banner17

Kaybettiğimiz 'biz'i bize haber veriyor

Dursun Gürlek, medeniyetimize ait birçok unsurdan bahis açarak bize latîf bir eser takdim ediyor: Kültür Dünyamızdan Manzaralar. Yunus Sürücü yazdı.

Kaybettiğimiz 'biz'i bize haber veriyor

 

 

Dursun Gürlek ismini çoğumuz duymuşuzdur. O; İstanbul’a, Osmanlı Medeniyeti’ne ve onun izlerine, kitaplara, okumaya hayran bir isimdir. Uzun zamandır okuma listemde Dursun Gürlek ismi vardı. Ta ki kısmet olana kadar.

Ben de artık Dursun Hoca ile mülaki olmam gerektiği kanaatine vardıktan sonra soluğu Aslıhan Pasajı’nda aldım. İçeriye girer girmez hemen kitabı sormaya başladım. Bir iki dükkâna sorduktan sonra başka bir dükkânın önüne gelip, tam, “Dursun Gürlek’in ‘Kültür Dünyâmızdan Manzaralar’ kitabı var mı elinizde?” derken Dursun Hoca dönüp bakmaz mı bana. İkimiz de çok şaşırdık. Kısmet tevafuka kapı açıp tahmin etmediğiniz kişi ile sizi karşılaştırıyor işte. Hemen Dursun Hoca’nın ellerini bûs ederek, hayatımın evveli ve ahirine güzel bir tarih düşürmüştüm. Ondan sonra kitabı alıp derhal okumaya başladım. Dursun Gürlek, medeniyetimize ait birçok unsuru birleştirerek bize latîf bir eser takdim ediyor. Kitap, unuttuğumuz kimliğimizin bir nüshası şeklinde mozaik bir yapıda teşekkül etmiş: bizi yoğuran her ne varsa…

Kadîm medeniyetin bol çeşnili tarihine çağıran bir tellal: Kültür Dünyâmızdan Manzaralar

Dursun Gürlek’in bilindiği gibi birçok eseri mevcut. Fakat bana göre konu bakımından en geniş yelpazeye sahip kitabı bu kitap. Çünkü bu kitap, hakikaten ismiyle müsemma bir şekil arz ediyor. Dursun Hoca, kitabın mütekâmil bir hüviyet kesbedebilmesi için sosyal, kültürel, edebî konulardan bir çeşni yaparak bunu güzelce kitabın içine serpmiş. Kerbelâ Şâiri Kâzım Paşa’dan giriyor, Sâmiha Ayverdi’den, Münevver Ayaşlı’dan, Mehmet Akif’ten, Mesnevi’den çıkıyor. Aslında konular farklı olsa da Dursun Hoca’nın bizi çağırdığı bir yer var: Sahip olduğumuz fakat dönüp bakmadıklarımız yahut dönüp bakmaya ehemmiyet vermediğimiz zenginliklerimiz.

Gerçekten içinde bulunduğumuz çağ ve bu çağın içinde üretilen bilgi ve bu bilginin kaynağının kirli olması elbette bizi değiştirip dönüştürüyor. Bilimin adeta putlaştırılıp her şeyin kaynağı olarak görülmesi bizi kültürümüze, tarihimize, değerlerimize karşı duyarsız hale getirmiştir. “Yahu ne Osmanlıcası! 21. yüzyılda Osmanlıca mı kalmış? Artık bilim var, teknoloji var!” Evet, bunlar çevremden duyduğum sözler… İşte Dursun Hoca, Cemil Meriç’in haber verdiği o kaybettiğimiz ruhumuzun peşine düşülmesi gerekliliğini sayfa sayfa fısıldıyor kulaklarımıza. Eser, modern bunalım metinlerinin yanında bir çemenzâr. Yahut makineleşen, kalabalık, gürültülü bir kentin içinde kalan bir gülistân. Kitabın büyülü dünyasına girmek, kulağınıza hoş nağmelerin terennümlerini yayan bir kulaklıkla gürültülü bir ortamın içine girmeye benziyor. Ortamda bir ses kirliliği var fakat sizin kulağınızda huzur verici nağmeler… Kadîm medeniyetin bol çeşnili hayatına davet ederek bir tellal vasfı alan bu kitap, bunu size hissettirebilecek bir yoğunluğa, bir ezgiye sahip.

Redd-i miras ve redd-i mirasın tahribâtına çözüm önerileri

Benim aslında bu kitapta dikkatimi çeken şey ve Dursun Hoca’nın da işaret ettiği nokta yukarda azıcık değindiğim husus. Dursun Bey’i geçenlerde arama fırsatım oldu. O da benim bu fikrimi tasdik etti. Modernizmin günahı ve gayrı meşru çocuğu olan postmodernizm sadece sosyal anlamda tahrip oluşturmayıp, aynı zamanda sanata bakışımızı da etkiledi. Postmodernizm iki yüzlülük. Dikotomilere sürükleyen bir canavar. Ne yazık ki bunun etkisini her alanda görmeye başladık. Kutsal değerler bile postmodernizm dikotomilerinin vitrininde görünmeye başlandı artık. Tekbir kavramının marka olup içinin boşaltılması, “Eyyub el-Ensari House”, “Caprice Gold”, “Harameyn Card” bunlardan sadece birkaçı. İşin sosyal boyutu elbette entelektüel tarafımızı da bir yerden mıncıklayacaktı. Sonunda “Men allemeni harfen fekad sayyerani abden” ya da “İnsan, insanın ufkudur” sözleri bizim için değer yitirip, “İnsan, insanın kurdudur” sözü ağzımıza sakız oldu. Bunun ve buna benzer şeylerin menşei olan redd-i mirasla beraber bir silsile halinde karşımıza sorunların çıkması ve çıkmaza düşmemiz hiç tesadüf değildir.

Kaynaklarımızla beslenmediğimiz için zihniyet yapımız da ona göre şekil alıyor. Redd-i miras sadece kültürel boyutta kalmayıp ontolojik ve epistemolojik bir boyuta da sıçradı. Ne diyordu Ziya Gökalp: “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim.” Gökalp’ın çözüm diye ortaya koyduğu bu görüş aslında sorunun tam kendisiydi. Redd-i mirasla bugünü “başlangıç” yapmak isteyen bu insan en baştan hatalıydı. “Kültür Dünyâmızdan Manzaralar” adlı bu önemli eser mezkûr ikililiğe/dikotomiye hatta üçlülüğe bu noktada çözüm sunuyor. Elbette farklı mecralardan beslenmek lazım ama Hz. Mevlânâ’nın pergel metaforunu unutmamak lazım. Ve bundan hareketle, bir ayağımızı bizim medeniyet anâsırımıza muhkem bir şekilde basmamız, diğer ayağımızla da bütün medeniyetlere açılabilecek şâmil bir tefekkürümüzün olması gerekmektedir. Fakat bunu başaramıyoruz. Ancak bunu özlemle yapmaya çalışanlar yahut yaptırmaya çalışanlar da yok değil. Elhamdülillah.

Hâsıl-ı tahsîlimiz tahsîl-i hâsılımızdır

Peki, bütün bu çıkmazlara karşı bizim tavrımız ne olacak? Eskilerin çok güzel bir tabiri vardır: “Hâsıl-ı tahsîlimiz, tahsîl-i hâsılımızdır.” Yani elde ettiğimiz bütün bilgiler, çekirdeğin, özün anlaşılmasıyla hâsıl olmuştur. Öz anlaşılmadan bütün anlaşılmaz. Bütün anlaşılmadan da öz anlaşılmaz. Bütünü idrak edemediğimiz sürece, hem parçanın içinde kaybolmaktan kurtulamayacağız, hem de bütünü parçalamaktan geri durmayacağız. Ve dolayısıyla ortaya hilkat garibesi bir şey çıkacak

Yukarda değindiğimiz kimlik arayışına, bu kitabın katkısı ölçülemeyecek derecede fazla. Eseri değerli kılan, içindeki konuların çeşitlilik arz etmesi ve aynı zamanda kişi, kaynak eser, mekân bakımından da zengin olması... Dursun Bey’in bu kitabı kaybettiklerimizi bize haber veriyor. Arkamıza dönüp yeniden düşünmemizi öğütlüyor bize. Gönenli Mehmed Efendi’den, Köpekçi Hasan Baba’dan, Evliyâ Çelebi’den, Said Halim Paşa’dan, Mehmet Akif’ten ve daha nice nice isimlerden bizi diriltecek, bizi kendimize getirecek kokular getiriyor. Medeniyetimize ait değerleri, yaşayış tarzını kişiliğimiz yapmaya çalışıyor. Şahsiyetinin inşası tam olmayan bir insan bittabi yalpalayıp düşecekti. Bu kitap size sağlam yürümenizi öğütlüyor. Sizin olan fakat sizin yanınızda olmayan siz’i ihbâr ediyor size.

Yazımı yazmadan önce “Yitirdiğimiz mi yazayım yoksa kaybettiğimiz mi?” diye çok düşündüm. Sonunda “kaybettiğimiz” kelimesini daha uygun buldum. Bir şeyi yitirmek onun tamamen yok olduğunu gösterir. Fakat kaybetmek öyle değil. Kaybetmek bir anlamda umuda da açılan bir kapı. Kaybetmek bir anlamda bulmanın muştusu. Kaybetmek, bir mümin kimliğin içinde bulunması gereken hal olan “havf u recâ”nın içinde saklı. Bir yandan korku bir yandan ümit. Kaybetmek, “Bir yerde var ama nerde?” arayışına sevk eden bir ümit. Bu kitap “kaybettiğimiz” bizi, bize haber veriyor. Fakat bulmak ferd ferd bize düşüyor. Çünkü “ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ” denilmiş.

 

Yunus Sürücü yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 13:57
YORUM EKLE
banner8

banner20