banner17

Karnına taş bağladın mı?

Marks, sanayileşmenin insandan neleri aldığını doğru algılayabildi mi? Marks'taki ilerleme kavramı neyin nesi, Lütfi Bergen yazdı.

Karnına taş bağladın mı?

Marksizm, bizde “dinin afyon olduğu” söylemi ile meşhur olmuştur. Osmanlı’nın Avrupa karşısında yenilmesi ile beraber uzun zamanlar boyunca müslüman düşünürlerin temayüz edip de din ile adalet arasında dengeli bir hayat pratiği ortaya koyamadığı söylenmeli. Marks, “din afyondur” derken bir sonuçtan bahsediyordu.

Kimin iki elbisesi varsa…Hangimiz karnına taş bağladı?

Başlangıçta Hrıstiyanlık yoksulların ve kölelerin diniydi; bu gocunulacak bir şey de değildi. “Tanrı, bu dünyada yoksul olanları imanda zengin olmak ve kendisini sevenlere vaad ettiği egemenliğin mirasçıları olmak üzere seçmedi mi?” (Yakup 2:5) diyor İncil. Yahut, “Kalabalık O’na sordu: ‘Ne yapmalıyız?’ O da şöyle cevap verdi: ‘Kimin iki elbisesi varsa, elbisesi olmayana versin; kimin de yemeği varsa, o da öyle yapsın.” (Luka, 3: 10- 11) İsa böyle diyordu.

Marks ve Engels, dinin ikili doğasından bahsederler ve ilk hristiyan cemaatlerin sosyalist hareketlerle benzerliklerini teslim ederler. Kölelerin, aslanların önüne atıldığı onlarca yıldan sonra ezilenler adına bağış toplayan manastırlar zamanla toprak sahibi olup “feodal bey” haline gelince, “yoksulluk erdemi” yitti. Hristiyanlık, zenginlerin iktidarı haline gelmişti, yoksulların afyonu olması mukadderdi.

Toplum, durup dururken tarihin aktörü oldu

Önümüzdeki elli-yüz yılın politik iktidarlara yönelteceği başlıca muhalefet retoriğinin işsizlik, sosyal güvence (sağlık, emeklilik, konut yardımı), eğitim, arz-talebin dengelenmesi ile ilgili dört meselenin halli üzerine bina edileceği düşünülebilir. Gerçekte dört meselenin de yönetilen kesimlerin talebi olmadığı, iktidarların önce “tebaa”larına dört meseleyi dayattığı ve sonra da bu meseleleri halletmediği için “muhalif duruşu ajite ettiği” ifade edilebilecektir.

Hasan Aycın'dan
(+)

İktidarların, halkı “fukara-maraba-cahil takımı” addettiği ve toplumun durup dururken tarihin aktörü olmaya zorlandığını söylüyorum. Marks, ilerlemenin sağlanması için toprakta bir şekilde yaşayan köylünün sanayileşme sürecine girmesini gayr-ı ahlakî görmüyordu: “Egemen sınıfların bütün kesimleri, sanayinin ilerlemesiyle birlikte, proleteryaya doğru itilirler, ya da bunların varlık koşulları, en azından, tehlikeye girer. Bunlar aynı zamanda proleteryaya yeni aydınlanma ve ilerleme sağlarlar.” (Komünist Manifesto, 1993:119) İnsanlığın ilerlemesi mitine yenilgi, Marks’ı, sanayileşme ideologu yaptı ve sanayileşmenin insan öğüten birikim sürecini “ilerleme” sözleriyle karşılamasına neden oldu. Feodal düzlemde 70-80 yıl yaşayan hristiyan köylüler, sanayileşme süreci içinde genç yaşta telef oldular. Dinlerini de kaybettiler. Marks, bir ahlâkî duruş ortaya koyamadı, proleterleşmeyi “tarihin yürüyüşü” saydı, insanların proleteryaya itilmelerini “ileri bir safha” gördü, sefalete seyirci kaldı: “İşçi sınıfının çocukları normal sayılan kırımdan yakayı kurtarabilirlerse seyrek de olsa 42 yıl yaşayabilir.” (Marks, Kapital, Sol, c:1, 1978:266) “İngiltere’de kanallardaki teknelerin çekimi için at yerine hâlâ şurada burada kadınlar kullanılır.” (Marks,1978:407) Marks’ın geçim problemi yoktu, onu Engels besliyordu.

Zenginlik vaadi vesvesedir

Yoksulluk, modernleşme ve din arasında kurduğumuz bu bağlantı bir tesadüf değil. Ontolojik bir mesele olarak daha cennette iken Âdem’in bu hususta bir kaygı duyduğu ifade edilmiştir: “Nihayet Şeytan ona fısıldayıp: Ey Âdem, sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi, dedi.” (Taha, 20:120) Cennetteki yasak ağaca yaklaşmamaktan ibaret bir dine tâbi olan Âdem, açlık, susuzluk, çalışma, çıplaklık gibi zilletlerden azad edilmişken, ideoloji ile “varlığında yoksul düşmüştü.” Çünkü “Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor.” (Bakara, 2: 268) Dolayısıyla yoksulluk endişesini, iğva ve zenginlik vaadini de vesvese addedebiliriz. Bu duyguda modernleşmenin kültür köklerine ulaşabiliyoruz: ebedîlik ve malikiyet. Razı olsaydı cennette kalmaya devam edecekti, yoksul olduğunu düşündüğü için dokunmaması gerekene el uzattı. Demek ki zengin olma felsefesi gerçekte bedbaht adamın “cennete dönüş” ve “sonsuz bir bollukta yaşayış” arzusudur. Ne var ki, söz konusu arzu, cennette olma liyakatinin emaresi bir itaati değil, cennetten düşmeye sebep olan Rabb Allah’a isyanı esas alıyor.

Kişi ancak sahip olabildiklerinin kifayet etmediğine kanaat getirerek “yoksul” kılınabilir. Her devirde ya da her ekonomik kültürde bir şekilde yoksulluk da üretilir; yani insanların bir kısmına “yoksul oldukları” kabul ettirilir. Âdem (as)’in yasağı çiğnemesi böylesi bir kaygı neticesiydi. Oysa Âdem cennette zengindi, farkında değildi. Rousseau’nun söylediğini de kısmen böyle okuyabiliriz. Ona göre insanlar doğal toplumda eşitti, ne zaman ki birileri çıkıp toprağı çitledi, mülkiyeti peydah etti, o zaman eşitlik bozuldu. Peki, o zaman yoksullar niçin başka bir yere gitmedi? Çünkü hep kaybedecekleri bir şeyleri olduğunu düşündüler.

Kendini ne zaman ‘yoksul’ kılarsın?Ara Güler'den

Bir kesimin mal-mülk kültürü inşâ etmesini diğer kesim kabul ettiğinde “yoksul” üretilmiş oluyor. Yoksulluk, zihnî bir meseledir. Yoksulluk, her ekonomik modelin yeniden tanımladığı bir yapı. Başkasının zengin olduğunu düşünmeye başladığında kendini yoksul kılmış olursun. Fakirler, çoğu kere bağımlılıklarının yönünü zengin saydıkları kişilere doğrultarak yoksulluğu büyütüyor. Osmanlı aydını Avrupa’yı kaşaneler diyarı gördüğü için dönüp İslam mülküne viraneler nazarıyla bakmaktan kurtulamadı. Yoksulluk zihnî bir bağımlılıktır.

Müslüman düşünce, eşitlik fikrinden yola çıkmıyor. İnsanların arasında zenginlik ve fakirliğin olabileceği öncülüyle başlıyor. İnsanlar arasında indirilmiş bir “eşitsizlik” vardır: “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine üstün kıldık ki, derecelendirdik ki, biri diğerine iş gördürebilsin.” (Zuhruf, 43:32) Ama hemen ardından varlıklılara verilenlerin, yoksulları görüp gözetme ile ilgili olduğu da beyan ediliyor: “Rabbinin rahmeti onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 43:32) İmtiyazlar değil, mükellefiyetler söz konusudur. Bu, bazı sosyalist prensiplerle benzerlik ifadesidir. Ancak din ‘vermek’ için, ihtilal ise ‘almak’ için çağrıda bulunuyor. Âdem almak istediği için düşmemiş miydi?

Böyle bir toplumun Müslümanlığı, ‘geleneği’ inşâ etmez

“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin.” (Bakara, 2: 219) Modernlikle Müslümanlığın telifi ancak kafa karışıklığı oluşturabilir. Yığılmış bir para, fakire dönmekten ayartılmış bir zenginlik felsefesi, “tanrıya karşı kazanılmış” ve Allah’ın mülkünden “koparılmış” bir tekebbür ayaklanması. Müslümanların geleneksel bilgiyi/cemaati/iktisadî ortamı yeniden inşâ ederek, modern taakkulu: tekebbür ayaklanmasını yıkabilmesi hali hazır düşünme donanımlarıyla mümkün değil. Üretilen bilgisi ‘ahlâk’, üretilen toplumsal bağı ‘îsar’, üretilen serveti ise ‘kıst’ (ölçülü davranma, mizan, adalet) olmayan bir toplumun tek tek fertlerinin Müslümanlığı, “geleneği” inşâ etmeyecektir. Nihayet itibariyle yoksulluğun iki kaynağından bahsettik: 1) Birilerinin mülk-bilgi-topluluğu “kapatması” ile insanın müstezaf kılınmasından, 2) Kendinden üstüne ya da sahip olduğundan fazlasına göz dikenin “yoksul” kalmasından. Âdem daha fazlasını istediği için yoksul kalmıştı. Kabil, Habil’e efendi olmak isteyerek yoksul üretecekti. İncil şöyle diyor: “Hayatı kazanmak isteyen onu kaybetsin.” Habil, Kabil’in oyununu bozdu.

Hangimiz karnına taş bağladı?Bu, köleleşmiş ruhlardan tefrik edilmiş bir “fakirlik bilgisidir”. İnsan mutlak fakirdir: “Yâ eyyuhâ-nnâsu entumu-lfukarâu ila(A)llâh/ Ey insanlar! Sizler Allah'a fakirlersiniz.” (Fatır, 35: 15) Zenginliğin en üst noktasında olunsa bile insanın fakr oluşu iptal edilemez. Bu geçilmesi mecburî bir geçit. Fakirlik, hamd etmekle yaşatılan umud, sabretmekle kaçınılan kayıp arasında sıkışan insanın Allah ile kurbiyeti. Sabredenler zenginler, hamdedenler fakirler. Bu cümlede yanlışlık yok. Peygamber Samuel’in komutanı Talut (Saul) ve ordusu, Calut (Golyat) ile savaşmaya giderken, bir nehirden geçmek zorunda kalır. Talut, askerlere nehre dalıp kana kana su içmemelerini, sadece bir iki yudumla iktifa etmelerini, aksi takdirde savaşma iradesini kaybedeceklerini söyler. Talut’u dinlemeyenler kana kana içip imtihanı kaybeder. Diğerleri söyleneni yapar ve savaşı kazanır. Talut bu esnadaki duasıyla sabrın kendilerine nimet verilenlerle de ilgili olduğunu gösteriyor: “Rabbimiz üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit tut ve kafirlere karşı bize yardım eyle.” (Bakara, 2: 250) Demek ki, sabır; servet, haz, menfaat, konformist yaşam karşısında zaaf duymamak, sebbit bulmak amelidir. Her türden yoksunluğun insana taşıdığı değer, rububiyet ilminden o fakire bahşedilen hikemî bir “fakirlik bilgisi” olsa gerektir. Hayat sıkıntılı, meşakkatli; geçim mücadeleli. Tahammül zor gelince, dayanamayanlar zenginliğe meyyal olacaklardır. Bu nedenle fakirlik kayda değer bir “eylem”dir. Zenginliğin çoğu bu bilgiden habersiz bir cehaleti içerir.

Zenginler fakirlerden korkmalıdır; ama neden?

İslam, bütün çağlar boyunca mensuplarına böylesi bir bilginin kapılarını açıyor. Adam eve gelmiş, ocakta yemek yok, kadın hasta, çocuklar açlıktan mızmızlanmakta. Çaresizlik kara örtüsünü sarmış. Dinin bu adamlara söyleyecek bir sözü vardır. Bu din bütün fakir adamlara gösterdi ki, âlemlerin uğruna yaratıldığı Efendimiz (asv) fakr u zaruret  içinde gönderilmiştir. Zühdün bile ötesinde açlık, yokluk, darlık Muhammed (asv) ve ashabına musallat olmuştur. Yine de onlar Rablerine münîb (yönelmiş) bir istikamet ehliydi. Ebu Talha (ra), diyor ki, “Resulullah (asv)’a açlıktan şikayet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Resulullah (asv) da karnını açtı. O’nda iki taş vardı.” (Kütüb-i Sitte, Akçağ, 1988, c:7, s: 462) Yine nakledilir ki, Resulullah namaz kıldırırken bazı kimseler açlıktan yere yıkılırdı. Bunlar Ashab-ı Suffe’dir. Bedeviler bunlara delirmiş derlerdi. Resul (asv) namazdan çıkınca yanlarına uğrar: “Eğer bu çektiğiniz sıkıntı nedeniyle Allah indinde elde ettiğiniz mükafatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz.” (Kütüb-i Sitte, aynı yer) Beyan şöyle der: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorulacaksınız.” (Tekasür, 102: 8)

Hangimiz karnına taş bağladı?

Modern açlık-yoksulluk, Efendimiz’in açlığından daha şedid sayılamayacaktır. Din bütün dünyanın aç ve fakr altındaki gariblerine, aczi izzete tahavvül edecek bir inkılâb fırsatı veriyor. “Fakr”, diyor; “yeis değil fetih muştusudur.” Bu nedenle zenginler, fakirlerden korkmalıdır.

Onların isyan edip, sağa sola saldırmalarından mı? Hayır! Sükût edip, Allah’a istiane etmelerinden (yalnız Ondan yardım istemelerinden: iyyake nestain) ve istirca çekmelerinden (inna lillah ve inna ileyhi raciûn). O’na tedeyyün etmelerinden. Her şeyinizi kaybettiniz, onların yerine size Allah verildi. Onu yeisle, 70’lik şişeyle, sokak kavgalarıyla, nihilist isyanla, batak bir kadınla değişmeyin. Ne zaman ki fakirlik artık kalblerde yaşayan bir kulluk nizamı olur, dünyaya dair bir emel ve elemden azad edilir, yola çıkmış bir gurbet ehli olur… İşte o zaman fukara, uygar tekno devi yere serecek bir kudrete kavuşturulur. Yûnus’un dediği de buydu: “Bir sinek bir kartalı salladı urdu yere.”

Marks bilemedi. Amma, gerçek fakir, bu işleri bilir.

Hangimiz karnına taş bağladı?

Lütfi Bergen dikkatleri bu konuya çekti

Güncelleme Tarihi: 24 Haziran 2010, 23:44
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mümtaz Avcı
Mümtaz Avcı - 8 yıl Önce

Ebu Zerr; ''evinde yiyecek ekmek bulamayıp da eline kılıcı alıp savaşmayan insana şaşarım'' der. Herkes Ebu Zerr olsa vay halimize!

banner8

banner19

banner20