İslâm âlimlerinin modern cerrahiye katkıları

Bundan bin yıl önce hayat kurtarma aşkıyla yanıp tutuşan Güney İspanya Müslümanları üç çeşit ameliyatı başarıyla yapıyordu: Damar cerrahisi, genel cerrahi ve ortopedik cerrahi.

İslâm âlimlerinin modern cerrahiye katkıları

“Neşteri eline aldığında olmalıdır cerrah! Zira ustaca açtığı kesiklerin altında çırpınır durur bir mücrim-can!’’

Emily Dickinson

Modern cerrahi, kendini hayat kurtarmaya adayan insanların yüzyıllara yayılan yeniliklerine borçlu olduğumuz en ileri uygulamaları içeriyor. Bundan bin yıl önce hayat kurtarma aşkıyla yanıp tutuşan Güney İspanya Müslümanları üç çeşit ameliyatı başarıyla yapıyordu: Damar cerrahisi, genel cerrahi ve ortopedik cerrahi.

Dönemin en ünlü Müslüman cerrahlarından birisi, İslâm medeniyetinin zirveye ulaştığı Kurtuba’da yaşadı. Banda Abulcasis adıyla tanınan Ebü'l-Kasım Zehrâvî, karşılaştığı tüm hastaları tedavi etmiş ve onlarla ilgilenmiştir. İşini o kadar iyi yapmıştır ki yaşadığı dönemin önde gelen cerrahlarından biri olarak ün yapmış ve Endülüs Hükümdar Mansur’un saray hekimliği görevine getirilmiştir. Yeni uygulamalarla birlikte iki yüzü aşkın cerrahi alet geliştirerek cerrahide büyük bir gelişmeye imza atmış, dönemin dişçilik, eczacılık ve cerrahi uygulamalarına ilişkin ayrıntılı bilgiler vermiştir. Et-Tasrif adlı ünlü eseriyle, cerrahi operasyonlarında yapılması ve yapılmaması gerekenlerin altını çizmek suretiyle pratik hekimliğin kurallarını da belirlemiştir.

Tarihteki ilkler listesi oldukça kabarık olan Zehrâvî nin mesleki özgeçmişini okuyup da etkilenmemek elde değildir. İlk defa kullandığı yeni uygulamalar arasında vücut ameliyatlarında hayvan bağırsağını dikiş ipli olarak kullanılması da yer alır; bu uygulama günümüzde en basitinden en karmaşığına kadar tüm ameliyatlarda hâlâ kullanılmaktadır. Kedi bağırsağı, insan vücudu tarafından kabul edilip özümsenebilen tek tabii maddedir.

Ameliyatta kedi bağırsağını ilk Zehrâvî kullanmış olmakla beraber, dikişler için hayvan (koyun) bağırsağını ilk kullanan ise Râzi'ydi. Zehrâvi'nin de müzik aleti tellerine kullanılan kavrımlı lifleri cerrahi amaçla kullanıldığı bilinir.

Her vakaya dâhice yaklaşan Zehrâvî, tıbbi prosedürleri eksik dişlerde kemik muadili kullanma altın ya da gümüş teller kullanarak sallanan dişleri sağlam dişlere bağlama, kanamayı kontrol altına almak için pamuğu ilk kez kullanma, trakeotomi ameliyatı yapma, düzenli olarak alçı kol ya da bacak askısı kullanma ve idrar yolu taşları için idrar deliğinden uygulanan ince bir matkap kullanma gibi birçok yeni uygulamaya imza attı.

Üriner mesane taşının kendi icadı olan bir alet kullanılarak kırılması ve çıkarılması konusunda ayrıntılı bilgi de vermiştir. Burundaki poliplerin çıkarılması gibi basit cerrahi prosedürlerden ölü fetüsün yine kendi icadı olan özel bir forseps kullanarak anne karnından çıkarılması gibi karışık prosedürlere kadar birçok konuya değinmiştir. Ele aldığı diğer konular arasında derinin dağlanması ya da yakılması suretiyle yaraların tedavisi, kanamaların durdurulması ve yerinden çıkan omzun yerine oturtulması sayılabilir.

Yaptığı tüm yeniliklerde hastalarını gözeten Zehrâvî, ameliyatlarda hastaları korkutmamak için apseleri açmakta kullandığı gizlenebilir bir bıçak icat etmiştir. Bademcik ameliyatlarında, dili aşağıda tutan bir pens kullanarak şişen bademciği bir kancayla çekip makas benzeri bir aletle kesmek suretiyle yerinden çıkarmıştır. Bu makas, hastanın boğulmasını önlemek amacıyla bezi keserek çıkarmak üzere tutan çapraz keskin uçlara sahipti.

Riskli ve acılı ameliyatların hastalara ciddi seviyede rahatsızlık verdiğinin bilincinde olan tüm diğer Müslüman cerrahlar gibi Zehrâvî de hassas ve insani bir tutumla, bu tür acı veren ameliyatları yapma konusunda gönülsüz bir duruş sergilemiştir. Bu yaklaşım, cerrah-hasta ilişkisinde atılan belirleyici adımlardan biridir.

Zehrâvî, cerrahi kitabının 60. ve 61. bölümünü transvajinal sistostomi (taş çıkarma) konusuna ayırmıştır. ‘’Cerrahi Üzerine’’ adlı bölümün Et- Tasrif i oluşturan otuz bölümden yalnızca bir tanesi olması Zehrâvî’nin ne kadar çok eser yazdığı hakkında bizlere bir fikir verebilir.

Mesane taşı çıkarma ameliyatını, yani Orta Çağ’da Apparatus Minor olarak bilinen operasyonu da açıklamıştır. Bu teknik Hindu tibbindaki Suşruta Samhita’ya benzer. Hem Râvzî hem de Zehrâvî, idrar sızıntısını önlemek için iç kesiklerin dış kesiklerden daha küçük olması gerektiğini vurgular. Taşlar, çekip çıkarma yerine forseps kullanılarak alınmalı, büyük olanları ise kırılarak ve parça parça çıkarılmalıydı. Buradan, dokuların zarar görmesi, aşırı kanama ve üriner fıstül oluşumu gibi durumların yaşanmaması için ne kadar özen gösterdikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca tüm parçaların çıkarılması gerektiğini söyleyen Zehrâvî, bir tane bile kalsa bunun sonradan büyüyeceğini açıklar. Bu tavsiye bugünlerde de vurgulanmaktadır.

Zehrâvî’nin Müslüman cerrahlarla birlikte, jinekolog alanındaki çalışmaları birçok konuda çığır açtı. Ebelerin normal dışı doğumlarda nasıl hareket etmesi gerektiği ve plasentanın nasıl çıkarılacağı ile ilgili eğitim kitapları hazırladı. Ayrıca vajinal dilatörler geliştirerek bizzat kullanmıştır.

İbn-i Sina’nın tıp ilmine eşsiz katkıları

Zehrâvî’den başka, İslâm dünyasında kendi alanında çığır açan birçok cerrah bulunuyordu; bunlara örnek olarak 11. yüzyılda yaşayan ve bugünkü Özbekistan’da doğan İbn Sînâ gösterilebilir. Tibbin çok çeşitli alanlarına değinen Kanun adli eserin yazar olan İbn Sînâ hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için ‘’İbn Sînâ ve Kemik Kırıklari’’ başlığına bakabilirsiniz.

İbn Sînâ’ ya göre, Arapçası “seretan” olan kanser, ilk merhalede iltihaplanmayan ve ağrıya yol açmayan soğuk bir tümördü. İleri aşamaya ulaşan bazı kanser türleri ağrılı hale gelmekte ve çoğu durumda bunların tedavi edilmesi mümkün olmamaktaydı. İbn Sînâ, kanserin yengecin bacakları gibi merkezden çıkarak büyüdüğünü belirtir; ‘’kanser’’ (yengecin bacağı) kelimesi de adını buradan alır. Vücut içi kanserleri hastanın haberi olmadan ortaya çıkıyordu ve bunların yol açtığı ağrıya rağmen hasta uzun süre kanserle yaşayabilmekteydi.

Cerrahi müdahale uygulanabilen tek kanser türü ‘’sınırlı kanserler’’ idi. Burada, tümörün tamamının alınabilmesi için açılan kesiğin kusursuz olması gerekiyor. Yine de ameliyat her zaman kesin sonuç verememekteydi birçok örmekte kanser yeniden nüksetmekteydi. İbn Sînâ, hastalığın yayılmasını kocattırdığından bahisle, kadınlarda göğsün ameliyatla alınmasının aleyhine görüş bildirir. Ayrıca hastalığı iyileştirmemekle beraber bakır veya kurşun oksidin kanserin yayılmasının önlemede etkili olabileceğine çeker.

Zehrâvî gibi birçok konuda görüş bildiren İbn Sînâ, mesane taslarının tutulması konusunda şunları belirtir: “… Hasta sırtüstü yatarken kalçalar camları yukarı kaldırılıp sallanırsa tay, geçidin uzağına doğru hareket eder... İdrar çıkar, parmak marifetiyle taşı gövdenin uzağa doğru itmek de mümkün olabilir... Bu işe yaramazsa, sonda kullanarak taşı itmek lazım gelir... Taş geriye itmek lazım geçerken zorlanıyorsa, kuvvetli itilmemelidir.’’ Bu yaklaşım, modern ürologların geçişi engelleyen posterior idrar yolu taşı çıkarmak için bugün kullandığı yönteme çok benzer. Taş, sonda yardımıyla ya da endoskopik olarak geri itilmektedir.

İbnü’l-Kutf’a göre, genellikle idrar yoluna ya da mesane boşluğuna takılıp kalmaları ve burada daha kolay hissedilebilmeleri sebebiyle büyük mesane taşlarının cerrahi yoldan tedavisi küçük taşlara göre daha kolaydır.

Bütün bu delillerden anlaşılacağı üzere, bundan bin yıl önce hastalar evlerinin yanı sıra hastanelerde tedavi ediliyordu ve buralarda onlara son derece iyi bir bakım sağlanıyordu. Elimizde o döneme ait hayatta kalma ya da başarı istatistikleri bulunmamakla beraber, dönemin büyük cerrahları tarafından yazılmış çok sayıda not mevcuttur. Uygulama ve araştırmalara ilişkin bu notlar, 21. yüzyılda yaşayanlar da dâhil olmak üzere tüm insanlık için cerrahiyi sonsuza dek değiştirmiştir.

1001 İcat Dünyamızda İslâm Mirası

Editör: Salim T S Al-Hassani

Yayın Tarihi: 23 Şubat 2021 Salı 12:30 Güncelleme Tarihi: 23 Şubat 2021, 12:34
banner25
YORUM EKLE

banner26