Kalbini kitaba açmazsan okuyamazsın

“Acı Deniz”i okudukça sorularımız artıyor ve adeta sorulardan bir köprü bizi kalbimize doğru yolculuğa çıkarıyor.

Kalbini kitaba açmazsan okuyamazsın

 

Fatma Barbarosoğlu’nun ilk baskısı 10 sene önce İz Yayıncılık’tan çıkan Acı Deniz’i okumak için sekiz sene sonra tekrar elime aldığımda bu defa ne hissedeceğim ile alakalı belirsiz duygularım vardı. Zira ilk okuduğumda (yahut okuyamadığımda desek daha doğru olacak galiba) idrakine varamadığımdan kitaba kendimi yakın hissedememiştim. Belki de kitabın kalbime yerleşmesi için uygun zaman zuhur etmemişti, vakti gelmemişti daha.

Teşbihte hata olmaz sözüne sığınarak, nasıl ki bir ayeti senelerce okursun, okursun da ancak içinden çıkılamayacak sorular yumağına dolanmışken, sıkıntılarla cebelleşirken yani yaralandığında biraz da bir daha okuduğunda bambaşka bir açıdan o ayeti görür ve anlarsın. İşte asıl o zaman ayet kalbine girer ve sanki ilk defa okuyup anladığını hissedersin. Tıpkı dolunayın bulutların ardından süzülüp etrafı aydınlatması gibi için aydınlanır ve tarifsiz bir huzur yayılır ruhunun derinliklerine. Evet, aslında ne zaman kalbinle hissedersen bir ayeti, bir cümleyi, bir kitabı o zaman anladın demektir. Hissetmeden anlamak vaki değil.

Soru sordukça yolumuz genişliyor

“Okunmamış kitap, bir annenin karnında taşıdığı çocuk gibidir. Gözle görünür bir varlık vardır ama, onu siz hissedemezsiniz” diyor yazar kitabın henüz daha ilk sayfalarını aralarken. Peki ya okunmuş ama anlaşılamamış bir kitapsa söz konusu olan? O vakit doğum gerçekleşmiştir ama dünyaya gelen ölü bir çocuktur diyebilir miyiz acaba?

Kitaptaki sorular mütemadiyen kendimize sorduğumuz sorular ve belki de cevabını da biliyoruz çoğunun ama itiraf etmeye cesaretimiz yok. Belki de duymak ve tekrar tekrar o acıyı hissetmek istemiyoruz. Mekanımızı değiştirince umut ediyoruz ki acı geride kalacak ve uzaklaşacağız ondan olabildiğince. Sürekli bir kendimizden kaçış halindeyiz. Sanki bulursak göreceklerimizden yaralanacakmışız gibi. Oysa nafile bu çabalar; acı senin içinde, en derininde ve senden başka hiç kimse onu oradan söküp atamaz. Belki de orada kalması gerekiyordur. Belki de sana lazım olacak bir gün acıdan hasıl olan. İyisi mi onunla yaşamayı, onu içinde usulca tutmayı öğren. Kimbilir, içindeki benlerini, parçalara bölünmüş kimliğini bir arada tutacak olan ve varlığını dağılmaktan kurtaracak olan da, seni tekliğe götürecek olan da işte o acıdır.

Mesafeler arttıkça anlaşmak zorlaşıyor

Ruhunun ikizini arayan Sühendan… Bakışlarının buluşması umudu ile ona çok değerli gelen bir eski evin resmini ve resme dair hissettiği o son derece masumane duygularını “ortak bir şeyi aynı hissedişle seversek, ruhlarımız da tanış olur” inancı ile karşısındakine verdiğinde… Bakan ama göremeyen gözler Sühendan’ın resimde hissederek gördüklerinin çok uzağında kalıyor. Ne demişti Şeriati: “bakıştaki ihtişam”. Resimdeki sıcaklığı soğuk bakışlar nasıl görsün ki? Anlaşılmamak! Ne büyük zulüm insanoğlu için. Nedir sebep? Galiba aradaki mesafelerin kapanamayacak kadar uzak olması. Düşünmeye daha az zaman ayırdıkça kelamın da hatırı kalıyor ve aramızdaki mesafeler de o nispette arttıkça artıyor.

Kadını sevgili olmaktan bir tas çorbaya indirgeyen süreç nasıl geçer? Kadın kendi penceresinden bakınca haklıdır, erkek de. İkisi de bir parça anlaşılmak ister. Ama en çok da kadın. Çünkü başta ilgi gösterilip sonrasında irtifa kaybettirilen en çok odur. Şefkat göstermek bu kadar zor mu? Karanfilli Kavga’ya önce kadının bakışından ortak oluyoruz ve “evet, hatun haklı, ne duygusuz, ruhsuz adam bu böyle” deyiveriyoruz. Ardından eşinin hissiyatına gark olduğumuzda ise “adam da kendine göre haklı” demek zorunda kalıyoruz. Sevmek kafi gelmiyor. Anlamak için gayret sarf etmek ve bir adım atmak gerektiğinin idrakine varıyoruz. Hikâyenin sonunda ise bize düşen ağlamak oluyor sadece sessizce.

Yazar ve okurun buluşma an’ı

Yazarlık bir parça şizofren olmak gibi sanki. Kitapta yazarların hallerine vakıf olunca böyle bir düşünce hasıl oluyor insanda. Yazdığı karakterler kimbilir kaç zaman onunla birlikte. Hikayelerle örülü yazar, kelimelerle çepeçevre kuşatılmış adeta. Yazmak bir arayıştan mı ibaret? Yoksa arayışın sonu yok da yazdığı müddetçe bu arayış hali üzere olan mıdır yazar? Peki, yazar ve okur nerede buluşur? Yazar geçirdiği merhaleleri ne kadar içerden anlatırsa, ne kadar hissederek yazıyorsa okur ile buluşması o nispette kolaylaşır. Malum, gönülden gelen yine gönle hitap eder. Bu buluşma an'ı için yazardan çok okuyucunun çabalaması lazım. Zira yazar zaten çilesini çektiğini kağıda akıtmıştır. Ya yazdıkça rahatlamıştır, kurtulmuştur bütün ağIrlıklarından ya da yazdıkça dertlenmiş, biriktirmiştir tüm kederini. Okuyucu kendini kitaba verdiği kadar cümleler kalbine düşer. Aklının köşe taşları yerinden oynamaya hazırsa işte yazar o tam da adını koyamadıklarının adını koymak için sana bir kitap sayfası kadar yakındır.

Kitapta “Acı Deniz’i yeniden okurken” diye bir bölüm var. Benim gibi tekrar okuduğunda ancak yazarın sesini işitebilen bir okurun dilinden. Duygularımıza tercüman olmuş. Belki hacimce ince bir kitap ama defalarca başa dönüp dönüp okuduğum ve insanın kendisini tanımasına dair mühim sorular soran ve zorlayan bir kitap. Şunu iyi biliyorum, bu o kadar bereketli bir kitap ki tekrar okuduğumda kim bilir bana hangi kapıları aralayacak.

 

F.Kebire Gündüz Karaaslan kitabın hakkını vermeye çalıştı

Güncelleme Tarihi: 19 Mayıs 2016, 16:04
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13