin piri icat yapmak ayrı şey, icadın onu kullananlara fayda mı yoksa zarar mı getireceğini kestirmek ayrı şey. Harflerin babası olan sen sevgi dolayısıyla onlardan verecekleri neticenin tam aksini bekliyorsun. Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızlarını kullanmaktan vaz geçecekler ve unutkanlaşacaklar. Bir şeyleri hatırlamak için iç kaynaklarını kullanmak yerine harici bir takım işaretlere bel bağlayacaklar.’ (Aktaran: Neil Postman, Teknopoli)

Diyalogda Tanrı Theut, icatların insan hayatını kolaylaştırdığı varsayımından hareketle, ilerlemeci bir naifliği temsil eder. Kral Thamus ise, yeni olana yönelik temkinliliği elden bırakmayan bir dikkatin öznesidir. Dünyanın aldığı şekle bakılacak olursa, tarihin Tanrı Theut’u haklı çıkardığı söylenebilir. Çünkü insanın tarihi, biraz da, tabiatı aşmaya yönelik tekniklerin tarihidir. İnsanoğlu, yer yer ürettiği araçlara alet olmak pahasına, ilerlemeyi kabul etmeye daha yatkın olmuştur. Ana akım insanlık tarihi sözü edilen tekâmülü esas almıştır. Öte yandan, olağan akışa müdahale edememenin kuşkulu filozofu olarak Kral Thamus’un temsil ettiği yer de, hayatın biraz daha kıyısında kalmak kaydıyla, varlığını korumaktadır. Tarih bu iki tavır arasındaki diyaloğun genişletilmesinden başka bir şey değildir. Bu iki figürden birini (Tanrı Theut) bilim ve teknoloji; diğerini (Kral Thamus) ise etik değerler olarak da okumak mümkün.

Gün geçtikçe araçlar daha çok amaç haline geliyor

Kral Thamus’un çekincesi fıtri olana vurgu yapan bir çekincedir. Bu yönüyle her etik davranış gibi insanı, kendi eylemleri üzerine düşünmeye davet eder. Eleştirel bir düşüncedir, bir tefekkür ve eğitim biçimidir onunki. İnsan ve onun hakikati üzerine titreyen bir formasyondur. Modern dünyanın teknolojik sağanağı altında, bu formasyona gün geçtikçe daha çok ihtiyaç duyuyoruz.  Çünkü gün geçtikçe araçlar daha çok amaç haline geliyor, hayatla kurduğumuz ilişki çok daha dolaylı oluyor. Hayatımızı kolaylamasını umduğumuz birçok şey, bizi doğal hayattan koparıyor da, farkına varamıyoruz. Doğal engelleri aştıkça doğaya ve kendimize yabancılaşıyoruz. Teknolojinin ‘nimetlerinden!’ faydalandıkça, insani değerlerimiz bir bir aşınıyor. Malumat bombardımanına tutulan ruhlarımız hakiki bilgiyi edinme noktasında iyice zavallılaşıyor. Ruhlarımızdaki kayıplar hesaplanamaz bir bilançoya dönüşüyor. Bununla birlikte yine de bireysel ya da toplumsal hayatımıza dahil olan nesneler üzerinde sorgulama yapamıyoruz. Ve dolayısıyla da hayatın rutin akışına kolayca teslim oluyoruz.

Bu sorgusuz sualsiz kabul ediş, eğitim anlayışımızı da belirliyor. Eğitim denince kolay bir şekilde bilgiye ulaşma, bilgiyi depolama ya da dolaşıma sokma gibi, aslında ilim irfanla çok da irtibatı olmayan, niceliksel uygulamalar aklımıza geliyor. Çünkü gidişatı belirleyen duygu, Tanrı Theut’un iyimserliğinden ibaret. Yapılan işin doğasına uygun olup olmadığına bakmadan pratik sonuçlar elde etme hevesi. Öyle sanıyoruz ki, öğrenciyi teknolojiyle buluşturdukça çok hızlı bir aydınlanma yaşayacağız. Bu nedenle bütün bilgiler bir tık kadar uzağımızda. Tıklayarak girdiğimiz sanal bir dünyadan yine tıklayarak çıkıyoruz. Bilgiler davranışa dönüşmediği için, öğrencinin ruhunda ağır bir yük haline geliyor. Zaman ve sabır konusunda eğitilemeyen gençlerden sadakat bekliyoruz. İyi ve kaliteli olanın uzan zaman, sabır ve emek gerektirdiğini öğretmediğimiz gençleri hızın dünyasına kurban ediyoruz. Teferruatla ilgili inanılmaz bir malumata sahip olan genç nesiller, insanın kendine sorması gereken hakiki soruları sormaktan gün geçtikçe uzaklaşıyor. Bu nedenle hem kendileriyle ve hem de çevreleriyle dilsiz bir yakınlık kuruyor bugünün gençleri.

İnsan ancak, iyi örneklere bakarak büyür

Okulları akıllı tahtalarla ve tabletlerle donattığımızda, eğitim mekânlarını daha ‘akıllı’ yaptığımızda, büyük işler başardığımız zehabına kapılıyoruz. Tıpkı hızlı okuma seminerlerine katılarak daha iyi okurlar olacağımızı düşünmek gibi… İç ve içeriğin kaybolmasını gizleyen tuhaf bir yanılsama bu. Bu yanılsamanın oluşturduğu öyle güçlü bir kamuoyu var ki, karşısında durmak neredeyse imkânsız.

Bu konuda yazmanın karşımıza, ‘yeniliğe karşı olmak’ gibi bazı yaftalar getirebileceğinin farkındayım. Fakat yine farkındayım ki, teknolojiye kendine ait sınırı göstermedikçe, ciddiyet ve kalite gerektiren hiçbir şey yapmamız mümkün olmayacak. Çünkü eğitimin özü deneyime dayalı organik bir süreçtir. Bu süreç rol modeller üzerinde gerçekleşir. İnsan ancak, iyi örneklere bakarak büyür. Bu büyümenin kendi içinde sıkı bir disiplini de vardır. Bu nedenle öğretmen eğitimin merkezindedir. Oysa gittikçe öğretmenin eğitimin kıyısına doğru itildiğini gözlemliyoruz. Öğretmenin özgül ağırlığı ortadan kalktıkça eğitim de gülünç bir sektöre dönüşüyor. Herkesin farklı bir kişilik olarak girdiği; fakat zamanla farklılıkların bir bir ortadan kaybolduğu,  bilinçsizliğin metastaz yaptığı, birörneklik sektörü bu.

Öğretmen ve öğrencinin birlikte aydınlandığı bir eğitim ortamından mahrumuz. Bu mahrumiyetin önümüze getirdiği manzaranın ana renklerini, yazık ki avamlık belirliyor. Bu avamlığa gün geçtikçe daha çok razı oluyoruz. Tıpkı Sokrates’in yüzyıllar önce işaret ettiği gibi: ‘Bilgeliğe gelince, öğrencilerin, hakikati olmayan bilgelikleri sayesinde şöhrete ulaşacaklar fakat bir yol göstericiden yoksun öğrencilerin sadece malumat sahibi olacaklar. Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin cahili olacaklar. Gerçek birer bilge olmak yerine bilgeliğin gururuyla yetinen bu insanlar toplum için de birer yük haline gelecekler’ (Aktaran: Neil Postman, Teknopoli.)

Toplum için ‘yük haline gelmek’, ne kadar tanıdık değil mi?    

Mustafa Köneçoğlu 

Güncelleme Tarihi: 20 Şubat 2020, 11:13
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Selma Kavurmacıoğlu
Selma Kavurmacıoğlu - 9 ay Önce

Çok değerli, okunası bir yazıydı... Teşekkürler.

Mehmet oğuz
Mehmet oğuz - 9 ay Önce

Üstat 3-5 Bilge kalmış bırak gururlansınlar , yük deyipte onlarıda incitirsek kime kalacak bilgelik,psedobilge çok zaten

banner19

banner13

banner26