banner17

İslamî Raskolnikovlar geliyor!

'Müslüman sol' yaklaşımı ile teoriler üreten ve 'abdestli kapitalizm' söylemi ile öfke diken kimi müslüman aydınların, Raskolnikov'ların önünü açmış olabileceklerini hatırlatalım.

İslamî Raskolnikovlar geliyor!

Müslümanlar İslam dinini tebliğ etme hassasını terk edip hakların ikamesine döndüler. Hatta hukukta ‘ihkak-ı hak’ denilen ama meşru bir zemini olmayan ‘hakkı elde etmede kendini yeterli görme’ felsefesi de gelişmiş görünüyor. Tebliğ edilen bir İslam algısından ‘kendiliğinden hak almak’ algısına kayma, sanırım ancak toplumların dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkan bir ‘anarşi’ hali. Birilerinin toplumun geneline nazaran müstağni ve mağrur zenginleşmeyeDostoyevski uğraması bu yaklaşımları kışkırtıyor.

Suç ‘felsefî bir seçme’ midir?

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında öldürülmeye müstahak görülen Alyona İvanovna karakteri bir şekilde müslüman toplumlarda da belirmeye başlamış gibidir. Belki müslümanların İvonovna’sı bir farkla tefeci değildir. Ama korkunç kira geliri olan nevzuhur türedi zengindir. Bir ihale ya da bir imar çalışması ertesi muhafazakâr insanlar da mülk zenginine dönüşüyor. Mülk bir imtihan mı? Fakir müslümanların söylemlerinde “mülkiyet hırsızlıktır” sloganının telaffuz edilmesi, bir şeylerin yanlış teşekkül Proudhonettiğinin habercisi. İslam ile Proudhon’un birlikte telaffuz edilmesi beni ürkütüyor. Paltosunun içinde balta düzeneği yapan bir filozof-katil Raskolnikov ile karşılaşmak an meselesi gibi geliyor artık bana. Suçun ‘ıztırar hali’ olmayıp ‘felsefî bir seçme’ haline gelişi endişe verici bir sapma. Peygamberlerin gerilla olmadığını, ihkak-ı hak peşinde koşmadığını anlatmak gerekiyor. Hem de cinayetten önce. Yoksulluk içimizi kemiriyor.

İncil’e imanlarını yazdıklarına sindirdiler

Bununla beraber, Raskolnikov’ları ortaya çıkaran sürecin İvanovna’ların biriktirme hırs ve istiğnaları ile başladığını söylemek gerekiyor. Dolayısıyla Dostoyevski’nin ‘Suç: Raskolnikov’ tanımlaması bir yanlış içermekte. Aslında suç İvanovna ile başlamıştı. Raskolnikov ancak ‘ceza’  tanımına yakışıyor. Tabii Dosto, toplumcu felsefe ile vicdan (Hıristiyanlık) arasında bir uzlaşmaya girmiş, ‘Ceza’nın ‘vicdan’ olduğuna hükmederek bir cevap üretmiş. Bu nedenle yazar, entelektüel katilini bir hayat kadını ile birleştiriyor.

Gariptir, Rus edebiyatı için hayat kadınları ile hukuk fakültesinden çıkmış zevat arasında bu türden kesişmelerden bahsedilmesi bakımından bu roman tek değil. Tolstoy da Diriliş adlı kitabında, hukuk öğrencisi Prens Dmitry Nehludov ile hizmetçi Katyuşa arasındaki bir gecelik aşk hikâyesinden sonra, hizmetçinin hayat kadınına dönüşmesinin etrafında bir yığın sorunla boğuşur. Adaleti sorgular. Rus yazarları, adaletin inşâsı için vicdandan hareket eden bir ‘ahlâk’ azabı ile kendilerini mesul görürler. Onların “İncil’e imanlarını yazdıklarına sindirmeleri” karşısında hayrete kapılıyorum. Ne diyordu İncil: “Ne mutlu ruhta yoksul olanlara, zira göklerin melekûtu onlarındır” (Matta, 5: 3) ve “Ne mutlu salah uğrunda eza çekmiş olanlara, zira göklerin melekûtu onlarındır.” (Matta, 5: 10)

Ekmek kavgası

Böylece Rus yazarlarının kahramanları hem acı içindedir ve hem de yoksul. Bu nedenle Dostoyevski’nin İvanovna’sı belki öldürülmek ile bir yanlışa kurban gitmişse de trajedinin kahramanı olmaya layık görülmemiştir. Çünkü asıl tradeji onu öldürmeye kalkan adamın vicdanını temizlemesi, iman etmeye varan iç muhasebeye girmesi ile ortaya çıkmıştır. Çünkü yazar için bile İvonovna, zenginliği tercih biçimi ile zaten ölü biridir. Acı çekmediği için ahireti de olmayan biridir.  Mülküne “benim” dediği için yaşamayan biridir. Zenginler ancak vererek, infak ederek nefes alabilirler. Sevdiklerinden harcayarak hayat bulabilirler.

Necip Fazıl, ‘çile’siyle, karşımıza bir Rus romanı kahramanı misali çıkıyor

Türkiye’de adaletin ikamesi için ahlâk temelli bir vicdan entelektüalizmi ne roman ve ne de söylem halinde ortaya çıkmış değil. Belki bu mevzuda Necip Fazıl’ın Reis Bey’i bir numune olarak kalacaktır. Eserde sanık, suçsuz olduğunu iddia etse de, ‘Merhamet’ diye yalvarsa da Reis Bey idam kararı verir. Daha sonra, sanığın suçsuz olduğu anlaşılır. Böylece Reis Bey, mesleğini terk edip kendini merhamet duygusunun yaygınlaşmasını anlatmaya adar. Bu Necip Fazıl Kısakürekadanış bir bedel bile olsa dinî adanışı işaret etmez. Hugo’nun Sefiller’inde de sayfalarca “Merhamet, Merhamet” diye çağlayan bir feryat duyarsınız, şeksiz bilirsiniz: Bu, yoksula acıyan ve iyilik arayan bir inanç çığlığıdır.

Ama yine de, Necip Fazıl’ın Çile’si ile Rus dâvâsı arasında benzerlikler yadsınamaz. Çile hayatın başat meselesidir. Kur’an da öyle söylüyor: “Biz insanı şiddetli zahmet ve meşakkatte yarattık.” (90/4) Biz insanoğlunu, bitip tükenmez meşakkat, sıkıntı, çaba, çile, mücadele ve uğraşı ile meşgul olmak üzere yarattık. Necip Fazıl bu çileyi açıkça zikretmese de yaşamış görünüyor. Karşımıza bir Rus romanı kahramanı misali çıkıyor. Onun kolları iki yana açılmış feryadını duyar gibiyim: “Durun kalabalıklar durun”! Ahali her devirde umarsız geçiyor.

Müslüman entelektüellerde vicdan yeterince gelişmiş değil mi?

Rus romanı, konusunda emsalsiz. Asıl ilginci, ahlâk ve vicdan söylemleri geliştirmeye başlayan Rus entelektüalizminin en nihayetinde problemin kaynağına inmek bakımından samimi bazı adımlar atmış olmasıdır. Diriliş’in Nehludov’u, Katyuşa’nın Sibirya’ya sürülmesi ile ilgili mahkeme kararının hemen ertesinde topraklarının bir kısmını köylülere kiralar. Benzeri bir yaklaşımı Tolstoy’un kendi hayatında da uyguladığını biliyoruz.

Yine ilginç bir diğer süreç de, Katyuşa’nın, Dmitry’nin ilgisine rağmen onunla evlenmeyip cezaevinde kendisi gibi sürgün bir mahkûmla hayatını birleştirmesi ile ortaya çıkıyor. Burada bir hayat kadınının yükselen sınıfa dâhil olmaya yönelik hırsa kapılmaması, para ile hayatını ‘temizlemeyi’ düşünmemesi ya da ekonomik güce kavuşup topluma bedel ödetmeye yönelmemesi beni hep sarsmıştır. Bu olaydan sonra Dmitry kendini İncil’e verir. Romanın son sayfaları İncil ayetleri ile Dmitry’nin vicdan muhasebelerine ayrılmış. İncil ve vicdan beraber yeni bir hayat inşâsını sağlama umudu ile romana düğümü atar.

Ekmek alma kavgası

Müslümanların mülkiyetle vahiy arasındaki çatallaşmaya hıristiyan eserler vesilesiyle tanık olmasını, müslüman entelektüellerdeki vicdanın yeterince gelişmiş olmaması ile mi açıklamak gerekir? Sanırım bu genelleme isabetli değil. Ancak müslümanların iki yüz yıllık ‘yenilmişlik’ psikolojileri, ‘kuvvet’ meselesine fazla yer vermeleri neticesini doğurmuş olmalı. Müslümanlar iki yüz yıldır şöyle diyor: “Müslüman kuvvetli olmalı”, “Müslüman zengin olmalı”. Bu yaklaşım, “Müslüman adil, ahlâklı ve vicdanlı olmalı” ilkesini maalesef boğuyor.

Victor HugoMülkiyetle vicdan (iman) hep çarpışıyor

Suçlu ile karşı karşıya kalan ‘vicdan adamı’ imgesi bakımından beni etkileyen bir diğer örnek de Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki Jan Valjean karakteridir. Yoksul bir köylünün, ailesini doyurmak için çaldığı bir somun ekmeğin kürek mahkûmluğuna mal olması sarsıcı bir gerçeklik alanı açıyor. Ne yazık ki Türkiye’de de baklava çaldığı için mahkûm olan çocukların hayatını karartan dengesizliklerden bahsedilir olmuştu. Jan Valjean, mahkûmiyeti ile beraber tüm değerlerini ve vicdanını yitiriyor. Nihayet bir kaçma girişimi başarılı olunca bir papazın yanına sığınır. Papaz ‘misafir’ine en değerli gümüş takımlar içinde yemek verir. Sabah, Valjean, takımları çalıp kaçarsa da yakalanır. Tekrar papazın yanına yüzleşmeye getirilir.

Papaz’ın o sahnede Jan Valjean’ı ve müslüman dimağı silken cevabı karşısında akıl sükûttan başka yol bulamaz: “O çalmadı, onları ben hediye ettim.” Jan Valjean bu saatten sonra Rahman’ul Hakk’a inanır. Bu nasıl papazdır; hırsızı polisten kurtarıp imanı kazanmaya çalışıyor. Amentü Allah’ım!

Mülkiyetle vicdan (iman) hep çarpışıyor; iman vererek, infakla çoğalıyor. Değerleri, inançları, vicdanı, emeği eriten mülkiyet haramileşiyor. Onun için “Mülkiyet hırsızlıktadır”, mümin gönül evinde.

 

Lütfi Bergen değindi

Güncelleme Tarihi: 12 Ağustos 2010, 16:51
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
arif birtek
arif birtek - 8 yıl Önce

memlekette mevcut bir takım zenginleşme eğilimlerini sol/ kapitalizm/ burjuvazi/ özel mülkiyet gibi avrupa kavramlarıyla anlamaya çalışmak anlamamaya teslim olmaktır. Bir de tutup iman/ itikad/ adalet/ ahlak gibi dinin temel değerlerini mülk sahibi olmakla kesif bir karşıtlık içinde tasavvur etmek de dine yapılacak büyük bir haksızlık olurdu. Bunları geçelim, bu ayakları.

Said  Ramazan
Said Ramazan - 8 yıl Önce

Müslümanların kuvvete talip olmalarını sanırım tek boyutlu bir kuvvet talebi olarak okuyamayız.Bu konuda iki kuvvet algısını hem iç/öz hem de dış kuvvet olgusuna vurgu yaptıklarını düşünüyorum.Tabii süreç içinde sapmlar olmuştur.Ama bu ilanihaye bir sapma değildir.O bakımdan kuvvet meselesi afaki ve enfüsi ayetlerin okunması olarak algılıyorum.ama dış kuvvetin sınavının da ayrı bir donanım gerektirdiği yadsınamaz.

merve b
merve b - 8 yıl Önce

suç ve cezayı,sefilleri,reis beyi hepsini de okudum ama çocuk denecek yaşta.ve şu anda anlıyorum ki tekrar okumam gerekiyor,düşünerek,akıl yorarak(sadece okumuş olmak için değil). bana bunu hatırlattığınız için teşekkürler. bu arada yorumlar ve çıkarımlar harika olmuş,elinize sağlık

abdullah erdem
abdullah erdem - 8 yıl Önce

herhalde su anda muslumanlarin sahip oldugu zenginlik tarihte emsali gorulmemis bir seviyeye ulasti. ancak sonuc ortada

ferhat özbadem
ferhat özbadem - 8 yıl Önce

Aşkı için, itiraf ettiğin her suçunu,
İtiraf etmeye değer miydi?
İtiraf eden Raskolnikov, itirafa sebep Sophia,
Sonradan yani en sonunda,
Kimsesiz kaldığında hücrende,
Hani ikna yollu kendisini sevdiğini söylediğinde,
Sana inanmayı anlatan,
Bir tutam sevgi veren ve seni yola getiren,
Değer miydi?
Sevdiğini söyleyen, inanmaya başlayan Raskolnikov, sebep sophia.

banner8

banner19

banner20