banner17

Körler kırmızıyı bir anlasa!

Bir kitabı bitiren okurlar genelde kitapta anlatılan mevzular üzerine düşünceye dalarlar. Taha Süren ise kitabı okuyup yazarını düşünenlerden..

Körler kırmızıyı bir anlasa!

Kitabını bitirdiğimin ertesi günü İdris Özyol ile netten konuşup, onun söyledikleri üzerine bütün gece uzun uzun düşündüm. Hangi işi yaparsam yapayım, zihnimin içinde dönen birkaç makara devamlı  olarak, aynı anda sayısız filmler çekmekle, sayısız hikâyeyi bir araya getirip yazmakla meşgul.

Yazarların gariplikleri, yalnızlıkları, uzun süre sonra kabuğu kalkmış bir yara gibi kaşıdıkları, yeniden kanattıkları vicdanları… Şimdi bir yandan da, Ece Temelkuran’ın Muz Seslerine başlamışken bu yazıyı yazmak depreşti içimde. Çoğu zaman Ahmet Hakan’ın, programında, başörtülü bir yazar ile birlikte ekranı ikiye bölecek şekilde konuk aldığı bu hanım, benim için antipatik sayılabilecek bir kişilikti. Muz Sesleri kitabının henüz üçte birindeyim, ancak anlattığı her satır beni Beyrut sokaklarında gezdiriyor, eski, küflü Beyrut apartmanlarına sokuyor, külüstür Mercedes taksilerinde yolculuk ettiriyor. “Bir şehir böyle güzel anlatılır ancak be abla” diyeceğim bir gün karşılaşırsak. İşte tam bu tünekten, okurun o büyülü tüneğinden bakınca, yazar, çoğu zaman benim için (acınması gereken demeyelim de) şefkat edilmesi gereken bir insana dönüşüyor.  

Yaz bakalımKörlere kırmızıyı anlatmak nasıl bir şeydir?

Geçen akşam arkadaşımla sohbet ederken, bu anlattıklarıma benzer şeyler söylemiştim. “Evet” demişti, “biz buna sanatçı bunalımı diyoruz.” Bu bir ıskalamaydı. İnsanlar, her şeyi tanımlayıp kategorize edince, hayatın kolaylaşacağı gibi bir algıya yenik düşüyor. ‘Sanatçı bunalımı’ de ve bitsin. ‘Tanımlayıp paketle ve rafa koy’ mantığı ucuzluk getirir… 

Zamanında bir kitabını, metinlerini okuyup sarsıldığınız, sizi silkeleyen bir yazarı göz önüne getirin. Acaba bu adam bu metinleri nasıl yazmıştır? İlkokulda ilk kompozisyonumu yazmaya çalışırken cama bakıp ‘ilham perileri gelir mi acaba?’ diye medet umduğum gibi, buna benzer şeyler canlanıyor koca koca insanların zihninde muhtemelen… Soğuk metinlerden, akademik metinlerden bahsetmiyorum, İdris Özyol gibi, Tezer Özlü gibi, Ece Temelkuran gibi, körlere kırmızıyı anlatmanın derdine düşen insanlardan söz ediyorum. Sezai Karakoç’tan, Hasan Aycın’dan…

Bizim hâlâ, zevksiz devlet sarısına boyanmış soğuk duvarlı okullarda girdiğimiz sınavlardan boş kâğıt verip sınavı da, okulu da, sistemi de reddetmiş; tıpkı kırık kalbi gibi, çıkarken kırdığı kalemin yarısıyla bizim yani ‘yanlış sınav’da olanların hikâyelerini anlatan, hayatın devamsız öğrencilerinden bahsediyorum. Bizler sabahları derby traş bıçaklarıyla traş olurken, onlar harbi acılar, sızılar çekip, ayna karşısındaki bizlerin kravatını çözüp gömleklerimizi açarak kalbimize bakmakla meşguldüler.  

Olsa dükkân senin!

İsmini hatırlamadığım bir Danimarka yapımı filmde, üniversiteyi yeni bitirmiş bir gencin işyerindeki ilk günü ve sonrası anlatılıyordu. Bir oda, masa ve bilgisayar, evraklar, kâğıtlar… Birkaç iş yaptıktan sonra, küçük camını açıp dışarıya bakıyor genç. Öğlen yemekhaneye inip yemek yiyor, öğleden sonra yine birkaç iş yapıyor; bir hafta sonra bir kızla tanışıyor, onunla ilişkiye giriyor; hafta sonu sinemaya gidiyor, bankta oturup hamburger yiyor; işte modern hayat, kent hayatı… Ve sonra bir hippi gibi salaş giyimi ve saç sakalıyla kent hayatını terk edip başka bir deliliğe yelken açıyor. Milattan Sonra diye koyduğumuz isim ile adına 2010 dediğimiz şu yılda, binlerce yıllık insanlık birikimi, böyle bir hayatı bize mümkün kılabildi ancak. Ve ben bu örneği, İstanbul’dan bir genç olarak, bir Müslüman evladı olarak veriyorum. Kapitalizme, bakkal-alışveriş merkezi karşılaştırmasının bayatlığıyla bakanlar bunu anlamayacaktır. Bu kadar geberesice bir kazma tırnaklı büyücüdür kapitalizm. Durun ‘bizim taraf’ işkillenmesin, sola da çakayım: evet, halk iktidara gelecek diye dünyanın en zalim devletini kuran ideoloji de yerle yeksan olmuş ve insanlarını da yerle yeksan etmiştir.

Hayal et ve yaz

Yazarları sevelim!

İnsanlara göre, cin taifesi yazarlardan daha makbuldür: Rahatsız edecekler ya, uykularımızı kaçıracaklar ya bu adamlar. Desem ki, vicdanlı bir yazar, Bitlis’in bir köyünde uyanıp okul önlüğünü giyerken annesinin ona ısıttığı çayın kokusunu binlerce kilometreden alır. Kim inanır buna? Ve bu kâğıda düşünce de adı hikâye olur. Bir hikâye, yaşanmamış gibi farz edilen, kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar anlatılan bir ‘serüven’. Oysa, o kokuyu duyabilmek için kaç kez kendi kendini doğurur yazar her gece... Çok bastırma kalemi

Mesele uzayacak, anlatarak da bitmez; cami avlusunda yada içki masasında devlet kurup devlet batıran adamlar gibi olmayalım. Bu yazının ‘mesajı’ da şu olsun: Yazan insanları sevin a dostlar. Kokuşmuş, rutubetli bir eve dönüştürdüğümüz bu dünyada, bahçeye çıkan kızımızın, ‘baba, bahçeyi yemyeşil çimenler kaplamış’ demesi bizi rahatsız etmesin.

Ayrıca o kız büyüyünce kesin yazar olur.

 

Taha Süren yazar olacak çocuklara imreniyor 

Güncelleme Tarihi: 31 Mart 2010, 15:11
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20