Kağıdı düştüğü yerden kaldıranlar medeniyeti

Kâğıt üzerine kâğıttan bir mesele!..

Kağıdı düştüğü yerden kaldıranlar medeniyeti

Kâğıt kokusunu naftalinle buluşturmayı akledenlere her zaman şükranlarımı sunmuşumdur. İçten içe, hınzırca bir çabuklukla beni kitapçılara çeken o haşin ve yahşi koku, kelimelerimi garip bırakan bir bencillikle sokulur ve çeker çıkarır kâğıdın o ifrit, dayanılmaz selüloz tadındaki, içimi buran naftalinli sayfaları. Kâğıdın kutsallığını en az kalem kadar olsun hissetmeyenler, ne acıdır ki bir tek sayfanın keremine şükretmesini bilmeyenlerdir. Hani çağa özgü silik varlığımızı süreç içerisinde devinerek önümüze sürenler, atalar yadigârı bir kuşatmanın ne denli zorlamalı bir hal aldığının sanırım farkında değiller. ‘Bre alt tarafı bir kâğıt parçası işte, daha ne olacak’ türünden afili cümleleri sıralayanlar cümle ağaç taifesine hakaretamiz bir işve takındıklarını bilmezler mi acaba? Daha da hazini, kâğıdın bilumum medeniyet ölçülerini önceleyen ve insanlığımızın saklı duran yanlarını pirem pirem ortaya döken belgeli, mühürlü, imzalı ve kayıt altında tutulanlarını hurda fiyatına elden çıkartırlarken hiç mi cemreli bir acı hissetmezler?

Kağıdı yerde bırakmayan medeniyethat

Bu denli sıkı örülmüş bir paragraftan sonra biraz dinlensek yeridir… Kâğıttan bir meselenin, medeniyetle kurduğumuz ilişkisine bakacak olursak sanırım işimiz biraz çatallaşacak gibi. Dünün, yolda gördüğü kâğıt parçasını bile öpüp alnına götürdükten sonra bir duvar kenarına iliştiriveren o cânım insanları kalmamış olsa dahi, kâğıt üzerinde kurduğumuz esaslı bir medeniyetin tarih önünde yürüyerek bizleri bugünlere getirdiğini inkâr edecek babayiğit yoktur elbet aramızda. Şimdi, hazine-i evrak’a nakledilecek evrakın tasnif şekli hususunda enikonu ayrıntılara sapacak değilim. Hem bahsi geçen konu ile ilgili olarak bilgimin kıtlığından utandığımı neden gizleme gereği duyayım ki? Fakat derdim başka, bambaşka… Arz edeyim…

K.Ö. – K.S.

Rivayet odur ki, M.Ö. 105’te Yüen Şing isimli ademoğlu; balık ağı, kenevir lifleri, çeşitli paçavralar ve ağaç liflerinden elde ettiği hamuleyi büyük bir titizlik, yüce bir iştiyakla zamanın Çin İmparatoru’na sunarken, imparatorun gözlerinde beliren ışıltı, bu yeni icadın tez zamanda insanı, tarihi ve dünyayı yeniden şekillendireceğinin de habercisiydi. Yüen Şing isimli bu adem babadan kardeşimiz, kırk arşın uzaklıktaki iğne deliğinden geçireceği ip marifeti gösteren Kıpti gibi önce bir kese altın verilip sonra kırk sopa değnekle tesmiye olunmamışsa, bilin ki gösterdiği marifet sadece iltifata icbar edildiğine delaletti. İcat ettiği mevkutenin, bilumum el hüneri göz nuru kâğıt menfezli sanatları ışıltılara gark ederek toplumların medeniyet çehresine yepyeni isimler, kavramlar ekleyeceği belki de hiç aklına gelmemiştir. Öyle ki, kâğıdın ortaya çıkışı aslında insanın ortaya çıkışı kabilinden önemli bir vazife deruhte eylemiştir. Ki, -tarih ilmi ile hemhal olan üstadlar patavatsızlığımı bağışlarlar umarım- Kâğıttan Önce (K.Ö) ve Kâğıttan Sonra (K.S) imlecinin, yazının tahtaya, taşa, kile, deriye, papirüse ve parşömene yazıldığı zamanlar göz önünde bulundurularak neden ilgili eserlerde kullanılmadığı beni pek derin düşündürmektedir.

Şimdi, Çin ülkesinden âlây-u vâlâ ile uğurlanan bu medeniyet harikası mevkute, özellikle İslâm’ın yayılış zamanlarına denk bir tevafuk ile her bir nüshanın bir arada toplandığı kitap etrafında müthiş bir ahenk kazanır. Kâğıdın türü, boyutu, yazma ve matbu biçimleri; kâğıt sanatlarının Safevi, Timurî, Mağribî üsluplarının da ortaya çıkışına zemin hazırlar. Aslında mesele hiç de kâğıttan değil!.. Eğer öyle kabul etmiş olsaydık, Bağdat’ta Halife Harun Reşid zamanında (783-805) faaliyete geçen kâğıt imalathanesi sayesinde –elbette parşömene, papirüse gerek kalmadığından- yazışmalar ve arşivleme hız kazanmaz ve bir çeşit devlet içi bürokrasi de oluşmazdı. Bugün Topkapı Sarayı’nda dünyanın en eski ve en değerli kâğıt örnekleriyle karşılaşmış olanlar, şuncacık bilgi kırıntısını siz pek muteber okura aktaran fakire hak vereceklerdir şüphesiz.

O zamanın kağıtları

hokka...Bir gerçeği özellikle belirtmekte fayda umuyorum; Türk devlet geleneğinde, devlet işlerine ait vesikaların korunmasına özel bir önem verildiği, tutulan bütün kayıtların ve yazışmaların hiçbir zaman imha edilmediği ve kaybedilmemesine çalışıldığı, devletin hakim olduğu topraklar üzerinde idare ve kontrolü, muhafaza ettiği bu evraklar sayesinde devamlı surette sağlayabildiği bilinen bir gerçektir. Az önce sözünü ettiğim hazine-i evrak meselesi aslında arşiv konusunun  “Mahzen-i Evrak Mümeyyizliği”ne dönüştürüldüğü 1923 yılından çok çok daha önceleri, 14. yüzyıldan itibaren Müslüman ülkelerde inşaa edilen binaların gittikçe birbirine benzediğini belki de hiç fark edemedikleri andan itibaren başlamıştır.

Kâğıt üzerine çizilen planlar, o zamana kadar alışılmışın dışında mimari tasarımlar sunuyordu insanlara. Doğrusu, hayatın her alanında böyle değil midir sanki bu durum? Özellikle matbaanın yaygınlık kazanmaya başladığı 15. ve 16. yüzyıllardan sonra kâğıt, tastamam kitap hüviyeti ile arz-ı endam eylemeye başlayınca dokuma tezgâhlarındaki halı ve kilim desenlerinden tutun da seramik, çömlek yapımından ciltçiliğe, süsleme ve bezeme sanatına varıncaya kadar hünerli ellerde kaynağı kitap olmak suretiyle çok çeşitli biçimlere bürünmüştür kâğıt. Bu çok çeşitli biçimlere bürünürken kâğıdın kullanımından ve kalitesinden kaynaklanan bozulmalar da zamanla niteliğin önemini egemen kılan anlayışların ortaya çıkmasına sebep oldu. Öyle ki Dursun Gürlek üstadımızın aktardıkları, bu konuya ne kadar kayıtsız kaldığımızın da bir göstergesi aynı zamanda. Çünkü, bizde en çok kullanılan kâğıt “âbâdi” kâğıttı. Kalın bir kâğıt olan âbâdi, adını ilk imal edildiği yer olan Hindistan’ın Devletâbâd şehrinden almıştır. Burhan Felek’in verdiği bilgiye göre eskiler bundan başka bir de “Alikurna” denilen kâğıda yazardı. Alikurna İtalya’nın “Ligorna” kelimesinden bozmadır. Bu kâğıtlara yumurta akından ve nişastadan yapılan “Aher” adında bir cilâ sürülürdü. Kâğıdın yüzünde mürekkep tutmayan ince tabakayı yok etmek için mührelenirdi. Kur’an-ı Kerim’ler, Hilye-i Saadetler ve padişah fermanları böyle özel olarak hazırlanan ve asırlara mukavemet etmesini bilen kaliteli kâğıtlara yazılır ve basılırdı.

Kağıda hürmet gerek

Yazının başında, kâğıdın kutsallığını en az kalem kadar olsun hissetmeyenler, ne acıdır ki bir tek sayfanın keremine şükretmesini bilmeyenlerdir, demiştim. Hem de öyledir, ki Lebid Efendi’nin “Cevahir-i Mültekıda” isimli eserinde anlattığı küçük bir temsil, kâğıdın keremine şükredenlerin durumunu ortaya koyması bakımından pek dokunaklıdır: Mansur Bin Ammar hazretleri bir gün yolda giderken, üzerinde besmele yazılı bir kâğıt parçası buluyor. Onu muhafaza edecek uygun bir yer bulamadığı için ağzına atıp yutuyor. O gece rüyasında bir zat, kendisine şöyle diyor: ‘Besmele yazılı bu kâğıda gösterdiğin saygıdan dolayı, hikmet kapıları senin için ardına kadar açıldı.’ Hazret, işte bu rüyanın ardın asıl manevi şahsiyetini kazanmıştır.

 

Reşit Güngör Kalkan kağıda yazdı

Yayın Tarihi: 30 Ekim 2011 Pazar 20:34 Güncelleme Tarihi: 05 Kasım 2011, 04:50
YORUM EKLE

banner19

banner36