İstanbul'un kimi kimsesi yok mu?

Sultanahmet'te bir otelin teras katında Hasan Aycın bize bir başka İstanbul resmi çizdi.. Yedi İklim'de çıkan bir hikâyenin hatırasına günlük tuttuk..

İstanbul'un kimi kimsesi yok mu?

İstanbul senin kimin kimse yok mu?

Sultanahmet’te bir otelin teras katında Hasan Aycın bize bir başka İstanbul resmi çiziyordu. O akşam sohbetinde ihsan bulduğumuz bu yüce gönüllü adam için, Yedi İklim’de çıkan bir hikâyenin hatırasına günlük tuttuk...

Geçtiğimiz yılın son ayı. Sultanahmet. TYB 1. İstanbul Edebiyat Festivali adıyla bir hafta sürecek bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Hava bir bulutlu, bir ayaz. Çiseleyen bir yağmur. İncecik, ip gibi yağıyor. Günlerden neydi şimdi anımsamıyorum ama o akşam TYB İstanbul şubesinde, yani Kızlarağası’nda edebiyatımız ve İstanbul üzerine konuşmalar olacaktı. Sanırım konuşmacılar arasında Ali Haydar Haksal ve Ayfer Tunç da vardı. Diğerleri kimlerdi?

Aynı günün akşamı TYB’ de Ömer Faruk Dönmez son hikaye kitabı Bir Kitap Bir Balta’dan söz açacaktı. Sanıyorum tanıdığım birçok insan bu akşam burada bu vesileyle bulunuyorlardı. Sultanahmet’te tramvaydan inip Kızlarağası Medresesi’nin bulunduğu tarafa doğru hızla yürüdüm. İkinci sağdan dönüp, o restaurant masalarının arasından geçerek kapıya vardığımda, içleri dışları bir haftadır edebiyat söylencesi olmuş adamlar ellerinde sigaralarla ayaküstü gevezelik ediyorlardı.

Salonda Ayfer Tunç’un olduğunu biliyorum ya, kafamı içeriye doğru uzatıp en azından buraya kadar gelmiş olmamın bir lütfu olarak kendisini görmek istedim. Ne de olsa hikaye kitaplarının her biri benim hikayeyle olan rabıtamı güçlendirecek atlama taşı olmuşlardır. İçeri girdim. Alabildiğine bir kalabalık. Konuşmalarda son cümleler sarf ediliyor. Umursamıyorum gerçekten.

Hissiyatın tüm renkleri geceyi süsledi

İnsan bir şeyin içinde çok zaman bulununca mahiyet, derinlik, öz ortadan kalkıyor da kendisini çepeçevre saran o şeyin bir aksesuarı olmaktan öteye gidemiyor.

Ön sırada, kapıdan girince sol tarafta Hasan Aycın oturuyor. Hani dergilerde birbirinden incelikli, nüktedan çizgilerini gördüğümüz, Esrarname’nin yazarı, İz’den bir vakit arka arkaya kitapları çıkan adam bir adam. Baba bir adam. Siması da bana hep düşünülesi gelmiştir. Ben bu büyük insanın hayata esaslı bir noktadan yürüdüğünü düşünüyorum.

Hasan Aycın’ı öyle ön sırada bir an yapayalnız gördüm. Bu benim o anlık kuruntum da olabilir, Hasan Aycın gerçekten o sıra kendisini yalnız hissetmiş de... Bunu bilmiyorum! Hasan Aycın, konuşmacılara göz gezdirirken, bir an zihnime dokunup giden hercai bir düşünceden başka biri değildi.

O akşamın hatırası.. Zeki Bulduk
(+)

Konuşmacıların son sözlerini söylediği, programın nihayete erdiği kapı ağzına taşan alkış seslerinden anlaşılıyordu. Az sonra aralarında Abdullah Uçman, Gonca Özmen, Hasan AycınAyfer Tunç, Ali Haydar Haksal, Ahmet Kot, Zeki Bulduk ve Cafer Vayni’nin de bulunduğu bir dolu insan kapı önüne çıkmaya başladılar. Zeki Bulduk’la selamlaşırken ona, Ayfer Tunç’la üç beş kelam etmek istediğimi ama bu kalabalıkta bunun mümkün olamayacağını söylemeye durmuşken Cafer Vayni, konuşmama kulak misafiri olmuş olacak ki kolumdan tuttuğu gibi beni kalabalığın arasından çekip aldı. Konuşmacılar ve TYB yöneticileri programın ardından Sultanahmet’te bir otele yemeğe gidiyorlardı. Vayni, benim yemekte Ayfer Tunç’la konuşma fırsatı bulabileceğimi söylüyordu. Orada bulunmanın haddim olmadığını söylesem de, gitmemekte ayak diretsem de araya giren Zeki Bulduk’un ısrarını kıramadım.

Ayasofya ve Sultanahmet şahidimizdiler

Otelin teras katı restauranta ayrılmış. Manzarasında Ayasofya ve Sultanahmet’i tam ortadan, birbirlerine karşı görüyorsunuz. Akşam. İstanbul’un rengârenk ışıkları bazen kirliliğe yol açsa da ne yalan söyleyeyim bu akşam bir başka sihre bürünmüş gibi. Girişte uzunca bir masaya davetlilerin hemen tamamı oturmuş. Biz salona son girenler olarak yan masada yeni bir servis açtırıyoruz. Hasan Aycın da bizim gelmemizle beraber masasından kalkıp bize katılıyor. Biz...

Zeki Bulduk, sonradan Abdüssamed Bilgili ve pek değerli GYY’miz Asım Gültekin, en nihayetinde de Hasan Aycın. Zeki Bulduk’un mihmandarlığında kurulduğumuz bu masadan o az önce sözünü açtığım manzaraya bir an olsun dalıyoruz, sonra tekrar birbirimize bakıp, tanışıyoruz. Hasan Aycın’la ilk defa burada, bu masada iki kelime hasbihal etme imkânım oluyor...

Ben hariç, masadaki herkesin birbirleriyle olan hukukları biraz daha eskilere dayanıyor. Konuşmalardan bunu anlıyorum. Söz dönüp dolaşıp akşamki programa geliyor. Hasan Aycın, o ön sırada oturan yalnız adam, sanki beni tasdik edercesine “Bugün burada konuşulan İstanbul kimin İstanbul’uydu?” diye bir soru atıyor masaya.

Yanımıza yanaşan garson Aycın’ın çorbasına bir tutam kaşar bırakıyor. Kaşar, çorbanın sıcaklığında kendisini öyle bir salıyor ki dakikasına kalmadan görünmez oluyor.

Uzansak kubbesine değecek kadar yakın olan Sultanahmet Camii, onun hemen karşısına düşen kiremit rengiyle akşamın bu karanlığında bile kendisini haykıran Ayasofya üzerine Aycın bir söz alıyor, nefessiz, soluksuz onu dinliyor, en son Zeki Bulduk’a dönerek “İşte İstanbul’a buradan da bakan hikayeler, romanlar yazmak lazım!” diyor. İçim öyle huysuzlanıyor ki! Bir an evet bir an masadan kalkıp bir yerlerde, arabesk bir kahvede, duyduğum ne varsa taze hafızamla hemen kağıda dökmek, sonra bunları peyderpey hikayeleştirmek arzusu beliriyor içimde. 

O akşamın hatırası.. Hasan Aycın
(+)

Sözü; alıp götürüyor insanı

Hasan Aycın’ı o akşam o masada tanımaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Onu adamlık aynasında hayal eden ben, hiç de hataya düşmemişim diye geçiriyorum içimden. Anlatıyor, İstanbul’u konuşuyor. Müslümanca! Bu şehrin künhüne vakıf olmanın esrarından söz açıyor. O konuştukça Haliç kıyıları boyunca ilerlerken Ayvansaray önünde bir kabre düşüyor yolumuz. O konuşurken Bizans saraylarındaki entrikalara bir saray kadını çığlık çığlığa kurban gidiyor. Hayallerimizin kavurucu sıcağı. Herşey...  Mesela, “İstanbul fatihle fethedilmedi. Fetih, Fatih’le son buldu.” diyor.

Hasan Aycın’ın akşamki programın ardından içinde taşıyarak gelip masamıza dökme alçakgönüllüğünü gösterdiği bu sohbeti, bizi öylesine mest ediyor ki... Zeki Bulduk’un “Abi bunları yazsanıza.” dediğini an gibi hatırlıyorum. Hasan Aycın’ın çakmak gözlerinde beliren ateş de aklımdan gitmiyor.

Bu anlattıklarını yazıyordu Hasan Aycın. Belki birkaç hikayede yayımlayacak bu düşüncelerini ya da bir romanla seslenecek bu şehre. Yedi iklim'de okuduk anlattıklarından bir parçasını.

Ömer Faruk Dönmez programı başlamaya yakınken Zeki Bulduk’la masadan izin alarak kalktık. Kapı önünen indiğimizde Bulduk, “Bu akşamın kârı Hasan Aycın’dı.” dedi. Buna nasıl aksi seda verebilirdim?

Birer sigara yakıp tramvay yoluna doğru yürüdük.

 

Yakup Öztürk bir anı dondurmak istedi!

 

Not: Hasan Aycın o akşam masada anlattıklarının dibacesini Şehristanbul adıyla Yedi İklim’in Şubat-2010 sayısında yayımladı. Bu hikâyeye dergi sayfasında tesadüf ettiğimde E-60 hatlı belediye otobüsüyle sabahın yedisinde Ayvansaray’dan geçiyordum. Eyüp, sessiz, sisler içindeydi.

Yayın Tarihi: 01 Mart 2010 Pazartesi 13:59 Güncelleme Tarihi: 03 Mart 2010, 23:49
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Tuba Aydemir
Tuba Aydemir - 12 yıl Önce

Bu güzel ani paylastiginiz icin tesekkürler..
Nasilki "aksamin kâri Hasan Aycin" ise bu yazinin kârida ta kendisidir :-) konu hic sapmamis ayrica sonlara dogru keske o Istanbula dair konusulanlarida paylassaymissiniz diyecektimki bunlarin yayimlanmis oldugu kaynagi vermissiniz, memnun oldum.

banner19

banner26