banner17

Kitabı yoksa metni var!

Dünyabizim.com bu sefer de sempozyumlardaki konuşmaları size metin olarak ulaştırıyor..

Kitabı yoksa metni var!

21 Mart Dünya Şiir Günü’nde Pendik’te “Cahit Zarifoğlu Şiirini Düşünmek” başlıklı bir panel gerçekleştirilmişti.

Ancak hala paneldeki sunumları kitap olarak elimize alamadık. Sadece bu mu? -Hayır. Sezai Karakoç Sempozyumu'nda sunulan bildiriler de kitaplaştırılacaktı. Üstelik basılacak kitabın postalanması için katılımcılardan adres bile alındı. Buna rağmen sempozyummdaki bildiriler kitaplaştırılmadı. Bu haberimizle ilgilileri bir kez daha sempozyumda sunulan tebliğlerin kitaplaştırılması konusunda eyleme davet ediyoruz. Bu haberimizde Cahit Zarifoğlu panelindeki Fatih Andı konuşması yer alıyor… 


 

Prof. Dr. Fatih Andı / İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

 

Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlayarak konuşmama başlıyorum.

Değerli Ali Ural Bey, Zarifoğlu şiirini belirleyen anahtar kelimeyi “hayret” olarak niteledi. Ben oradan açılışı yapacağım doğrusu. Zarifoğlu’nun bir dönemden sonra şiirini besleyen önemli damarlardan birisi olduğunu bildiğimiz tasavvuf geleneğinin büyüklerinden birisi olan Muhiddin İbn Arabi’ye göre; tasavvufun varılacak en son ve en büyük makamı “hayret”tir.

Nitekim bunu da Necip Fazıl bir şiirinde bir mısra olarak kullanır. “Şeyh-i Ekber diyor ki: en büyük makam hayret” diye. Ben bu hayret vurgusuna bir şey daha eklemek istiyorum. Elbette hayret en üst makam olarak alınabilir ama Zarifoğlu şiiri için bir başka kavramı da birlikte düşünmeliyiz. O da “safiyet”. “Saflık”, şiirinin kavramı. Zarifoğlu’nun hem kendi hayatı bu safiyet içerisindedir hem de şiirini kurarken bu safiyeti, saf  hali şiirine de taşır. Çoğu zaman şu soruyla, şu tereddütle karşı karşıya kalırız doğrusu: “ Şairin hayatı mı şiirdir, yoksa şiirin kendisi mi hayatının birebir taşınışıdır? ” Bu kadar saf bir şiirin oluşması için bana kalırsa bu safiyet kavramı elbette yalnız, kendi başına oluşan bir şey değil. Bununla birlikte düşünülecek önemli bir açılım, daha doğrusu önemli bir tespit olarak da karşımıza Zarifoğlu şiiri için sadelik ve yalınlık konulmalıdır belki. Zaten yalınlığın, sadeliğin olmadığı yerde safiyet olur mu, diye bir soruyla da bakmak zorundayız biz bu şiire. Zarifoğlu şiiri yalın bir şiirdir. Bütün gücünü de bu yalınlıktan alır aslında. Bu divan şiiri geleneğinin o sehl-i mümteni kavramına, herkesin kolay kolay söyleyemeyeceği, söyleyemediği ama bir duyduğunuzda da bizi müthiş şekilde sarıp sarmalayan, şoke eden mısralarını andıracak şekilde var olan bir yalınlık ve sadeliktir. Zarifoğlu elbette başında sonuna kadar aynı çizgiyi aynı şiir sürecini yaşamamıştır. Aynı tabloyu karşımıza çıkarmaz. Olumlu olan taraf giderek bu sadeliğin, safiyetin  ve yalınlığın, O’nun şiirinde başat öğelerden, hakim vasıflardan birisi haline gelmesidir. Gerçekten de ilk şiirleriyle muhatap olduğumuzda, İşaret Çocukları’ında veyahut da Yedi Güzel Adam’da İşaret Çocukları’ndan başlayarak demek daha doğru olur. Yedi Güzel Adam’a, Menziller’e hele hele Korku ve Yakarış’a doğru gelen bir süreçte Zarifoğlu’nun giderek kapalı, o zor, çetin ceviz şiir ve şair kimliğinin yavaş yavaş anlamı öne çıkaran daha kolay kavranabilir, anlaşılabilir bir şiire doğru kanatlandığını da görürüz. Burada “bu yalnızca şiirin kendi, iç dünyasıyla mı anlaşılmalı yoksa şairin kendi deruni dönüşümüyle veyahut da entelektüel donanımıyla birlikte mi düşünülmeli, sorusu da karşımıza çıkar. Bana kalırsa nicedir artık: “ Eski şairliklerim gitti gözümden  / Gayridir başka bir hal kuşanıyorum”

Söylemlerinden sonra Zarifoğlu şiirinin dolayısıyla Zarifoğlu şahsiyetinin giderek daha derin bir takım endişeleri taşıdığı, giderek bireyden topluma doğru, kollarını daha geniş açmaya başladığı, daha ötelere, ötelere uzattığı, ufkun ötesindeki ufka doğru gittiği kendisini gösterir. Yani endişe derinleştikçe, endişe bireyden topluma doğru yöneldikçe Zarifoğlu şiirinin de anlam karşısındaki tutumu bana kalırsa daha açılmaya, anlaşılmaya doğru yol almıştır. “Korku ve Yakarış” bir bakıma bu sürecin geldiği noktadır. Zarifoğlu şiiri başlangıçta, ilk dönem şiirlerini kastederek söylüyorum, temel öğelerden birisi olarak cinselliği, erotizmi yoklayan bir şiirdir. Fakat giderek bu noktada törpülenmiştir. Sevgili tipi elbette vardır. Sevgili sonuna kadar vardır ama sevgili; eş, anne veyahut da bu erotik kimliğinin üstü örtülmüş bir sevgili haline dönüşür. Bunları tek tek şunun için söylüyorum. Benim konuşmamın başlangıcında Zarifoğlu’nun bir şiirinin adı var: “Böyle Ol Böyle Söyle” şiiri.

Doğrusu bütün şiirleri içerisinden “Böyle Ol Böyle Söyle” şiiri, en yalın şiirlerinden birisi olarak gelir bana. Hatta acaba bu şiir aynen “Katır Aslan”’da “Serçe Kuş”da olduğu gibi çocuklarla belirli bir yaşın üstüne çıkıp da kendisini çocuk hissedenler için yazılmış mıdır kuşkusunu bile uyandıracak kadar yalın, söyleyeceğini direkt olarak söyleyecek bir şiiridir. Ancak bu şiirin içeriğine baktığımız da bu söylediğim, Zarifoğlu şiiri için söylenebilecek temel çıkış noktaların, temel kavramların bir çoğunun işlendiğini görebiliriz. Şiiri her ne kadar uzunca görülse bile mısralarının kısalığına sığınarak hemen okumak istiyorum. Önemli gördüğüm noktaların üzerinden duracağım.

Böyle ol böyle söyle

Şimdi bu şiir elbette şiiriyet açısından en iyi şiiridir diye iddia edemeyiz. Çok daha dolu, çok daha şiir niteliği dolu şiirleri var. Ancak bu şiirde Zarifoğlu’nun şiir serüveni içerisinde önemli açılımların toplanmış olduğunu düşünüyorum. Önce “Böyle Ol Böyle Söyle” başlığı bize bir mesaj veriyor. Zarifoğlu diyoruz ki hayatı bir zarif duruşla yaşadı, zarif yaşadı. O yaşayışını da şiirine taşıdı. Zaten Zarifoğlu şiiri bildirimin başlığına taşıdığım üzere hayatla örtüşen bir şiirdir. Kendi hayatı çok yoğun olarak yaşar. Çevresi vardır. Yahut yaşadığı dönemin coğrafyası, dünya şartları, Müslüman coğrafyası çok yoğun olarak taşınmıştır Zarifoğlu’nun şiirine. Sonra bu yalınlık, sadelik ve diğer saydığım kavramlar açısından baktığımızda “Böyle Ol Böyle Söyle” şiiri nasıl yaşadıysa öyle bir şiir duruşu, şiirsel duruş temsil eden şairin önemli bir niteleyicisi olarak karşımızdadır. Sonra şiirde çocuklar muhatap alınıyor. Çocuklar Zarifoğlu için ( biraz evvel Ali Bey’in söylediği gibi ya bir çocuk başı veyahut bir kadın eli mutlaka görülür onun şiirlerinde) çok önemli varlıklardır.

Çocuklar için yazdığı kitapların sayısı, belki de büyükler için yazdıklarından daha fazladır. Çocuk kavramını da çocuk kişiliğini de çok önemsemiş, onları ciddiye almış, onlarla çok ciddi düzlemlerde muhatap olmuş bir kişiliktir Zarifoğlu. Burada da dünyayı çocuk ekseninden yakalayan bir bakış açısı var. Dünyayı diyoruz çünkü, Türkiye, Cezayir, Kenya, Eskimolar girebiliyor ilk önce. Sonra materyalizme, dünya tarihinin veya dünya hayatının giderek daraldığı çağımızdaki şekline karşı getirdiği en önemli eleştiri mızrağı “ şimdi gözler eğleşir dünyada.”  Materyalizm karşıtı, maddecilik karşıtı bir kodlamadır bu şiir. İnsanoğlu kavrayışı, insanoğlunun dünyaya hırsla sarılışı, kavrayışı ki “Yaşamak” da bu dediğime yönelik çok fazla anektod karşımıza çıkacaktır nitekim. Sonra bu dünyayı algılayışı birden bire biraz daha özele dönüyor. “Şurada bir savaş var kanatıyor / Şurada da iki kere Müslüman kanı” diyor.

Zarifoğlu’nun bu ufkunun içerisinde biraz evvel Ali Bey Filistin dedi, fakat ona hemen mesela Afganistan çağıltısı dolayısıyla Afganistan savaşının ne kadar bir damar olarak şiire taşındığını hatırlayalım. Ve ya Suriye’de Hama olayları sırasında 1982’de “Hama / Sımsıcak” şiirini yazdığını hatırlayalım. Bütün bir Müslüman coğrafyasının sancıları Zarifoğlu’nun sancılarıdır. Bu sancılardır ki Zarifoğlu şiirinin giderek daha net daha anlaşılır açık adreslere yöneltmiştir. Sonra şiirde başka ne var? Nitekim burada Afganistan adı da geçiyor. Kadın olarak da “anne” geçiyor. Sevgili yok bu şiirde. Belki bütün şiir dokusu içerisinde eksik olan budur bu şiirde. “Anne” kavramı var. Şiirin sonunu, özellikle son üç dört bendi “yakarış”la, manevi bağlantılarla, peygamber sevgisiyle kurulmuş mısralarla tamamlar. Zarifoğlu’nun hayatında da bir noktada tasavvufa kenetlendiği deruni dünyasını tasavvuf meşvesiyle zenginleştirmeğe başladığı bir dönemden itibaren Zarifoğlu’nun şiirlerinde bu duyarlılık bu algı öne çıkar. Bu şiirde de çocuklara da yönelttiği tavsiyeleri içerisinde yer alan bu mısralar O’nun şiirinin bir başka, o deruni taraf dediğimiz, manevi boyut dediğimiz tarafı. Şiiri nasıl bitiriyordu:  “Allah’ım / Yol boyunca / Tarih boyunca başı boş bırakma bizi”

Zarifoğlu’nun şiiri bir Yahya Kemal hatta bir Mehmet Akif gibi yakın veya uzak tarihin yoklanması şeklinde karşımıza çıkmaz elbette. Ama Zarifoğlu’nun hem şiirinde hem de Yaşamak’taki günlüklerinde bir uygarlık kavramı ve bu uygarlığı yapan tarihsel arka plan mutlaka vardır. Burada şiiri, başlığı bitirdiği, bağladığı nokta da böyle bir noktadır. Bu açıdan da dikkati çeker. Ben bunları söyledikten sonra şimdi de başka bir noktasına geçiyorum. O da Zarifoğlu’nun şiirinin yaşanan bir hal olarak var olduğunu, kendi hayatında var olduğunu söyledim. Bu iddiadan yola çıkacağım. Hayatı, kendini hayatını hatta hayatı yorumlayışını en güzel dizesinde veren bir başka kitaba geçiyorum, O’da Zarifoğlu’nun “Yaşamak” isimli günlükleridir. Bu günlükler, niteliği itibariyle Türk edebiyatında çok farklı bir yerde durur. Bizim alışık olduğumuz günlük türünün çok dışındadır Zarifoğlu’nun günlükleri. En azından kronolojik bir sıra izlemezler, tarihler çok kayar. Günlük, bir yazarın veya bir şahsiyetin kendi hayat sürecinde, kendisini idrak edişinden itibaren başlar. Zaten Zarifoğlu doğumunu da günlüğüne dahil etmiştir. 1940’tan başlar bu günlüklerin ilki. Karışıktır. Günlükler belirli bir sıra ile gider. Burada bu düzen yoktur. Günlüklerde yazarın kendi hayat macerası ve yorumları yer alır. Burada şu soruyu sormak zorunda kalırız: “ Bunlar günlük müdür, şiir midir?” Onun için hayatla örtüşen şiir dediğimiz de çoğu kez Yaşamak’ı da içine dahil etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Zarifoğlu’nun dört tane şiir kitabı yoktur bence beş tane şiir kitabı var. Yaşamak da en az diğerleri kadar şiirdir. Nitekim Yaşamak’ın içerisinde şiir mısraları çok vardır. Bu bir yönden de farklıdır. Türler arasında bir takım, çok bariz geçişkenlikler vardır. Bir günlük satırı olarak başlar ve günlük anektodları, pasajları olarak ilerler bir de bakarsınız ki denemeye dönmüş. Veyahut da bir bakarsınız ki bir hikaye parçası girmiş içine. Bir yerde yavaş yavaş şiire dönmüş. Şiir adam akıllı akar akar bir yerde sizi bir sohbete bağlar. Hatta tiyatral metinler bile devreye girer.

Dolayısıyla Yaşamak bildiğimiz bir günlük değil, bütün edebi türlerin adeta yumaklandığı, harmanlandığı bir metin. Ama bütün bunların üzerine açılan şemsiye, şiir şemsiyesi. Bu şiir dokusunu nasıl yapar Zarifoğlu? Evvela nesir mantığından kurtulur. Düzyazı da bir neyi önemseriz, noktalama önemlidir, derslerde en önemli tavsiyemiz odur derslerde. İmla önemlidir. Kurallı cümle önemlidir. Plan önemlidir. Bunların hepsini boş verir. Bu boş vermişliklerin neticesinde biz düz yazının mantığından kendimizi kurtarırız. Bunun ötesinde bir takım kelimeleri öyle kullanımlarla karşımıza çıkarır ki bizi sanki bir şiirin ifade gücüyle karşı karşıya bırakıyor. Düz yazının sınırlı anlatım gücünü bu şekilde kırar diyebiliriz. Aldığım notlarda; İhsan Deniz’in Zarifoğlu’nun Yaşamak’ında ki dili “Türkçe Kamaşması” olarak nitelemesi bana kalırsa çok önemlidir.

Yaşamak’ın çarpıcı bir başka tarafı da çok sade, çok yalın, çok masum söylemlerin içerisinde öyle bir cümle olur ki, öyle bir cümle gelir ki orda durmak zorunda hissedersiniz. Çünkü şoke olmuş durumdasınızdır. Çünkü orda aforizmik bir söyleyiş karşınıza çıkar. Onun üzerinde bir şiir mısrasında çarpılmışlığınız kadar çarpılmanız gerek. Ben Yaşamak’la lise son sınıfta muhatap oldum. 1980’de çıktı. 1980’de lise son sınıftaydım. Rahmetli Zarifoğlu ile de yazışmalarımdan iki tane mektup vardır elimde. Yaşamak’ı ilk okuduğumda beni çarpan cümle neydi biliyor musunuz? İlk güncenin ilk cümlesi. Açtım. Hala hatırımdadır o anım. Hep de bunu söylerim. Şöyle başlar kitap: “Ne çok acı var!”

Böyle dedikten sonra orda durursunuz. Ne çok acı var. Hayat karşısındaki algılayış. İnsanın dünyadaki trajedisinin önemli öğelerinden birisi. “ Ne çok acı var. ” Gerisi artık bunun doldurulmasıdır. Bu cümleyi sindirmeye çalışırsınız artık diğer cümlelerde. Bunun benzeri cümleler çoktur Zarifoğlu’nda. Hem bir fikir yükü olan cümleler hem de çok basit söylenmiş yanına biraz gidice, bunun bir de kendi üzerine kapanan tespih böcekleri gibi aslında içeriği daha dolu cümlelerle karşı karşıya kalırız. Mesela: “Ve şimdi lokomotifler çekmiyor, yük ağır ve hesapları yanlış yaptılar anlaşılan.”

Bunun artık gerisini okumanız gerekmiyor. Alın hayata uyarlayın. Ne çok şey söyler bu öyle değil mi? Sonra: “Halkın inanmadıkları üzerine bina edilmiş sistemlerle kaybettik.”

Yakın dönem siyasi tarihimizin özeti. Koca metnin içerisinde sizi çarpan cümle budur.

“Ve gördük ki mekan değildir, zamandır önemli olan. Ve lakin o da değildir, eylemdir önemli olan. Ve o da iyi değildir kalp olmadıkça.” Vurguya bakın.

”Bütün bir maddeperest şefleri son merhalede kabul edenlerin, bütün kapıları kapanmıştır.”

Veya : “Kişi mahallesindeki camiinin cemaatinden olmalı.”

Size bir hayat düsturu veriyor. Size bir aidiyet, bir mahalleli kimliği, bir inanca ait olma paylaşımı, bir sosyal hayat sigortası. Bir camiinin cemaatinden olan insan yalnız kalır mı? Mümkün değil! Bütün bir hayat görüşünün özü, özetidir. Bir aforizma karşımızda. Veyahut bir cümle daha. Alın bu soruyu siz kendinize sorun ve kim olduğunuza karar verin. O 1970 yılında sormuş. Şöyle sormuş: “Bu 1970 yılında ben nerdeyim ”

Bunu bu şekilde Zarifoğlu sorunca çarpıyor bizi. Biz söyleyince benzeri cümleleri “adama bak dedirtiyor”. Zarifoğlu’nun bütün bu söylemelerinin arkasında yatan bana kalırsa tek bir öğe var. Hayretti, yalınlıktı, şuydu, buydu, hepsinin ötesinde samimiyet. Yaptıklarına da söylediklerine de yazdıklarına da önce kendisi samimi olarak inanmış. O yalın hayatı şiir olarak yaşamış. Ve bunu da şiirine taşımış olan bir şahsiyet var karşımızda. Yaşamak hakkında çok fazla şey söylemek mümkün. Ama galiba vaktimi bitirdim. Hemen burada diğer konuşmacıların hakkına tecavüz etmemek için bırakıyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.


Besim Bal M. Üvet’e teşekkür ederek "olsa keşke" dedi

Güncelleme Tarihi: 17 Mart 2010, 18:36
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Pınar
Pınar - 9 yıl Önce

Bir Sezai Karakoç Sempozyumu ve bol övgülü sözler söyledikten sonra metinleri kitapçığa çevireceğine, hatta bununla kalmayıp bi de adresimize yollayacağına söz veren Fatih Belediyesi... Ve bunca zamandır kulağına su kaçırmayı geçip açık açık yahuu nerde kaldı bu kitapçıklar diye alenen seslendiğimiz muhteremler.. Bekliyoruz

hayret
hayret - 9 yıl Önce

"bu en son makam hayret" nereden naklediliyor bilemiyorum ama ciddi bir okuma problemi var burada.
hayret en son makam değil tasavvufta mübtedilik işaretidir; yani ilk basamaklardır. cahit zarifoğlunun şiiri de hayret makamında değilidr. "okuma eksikliği" göstermez zarifoğlu şiiri. bunun üzerinde iyi düşünmek lazım.

Semih Yıldırım
Semih Yıldırım - 9 yıl Önce

Fatih Belediyesi sabrımızı taşırıyor. Eften püften etkinliklere paralar döküyorsunuz. Şu kitabı yayınlayın artık. Bekliyoruz..

banner8

banner19

banner20