banner17

İslamcı kelimesinden korktukça ezilecekler!

Mustafa Everdi, 'muhafazakar sanat' tartışmalarına İslamcı şiir noktasında katkıda bulunuyor..

İslamcı kelimesinden korktukça ezilecekler!

 

Günümüzde birisinin başına veya üstüne kuş pisler. Bunun şans getireceğine inanır; meşrebi uygunsa hemen piyango, talih oyunu bileti almaya koşar. Bu bir hurafe ya da batıl inançtan kaynaklanmaz. Aksine Tufan öncesine kadar giden bir derinliği vardır.

Hâlâ kullanılan talih kuşu, devlet kuşu deyimleriyle, aslında Hümâ Kuşu, Anka, Zümrüdüanka, Simurg, Kaknus ve Phoenix kuşuna kadar atıf yapılıyor demektir. Üzerimizde hüma gölgesinin bulunması, devlete ulaşmanın işaretidir. Bir sultan öldüğünde bütün halkın bir meydanda toplanıp, başına konduğu herhangi bir kişiyi sultan yapan Hüma’dır. Kuşun pisleyecek kadar yakınımızda olması bize o devirlerden kalan; başımıza konacak ‘devlet’i ima eder.

Hayvanlar içinde konuşan sadece kuştur. Üstümüze kuş pislemesinin hayra, talih ve şansa yorulması, tarihî derinliğin işaretlerini veren mitoloji ile ilgilidir. Divan edebiyatımız bu kuşlarla ilgili imgelerle doludur.

Edebiyat eserlerinde yazar ve şairlerin hayal gücünü besleyen, olağanüstü olayları anlatan, zengin içerikli mitolojik öğeler bulunur. Roman, hikâye, destan, trajedi vb. edebî türler, özellikle de şiir için vazgeçilmez mazmunlardır bu mitolojik hatıralar.cumhuriyet baloları

Opera ve bale seyredenleri uçaklarla Viyana’ya götürmek daha ucuz

Hayatımızda opera ve baleye gitmedik; devlet tiyatrolarında bir oyun bile seyretmedik; seyredenleri istisna edersek, bu durumda olan İslamcı/ muhafazakar/ sağcı/ solcu/ liberal çok aydın vardır. Hatta opera ve bale seyredenleri, bütün masraflar devletten, uçaklara doldurup Viyana’ya götürüp getirmenin devlete daha ucuza mal olacağını söyleyen (D. Mehmed Doğan gibi) insanların ifade etmek istediği, bu sanatın çok az sayıda mutlu bir azınlığın ilgi alanı olduğudur. Bu sanatlarla ilgilenme ve seyretme ayrıcalığına büyük bir kitle sahip olmadığı gibi yıllarını büyükşehirlerde geçirmiş üstadlar, yazarlar, siyasiler, yüksek bürokratlar bile bu şereften(!) mahrum kalmışlardır.

Cumhuriyet döneminde opera, bale, tiyatro, dans, heykel vb. alanlar Batılı olma isteğinin gereği ve bir ispat vasıtası olarak devletin resmi ideolojisinin bir unsurudur. Yeni bir cumhuriyet, tarihî bağlarını kopararak nevzuhur bir millet inşa etmeye çalışmış ve bu nevzuhur milletin himayeye mazhar sanatını Batıdan ithal ederek oluşturmak istemiştir. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın bile tarihî derinliği vardır ve Müzika-yı Hümayun’un (Hümayun kelimesi de Hüma kuşu ile ilgilidir, Müze-i Hümayun gibi) cumhuriyet dönemi izdüşümüdür. Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin, Diyanet İşleri Başkanlığı’na dönüşmesi gibi.

Kutsal değerlerinden koparılmış bir sanat, cumhuriyet ilmihalinin en temel şartı sayılmıştır

İvo Andriç şöyle demişti Drina Köprüsü'nde: “Milletler birbiriyle savaşta sadece kadınlarını, atlarını, silahlarını değil, birbirinin, şarkılarını, şiirlerini sanatlarını da çalarlar. Mülkiyet, iktidar, kendi hayat görüşü, dünyayı idare ediş biçimi için savaşmalarının yanında. Onlar değerli ganimet gibi birinden ötekine geçer.” Biz Batının sanatını muzaffer bir devlet olarak da temellük etmedik. Üstelik cumhuriyet galip olduğunu söylediği, istiklalini kazandığını iddia ettiği halde “mağlubiyet ideolojisi” ile bütün iktidar, hayat görüşü, dünyayı idare ediş biçimini düvel-i muazzamaya ganimet olarak rehin deposuna kaldırmak istemiştir.

Devletin cumhuriyet döneminde oluşturmak istediği sanat; devlet erkini elinde tutanların ve onların müttefik olduğu kesimlerin isbat-ı vücud eylediği bir alandır. Ankara Palas’da başlayan balolar, Halkevleri ile bütün bir ülkeye yayılmak istenmiş ve bin yılların hayat tarzı ve telakkisini değiştirmek isteyen bir işlevle yaygınlaşması için nice tahakkümler yapılmıştır. Tarihî bağlarından ve kutsal değerlerinden koparılmış bir sanat, cumhuriyet ilmihalinin en temel şartı sayılmıştır. Devletin bu tercihin, milletin dinî duygularını ve namus anlayışını zedelediği inkar edilemez. En sonunda bu uygulama 19 Mayıs törenlerinde kızlara mini etek giydirmeye kadar varmış ve katlanılan ancak onaylanmayan yüz kızartıcı bir suç ortaklığına milleti de sürüklemiştir bu törenler.

Bu nedenle Ankara Palas geceleri ancak çok özel davetiye ile girilebilen ve egemenlerin gövde gösterisi yaptığı resmî ibadetlere dönüşmüştür. Bunun uzantısı opera, bale ve resmi tiyatrolardır. Bir kere buraya gidebilmek için frak, smokin, takım elbiseye sahip olmayı, orada resmi ideolojinin ritüellerine vakıf gizli bir davranış kalıbını bilmeyi ve  bütün bu çağdaş ve modern söylemleri onaylamayı isteyen pasaportlar gerektirmiştir. Bir makama ve/veya statüye ulaşmışların ayrıcalığı idi. Cumhurbaşkanlığı Senfoni OrkestrasıTürkiye’de Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bile yakın dönemlere kadar sağcı iktidarların nüfuz edemediği, kemalizmin özel ve korunmuş bir kozmik odasıdır.

Cumhuriyet döneminde İslamcı sanat kendisini en çok şiirde göstermiştir

Havaic-i asliyesini sağlamakta bile sıkıntı çeken geniş kitlenin bu alanlara ilgi göstermesi zaten lükstü. Ayrıca buralara gitmek bütün bir cumhuriyet ideolojisini tepeden bakan bir kibirle onaylatmak arzusuna yaranmak isteyen bir zillet şeklinde algılandı. Çünkü ortadaki sanat gösterisi değil bir gövde gösterisidir. Oysa milletimiz ve çocukları; varkalmak gibi temel bir uğraşın ve tarihî ve dinî derinliğini muhafaza etme gibi temel tercihlerin peşindeydi. Harf devrimi gibi keskin ve radikal bir kavşaktan sonra kendisini ve aidiyetini, bir dine, tarihî bir medeniyete mensubiyetini muhafaza etmenin bu yerlerden uzak kalmakla mümkün olduğuna inanmış; bütün trajedisini şiire yükleyebilmiştir.

Bu nedenle Cumhuriyet döneminde İslamcı sanat kendisini en çok şiirde göstermiştir. Cumhuriyet dönemi şiirinde en güçlü damar İslamcıların yazdığı şiirdir ve bu alanda güçlü şairler yetişmiş ve güzel şiirler yazılmıştır. Edebiyat ve sanat alanında başka görüş ve ideolojilere sahip sanatçılarla yarışabileceğimiz –belki de- tek alan, güzel eserler üretilebildiğimiz şiirimizdir.

İdrakimiz misak-ı milli ile sınırlı değildi

İdeolojik bir kırılmanın ve çatışmanın ortasında diğer alanlarda eser vermeye çalışmak; beyazlara yaranmak ve Batılı olmak köksüzlüğünü itiraf etmek olarak algılanabilirdi. Bu nedenle “bu alanda eseriniz var mı”, “kaç tiyatro eseriniz var sahnelenecek” meydan okumaları zevzekliktir. Cumhuriyetin ne kadar özgün eseri ve balesi vardır ki? Yunus Emre Oratoryosu veya zikir senfonileri ancak tarihî ve dinî referanslarla ortaya konabilmiş eserlerdir.

Cumhuriyet ekabirlerinin kibrine karşı rıza ve onay vermeden kenarda durmak bile majestik bir duruştur. Kibir, emperyalist ve işgalcilerin yüzyıllardır değişmeyen karakteridir. Bu kibir kendi egemenleri tarafından yapılınca, buna gönüllü yardakçılık yapacak hiçbir millet evladı çıkmadığı gibi bir İslamcı da üretilememiştir. Bu nedenle bu alanlarda eser vermedikleri için İslamcıları suçlamak meseleyi bağlamından başka yere taşımaktır.

Ezanına, müziğine, tarihî birikimine müdahale eden bir anlayışın zevkine hizmet eden bir sanatın İslamcı-muhafazakar kesimlerden çıkmasını beklemek ham hayaldir. Bir milletin savunma refleksinden habersiz, direniş, isyan ahlakı gibi kavramlardan ne kadar uzak olunduğunun itirafıdır bu söylem. Bu milletin, -ne yazık ki- Batının bekleme odasında rehin olmasını anlayan ancak küçük bir devlet olmayı hiçbir zaman kabullenmeyen büyüklüğünü idrakten uzak bir yabancılaşmadır.Sezai Karakoç

Bu nedenle İslamcı sanat en güçlü varoluşunu şiirde gösterebilmiştir. Şiir, bütün dinî ve tarihî mazmunları ile geleneğe dayanan ve geleneğin beslediği damarı sürdürebilme imkânı veren bir alandı. Misak-ı milli devletin resmi sınırlarını gösteriyordu; idrakimiz misak-ı milli ile sınırlı değildi. Bunun en güzel tezahürü şiirimizde ortaya çıkıyordu. Sezai Karakoç, resmi sınırları idrakimizin deli gömleği sayıp çıkarıp atan bir medeniyet şairimiz olarak temayüz etmiştir.

İsmet Özel, “Cumhuriyetin polis kuluna” kadar gidebilen bir kısa mesafe koşucusudur

İslamcılar, İran’dan Turan’a, Hint’ten Endülüs’e bütün bir dünya coğrafyasında, İslam milletinin zengin edebiyatına atıflarla büyük bir medeniyete ait olmanın özgüvenine  ancak şiirle ulaşabilmiştir. Müslüman, Allah’a tâbi olurken aslında ilahî dilin örüntülediği bir kavramlar dünyasına girer. İbadet dediğimiz, bu ilişkinin temelinin dil-ilahiyat, ilahiyat-dil ilişkisi olduğunu gösterir. Her ibadette her din mensubu ilahî olduğuna inandığı kutsal sözleri tekrarlar. Bu, tanrının sözlerinin tanrıya iade edilmesi değildir. Tanrısal olana (dolayısı ile Allah’a) ulaşmayı amaçlayan bir hakikat arayışına ve ilahi kelamı ima eden bir çabayla O’na kavuşmayı murat edinen bir yükselişe işarettir.

Resmi sanat anlayışına karşı teyakkuza geçen İslamcı şiir, kendi arasında bu tedbiri elden bırakmıştır. Sanat alanında en temel sorunumuz, bu harici şartları aşma gücü olduğu halde içerden sorunlarda bocalayıp durmamızdadır.

İsmet Özel, bu geleneğe yaslanmayan ve mazmunlarımıza dayanmayan güçlü şiirler yazmıştır. Şiiri güçlüdür ancak tarihî derinlikten ve edebiyatımızın temel mazmunlarından yoksundur. Büyük İslam medeniyeti yerine “Cumhuriyetin polis kuluna” kadar gidebilen bir kısa mesafe koşucusudur. İngiliz İsmet Özelatı gibidir. Kısa mesafe maratoncusu ve bu kısa sürede en hızlı koşabilen bir şairdir. Şiiri ancak yeni ihtida eden –mesela- Fransız bir Müslümanın vakıf olabileceği kadar İslamî temalara yaslanmış; Batılı ruh ürpermelerini içeren güçlü bir şiirdir.

Bu şiir, “Gittim Hint elinden kumaş getirdim” türküsü kadar bile mekân ve zaman derinliği çağrıştırmayan, Eyfel Kulesi gibi azametli ancak modern bir şiirdir. Dubai’de dünyanın en yüksek kulelerini dikenler gibi onun yüksek artistik mısraları ile gözleri kamaşan ve etkisi altına giren İslamcı şairlerde tezahür eden sorun daha vahimdir. Bu şairlerin tarihî derinlikten ve gelenekten beslenmeyen şiirleri, öksüz ve yetim güzel şiirler yazdılar. Bu tarzı sürdürerek İslamcıların en yüksek burcuna bayrak dikebilmekten ve güçlü bir damara katılmaktan mahrum kalmışlardır.

Rilke de büyük şairdir ama…

Evet, güçlü şiirler var ancak geçmişi olmayan şiirlerdir bunlar. Nevzuhurdur. Dubai kadar İslam’la ve tarihî/edebî/dinî bağlarla ilgilidir. Yahya Kemal kadar İslamcı değildir; çünkü mazmunlara bir atıf ve binlerce yılın birikimine bir ima yoktur. Anadolu’nun tarihini, evliyalarını, şiirlerini, felsefesini sürdüren kültürümüze aidiyeti yoktur. Anlatı ve tahkiyede güçlü olmak, İslamcı görüşleri dillendirmek kendiliğinden bu irtibatı sağlamaz. O yüzden Sezai Karakoç her kesimden otoritenin ittifakla kabul ettiği büyük bir şairdir. Medeniyetimizin cumhuriyet döneminde varlık gösteren bir sürekliliğidir.

Bu nedenle Fransız mistiklerinin ruhsal çırpınmalarını andıran ilk şiirlerinden sonra Necip Fazıl, İslamcı oluşu ile dinî ve tarihî derinliğe çağrışımlar yapan şiirler yazmıştır. Onun İslamcı olduktan sonraki dönem şiirlerini bu yüzden zayıf bulanlar vardır. Bir yere aidiyet ve mensubiyet insanı güçlendirdiği gibi geçmişte yazılan eserlerin ezici tahakkümü altında da bırakabilir. Sanat alanında iddianız varsa gelenek içinde söylenmeyen şiiri, eseri bulmak ve üretmek zorundasınız. Bu nedenle gelenekten beslenen ancak yeni olan çok güçlüdür ve güzeldir. Bizim kültürümüze ve medeniyetimize aittir. Aksi halde geçmiştekilerin tekrarı olur. Bunun da bir özgünlüğü olmaz.Rilke

İsmet Özel’i “özel” yapan da budur. Geçmişle bağını koparınca, aidiyetlerin ve mensubiyetlerin seni sınırlamayınca, -seninle kıyamet koparsa- ilk olanlar göz kamaştırıcı ve artistik olur. Rilke de büyük şairdir ama (Alman’dır, Alman müktesebatına yazılır) evrensel bir sanat zevki nedeniyle beğenebilirim ama mensubiyetimle, öz medeniyetimize ait oluşum nedeniyle ile onunla iftihar edemem.

İslamcı sanatın en temel meselesi…

İster resmi ideoloji gereği, ister özgün olmak isteyen farklı bir çıkış nedeniyle olsun; gelenekli sanatlar, sanatçıları besleyen ana damarlardır. Bir nehrin yatağı ansızın değişmez. Sürekli yatağını değiştiren nehirler denize, hele okyanusa hiçbir zaman ulaşamaz. Sanatın evrensel olması ancak aidiyetini ve mensubiyetini ima eden çağrışımların gücüyle bir soyutlama yapabilmesiyle mümkün olur.

Babil’in “Allah’ın kapısı” anlamına geldiğini öğrendiğimizde, İstanbul Babıâli’ye kadar bu imgenin nasıl bir yaygınlık kazandığını, her devirde kendini ifade etme gücüne sahip olduğunu idrak ederiz. Eğer meramımız “Allah’ın kapısı”nı ima etmiyorsa Babil Kulesi’ni çağrıştırır; kaos ve kargaşaya varıp dayanır. Aynı atıfla birbirinden galaksiler kadar uzağa düşen bir ayrılık sözkonusudur.

Anlatmak ve başarmak istediğimizden çok uzağa düşmüşüz demektir.

Muhafazakar dense de aslında İslamcı sanatın –daha doğrusu Müslümanlara ait sanatın- en temel sorunu ne kadar eser ürettiğine, hangi alanda eser verdiğine ilişkin hariçten gelen saldırılar değil, medeniyetimizin zincirine yeni halkalar eklemekte başarılı olup olmadığındadır.

 

Mustafa Everdi yazdı

GYY notu: İslamcı kelimesini gördükçe cüzzamlı görmüş gibi rahatsız olan sonradan görme dindar, elitistlerimizin(!) İslamcı kelimesine takılıp meseleyi görememe gibi bir kaderleri var ne yazık ki! İslamcı olmaktan bahsetmiyoruz, İslamcı denilmesinden korkulmasından bahsediyoruz. İslamcıyız diye diretecek değiliz, müsteşrik bir isimlendirme olduğunu bilmiyor değiliz! Kendilerine İslamcı denildikçe konumlarından alaşağı edileceklerinden korkanlar(!) muhafazakarız biz dedikçe İslamcı denilen izzetli Müslümanların Türkiye'ye kazandırdıklarını da sistemi muhafaza ederek yaşatıyor olmaklıkları ile belki de berhava etmiş olacaklar. Ama aslında buna bile güçleri yetmeyecekler! İslamcılık bitmeyecek çünkü! İslamdan hoşnutsuzluğun kültürel planda da iktidarı kaybettiği gün bizler İslamcılığı bırakabiliriz! Ezmek için değil, adalet için, hikmet için, fazilet için, edeb için...

Güncelleme Tarihi: 14 Mayıs 2012, 13:52
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
 ajdar topaloğlu
ajdar topaloğlu - 7 yıl Önce

ismet özel şiiri tarihi derinlikten yoksun mu? ah ah keşke biraz olsun erbain'i dikkatli okusaydınız bay yazar! of not being a jew mesela... tarihi derinlik olması için illa açıktan açığa haykırmak mı gerekiyor geleneğe dair verimleri, olguları ve unsurları? yapmayın lütfen.. bizim yetersiz ve görmekten yoksun oluşumuz şairi kör, duyarsız ve de perspektifsiz yapmaz.

Murat
Murat - 7 yıl Önce

Sanırım Mustafa Everdi beyin "güçlü şiir" olarak göreceği şiirler geleneğe temenna çeken şiirler olsa gerek:) Öyleyse İ. Özel'i modern şiirimizdeki sebk-i Hindi usulün mucidi olarak selamlaması gerekir:)

Dursun Demir
Dursun Demir - 7 yıl Önce

Sebk-i Hindi olduğu kesin ama ben Mahir İz yolundayım. Sebk-i Hindi, şiirde 'beklenmedik ve alışılmamış benzetmeler, sentetik bir şiir dili' demektir. Ancak bu kadarıyla sebk-i hindidir. Bu da geleneğe temenna değil, el yordamıyla yeni bir yol açmaktır. Özel'e yakışan bu tarz, etkisinde kalan genç şairlerde çok sentetik kalıyor. Kaldı ki geleneğin mazmunları Sezai Karakoç'ta hayatiyet bulurken sizin dilinizdeki 'geleneğe temenna' oryantalist bir bakış içeriyor. Lütfen dikkat.

banner8

banner19

banner20