banner17

Kamusal Alana Kayıtlı Olmayan Uşaklı Emine Uslu

Emine Uslu 83 yaşında Uşak’ta yaşıyor. Sekiz çocuk annesi. Yaşadığı çileler ve zorluklar karşısında gücünü ortaya koymuş, kadın başına yapılamayacak bir sürü işi başarıyla hâlletmiş. Hasta olup hastanede kaldığı günlerde iyice kavradığı sıhhiye bilgisi ile köydeki insanlara iğneci, ebe, eze, hemşire, yeri geldiğinde doktor olmuş. Evlatlarını zor şartlara aldırmadan okutmuş, aralarından milletvekilleri üst düzey bürokratlar yetiştirmiş bir anne. Beşik kertmesi evliliği ile başlayıp dertlere deva olmaya kadar giden ilginç bir hikâyesi var.

Kamusal Alana Kayıtlı Olmayan Uşaklı Emine Uslu

Özellikle son zamanlarda sıradan insan olmak herkesin korkulu rüyası olmaya başladı. Nedense herkes özel olmanın peşinde koşuyor. Bir film kahramanı, çok satan kitabın ana karakteri olmanın derdinde olan, kısacası “ikon olma” ve “başrol sendromu” yaşayan, marjinalleşmenin derdi ile dertlenen insanlar, üretemez ve gerçeklikten uzaklaşmak suretiyle yaşadığı topluma ciddi katkılar sunamaz oldular.

Gün geçtikçe yaşamak üreterek var olmak yerine tüketmek hastalığına tutuluyor olduğumuz gerçeğinin sosyal ve gündelik hayatımızı tehdit ettiğini hepimiz az çok fark ediyoruz. Günümüzün “e-sosyal” insanının yeni bir yöneliş olarak sıradan insanın hikâyesine yöneldiğini ve bunu yaşadığı yapaylıktan kurtulmanın ve arınmanın çaresi olarak gördüğünü gözlemliyoruz.

Modern zamanlar etiketleri, profesyonelleşmeyi, şöhreti, sıradışılığı bir gereklilik olarak dayatırken mutluluğun aslında tamamen sıradan ve sade insan olmaktan geçtiğine gün geçtikçe daha kavi bir şekilde iman etmeye başlıyoruz.

Zamanın ve mekânın hakikatini incelikle kavrayanları, tüketerek görünür olmayı değil üreterek sessiz sedasız yaşamayı tercih edenleri, değişimin hızı karşısında insan olma cevherini koruma çabası gösterenleri baş tacı etmeye başladık. Bilhassa Ankara’da yaşamak insanı etiket ve kamusal alan egoları bakımından bir zaman sonra yormaya başlıyor. Metropolde bile olsa hâlâ güzel ve temiz kalmış örneklere, bir akşam oturmasında, bir hasta ziyaretinde rastlamak insanın içini ısıtıyor, umutlarını yeşertiyor. Bürokrasi ciddiyeti içinde o ciddiyete teslim olmadan tanışıp kaynaştığımız arkadaşlarımızın annesi Emine Teyze’yi tanımak, bu yüzden hepimize iyi gelecek.

Lokman Hekim Emine Teyze

Emine Teyze; gönlü geniş, kusur bulmayan insanlardan. Güzel gören, kendisi ne ise öyle davranan başkası gibi görünme yanılgısına hiçbir zaman düşmemiş insanlardan. Başına gelenlerden şikâyet etmemiş, her şeyi imtihan ve şükür vesilesi bilmişlerden. Hayatın kâğıt kalem ile olmayan imtihanını başarıyla vermeye çalışan, kulun kul ile sınandığı bu yalan diyarları geçici bilenlerden. Hakikat, sanki elinin altındaymış gibi kendinden emin konuşan değil; saygı, mütevazılık, içtenlik ve inanılmaz bir çalışkanlıkla onu arayanlardan… 83 yaşlarında Emine Teyze. Elinden düşürmediği Kur’an’ı gözünde gözlük olmadan okuyor hâlâ. Okuyamamış olmanın üzüntüsünü hissettiren bazı cümleler kuruyor. Anne babasına dargın değil. “Okumanın lezzetini bilemeyen ana baba ne yapsın; iş var güç var diye bizi üçüncü sınıfta okuldan aldılar. Mallar var yayıltacak. Tarlalar bahçeler var işlenecek… Tabii ne yapsalardı?” diye kısaca geçiveriyor tek pişmanlığının üzerinden. İlk kızı hariç bütün çocuklarına yüksek tahsiller edindirmişler, eşi Durmuş amcayla. Büyük kızı tam hastalandığı sıraya denk gelince bir tek onu üniversitede okutamamış.

Emine Teyze bir gün kağnıdan düşer ve beli kırılır. Üzerine yığdıkları destelerden biri kayınca Emine Teyze de ters bir şekilde yere düşer. Bu sebeple Eğirdir Kemik Hastalıkları Hastanesi’ne sevk ederler onu. Yedi ay hastanede yatar. Fizik tedavi uygularlar Emine Teyze’ye. Bu sırada hem doktorlar, hem hemşireler ona çok faydalı bilgiler öğretirler. Tansiyon ölçme, damar yolu açma, iğne yapma gibi birçok şey öğrenir. Yaraya pansuman etmesini, hastalarla ilgilenmesini… İyileştikten sonra köye dönünce de birçok kişinin işini görmek nasip olur. Dualarını alır insanların; iğnelerini yaptıkça doğumlarına yardımcı oldukça yaralarını iyi ettikçe… Hastanede yatarken 3 çocuğu varmış hâli hazırda. Dönünce beş çocuğu daha olmuş. “Ebeciğim ve dedeciğim baktı onlara ben yokken” diye anlatırken hayatında bulunan bütün yaşlılardan hürmet ve tazim ile bahsettiğini fark ediyorum. “Ebeciğime baktım, dedeciğime baktım o bilgilerin sayesinde.” diyor.“100 yaşlarına kadar yaşadılar ağrısız tasasız.” diye anlatırken gözlerinde yanıp sönen şefkati fark etmek hiç de zor değil.

Belinin kırılmasından sonra “Başka ne doktor gördük, ne iğne olduk, ne ilaç aldık. Hiç hastalanmadan bugünümüze geldik. Yaradan var başımızda.” diye anlatırken kadim insanlara mahsus her hâli, her konuyu Allah’a dayandıran alışkanlıkla ibretli, güzel sözler dökülüyor dudaklarından: “Allah’ın büyüklüğü oldukça başka birinin gücünden, üstünlüğünden korkulur mu hiç? Rızkın darlığından korkulur mu? Cenab-ı Hakk’ın bitmez tükenmez hazineleri her zaman var oldukça. Onun hazineleri tükenir mi hiç?”

İlkokul üçte başlayan sevda

Tatar Yörüklerinden olan Emine Teyze ve eşi Durmuş. Amca, gençliğinde hep işle, hep bağda bahçede zaman geçirmişler. Şimdi de Kur’an’la geçiriyorlar vakitlerini.

Eskiye dair çok şeyi net hatırlıyor. “Bizim köyden Kula’ya hayvanlarla gidilirdi. Durmuş Amca’nı vaktiyle babası hayvanlarla götürmüş okutmuş. Zincirli Camii’nde ilim tahsil etmiş. Bizi eşimle daha doğmadan evlendirmeye söz vermişler. Bunun anneciği benim anneciğime, ‘Senin kızın olursa benim de oğlum olursa sözünü şimdiden keselim’ demişler. ‘Beşik kertmesi’ derler ya işte öyle. Zaten ben üçüncü sınıftayken amcan sevmiş beni meğer. Evlenme zamanı gelince ille de bana onu alın demiş. Nasip olmuş evlenmişiz. Aslında bütün köyün kızları bir evin bir oğlu diye ona varmak istemişler, haberler yollamışlar. O ille beni istemiş. Birbirimize kısmetmişiz demek ki.

Eşimin babası dedesi hep hoca hep âlim insanlardı. Çanakkale şehidi olanı var büyüklerimizden. Dağlarda, tepelerde, izbelerde çalışsalar da ceplerinde su şişeleri olurmuş. Abdest almak için ki namazları geçmesin. Kur’anlarını düzenli ve samimiyetle okurlardı her vaziyette. Eve gelirlerdi yine okurlardı; yorgunuz demezlerdi. Hatimler, dualar, okumalarla geçti ömürleri. Bir kere bile etraflarındaki insanları incitmeden yaşadılar. Erkeğiz, kabadayıyız demediler. Hep yardımcı olurdular işlerimizde. Kadın işi demezlerdi. Merhametli insanlardı. İyi insanlardı. Hâlâ öyledir Durmuş Amca’n, Allah razı olsun.”

Emine Teyze, kendi ifadesiyle dığanlarda çorbalar pişirirmiş. Hamur keserlermiş. Köpük helvaları olurmuş, küplerle alınırmış. Ocak odun ocağı; önü yansa arkası sönermiş. Onu sürekli ayarda tutarlar ölçerirlermiş türlü zahmetlerle. Bir yandan evi oradan ısıtırlarmış. Malları (keçi-koyun) tarlaları, ağaçları bol olunca besinleri küplere basarak kış hazırlıkları yaparlarmış.

“Bir kere çocuklarını da kırmadı.” diyor eşi Durmuş Amca için. Hepsini okutmasını, imtihanlara sokmasını, uzak yerlere gönderme cesaretini takdirle anlatıyor. “Çocuklarım da duaların bereketi ile güzel insanlarla karşılaştılar. Gurbetlerde hem kızlarımı, hem oğlanlarımı iyi insanlar kolladılar; Allah razı olsun. Hiç kötülerle karşılaşmadık. Malımız, keçilerimiz kırık para gibi daima elimizde idi. Üçe beşe satar, her an bir müşkülümüzü görürdük. Deste çekerdik, harman savururduk, gündelik işlerde yorulurduk hep beraber. Ama eşim her işten evvel Besmele çekerdi. Yatarken, kalkarken, dinlenirken, yer içerken sürekli besmele çekerdi. Güzel adamdı eskiden beri. Öyle olunca çocuklarımızın hepsi ağzı ilimli, dilleri dualı, Allah’tan korkan samimi insanlar oldular. Herhâlde her şeye Besmele çektiğinden oldu.” diye anlatıyor ses tonuna hâkim bir şükür ifadesiyle.

Zahmet çekmezsen ekmek yok

Ahir ömründe de isteyip diledikleri yine iç güzelliklerini yansıtan cinsten. “El yüz nurundan, imanı kâmilden bizi ayırmasın” diye Allah’a dualar ediyor Emine Teyze. Ahiret muradı istiyor. “Dünyadan zaten çok muratlı çok huzurlu geldik geçtik.” diyor bütün çektiği zahmetleri unutarak. “Torunlarımız hep güzel okullar bitirdiler. Tıp okudular, savcılık okudular, öğretmen çıktılar. Mühendis oldular. Üniversitede hocalar oldular. Ahiretimiz güzel olsun isteriz.” diyor.

Sekiz çocuğundan vekil çıkanlar olmuş. Birçoğu bürokraside önemli görevler almışlar. Hepsi saygın insanlar olmuşlar. Vaktiyle okumalarında oldukça ısrarlı olmuş Emine Teyze. Öğretmen olan kızının küçükken kulağının duymadığını anlayıp tek başına ameliyat ettirmeye İzmir’e hastaneye götürmüş, iyileştirmiş. İki yaşında düşüp kafasını yaran çocuğunu kucakladığı gibi ameliyat için büyük şehre götürmüş. 1960 senesinde yine tek başına Ankara Numune’ye gelip ameliyat olmuş. Doktorlarının adını hiç unutmamış. Bunları yaparken hep yalnız başınaymış. Evlatlarının tek tek mesleklerini sayıyor haklı bir gururla. “Biz dağ başlarında bahçelerde tarlalarda çalışmakla yetindik. Allah bize neler bahşetti. Benim babam da din âlimi hoca idi. Aydın adamdı. Hep yardımlaşarak oldu bunlar. Dayanışırsan olur zaten böyle güzellikler.” diye anlatırken satır aralarında hikmet dolu mesajlar belirtiyordu farkında olmadan.

Şimdi en küçük kızlarının yanında yaşıyorlar, yaşlanmışlar. Ama hâlâ dinç pür neşe ve sıhhatliler. Eşi Durmuş Amca gitmek istiyormuş memleketine. “Dişlerini yenileyelim” diye oyalıyormuş evlatları. “O; dağları, bağ bahçeleri özledi herhâlde” diyor büyük bir anlayışla.

Büyük kızını okutamamış olmaktan başka üzüldüğü, tasa çektiği bir konu olmamış bu hayatta. Oysa gündelik hayatın devam edebilmesinin yolu türlü zahmetlerden geçiyormuş. “Kabakları dilimler kuruturduk. Pekmez koyulaşınca kabakları ilave eder, biraz daha kaynatır, kabak reçeli ederdik. İki küp doldurur bütün kış çocuklara yedirirdik. Ekmek kendimizden, yoğurt kendimizden… Her şeyi elde etmekiçin dalduzda döğ(v)erdik. Makarnayı elimizde kendimiz keserdik. Yağımızı, pestilimizi kendimiz hazırlardık. Her şey illa ki elimizden geçerdi. Tek bir kırıntıyı ziyan etmezdik. Yoksa zahmet çekmesek ekmek yemek yok demekti. Zararlı tek bir şey yemeden büyüdü çocuklarımız. Hiç hastalanmadılar. Babacağızımın bilgileri çoktu. Hastalık, sağlık, insan ne yesin, ne içsin bilirdi. Biz de kendi tıbbımızı kendimiz bilirdik. İlaç yok araç yok. Doğadan şifamızı bulurduk. Mayamızı ekşimenden üretirdik. Hıdırellez cumasında çiğ taneleri toplardık yoğurt için damızlık üretirdik. Böyle böyle günlerimizi geçirirdik. Haranlara peynirler mayalardım. 200 koyunu sağardım bir akşamda. ‘Haranları kaldırdığın 200 koyuna el çaldığın günleri ömürden mi saydın?’ diyorlar bana; saydım ya elbette saydım.” diye tevekkül ne demek yaşadığı ömre rıza ne demek çok güzel ve anlaşılır şekilde ifade ediyor.

“Kızları okuyor gitmeyin”

Yanından ayrılmadan hâlâ inci gibi diziyordu geçmişinin sabır ve şükür dengesiyle dolu birikimini. “O kadar mutluyuz ki... Neden dersen, hep çocuklar yanımızda. Daha ne isteriz. Yere koymuyorlar bizi. Hepsi büyük adamlar oldular iyi eşlere denk düştüler. Evveli yokluk çoktu. Oruçları yufka keser öylece tutardık. Böyle böyle günler geçti. Bir göz açıp yummuş gibi. Yoksulları gözettik. Zeytinler incirler yetiştirdik. İstemediğin kadar bağ bahçe ağaç nimet bolluğu.”

Fakat kızlarını okuttuğu dert olmuş bazılarına. İşçi bulduğu kadınlara “onun işine gitme” derlermiş. “O kızlarını okutuyor gitmeyin de görsün, ne demek kız okutmak.” Diye birbirlerini tembihlerlermiş. Tarhanalar ederken, yağlar derilere tulumlara basılırken deriler kıl tarakları ile tek tek taranırken, bağ bahçe hasat devşirirken işçiye ihtiyacı olurmuş Emine Teyze’nin. Parasını ödemek üzere anlaştığı. “Allah var başımızda; gerisinden korkmamak lazım” diyerek aldırmamış söylenenlere.

Kadim insanları tanıdıkça onların dilinden hayatı dinledikçe fasiküllerce kitap okumak kadar derin bir bilgi birikimine kavuşuyorsunuz. Eğer dinleme estetiğine sahipseniz hikâyeleri ile bütünleşip tecrübelerini kuşanabiliyorsunuz. Ve daima sabrın çilenin emeğin ve teslimiyetin karşısında şaşırıyorsunuz. Kamusal alanda bir yer kaplamamış olsalar bile demek ki ilim, irfan, görgü, basiret her zaman ulu ulu hocalardan öğrenilecek şeyler değil. Hikmetli bir gözlem ve teslimiyetle insan doğruları nerede olursa olsun bulabilir diyorsunuz. Peki, buna benzer nice insanların hayat diye çektikleri onca zahmet, çile, tecrübe kıymetsiz midir?

Betül Şatır, Bilimevi Kadın dergisi, Yıl: 2018, Sayı: 4 (Ocak-Şubat-Mart).

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2018, 10:09
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
yilmaz
yilmaz - 6 ay Önce

kesin 'kova'dır bu kadın

banner8

banner19

banner20