İslam düşünürleri mutluluğu nasıl tanımlıyor?

İslâm filozofları, mesela, Fârâbî “en yüce mutluluk”u, her insanın ulaşmak istediği bir gaye, İnsan nefsinin, varlığını sürdürmede herhangi bir maddeye ihtiyaç duymayacağı bir varlık yetkinliğine ulaşması şeklinde tanımlar. Hatice Toksöz yazdı.

İslam düşünürleri mutluluğu nasıl tanımlıyor?

Düşünce tarihinde ahlak felsefesinin en önemli kavramlarından biri mutluluktur. Tarihin hemen her döneminde “Mutluluk nedir?” sorusu bir şekilde insanların zihnini meş­gul etmiştir. Düşünce tarihinde mutluluk genellik­le, “en yüce gaye”, “en yüksek iyi”, “en yüce mut­luluk”, “nihai yetkinlik” şeklinde ifade edilmiştir. Arapçada mutluluk es-sa’âde kelimesiyle karşılık bulur. Bu kavramın zıttı ise eş-şekâve’dir (mutsuz­luk). Sözlüklerde mutluluk, “iyi ve hayırlı olana ulaşma, Allah’ın kişiye bereket ihsan etmesi, onu mutlu kılması” şeklinde tanımlanmaktadır.

Burada “iyi” ile “mutluluk” arasında bir tür ilişki olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda şu soruyu sorabiliriz: İyi/hayr nedir?

İslâm ahlak filozoflarına göre “iyi”nin ne olduğu­nu insanın kendisi belirler. Daha sonra da belirlemiş olduğu iyiye ulaşabilmek için ne gibi araç ve değer­lere ihtiyacı olduğunu araştırır ve o doğrultuda fiil­lerini gerçekleştirir. Esasında burada insanın “iyi”yi belirlemesi fiillerini harekete geçiren bir başlangıç­tır. Buna İslâm filozofları “mebde’/ilke” adını ver­mişlerdir. İnsanın “iyi”ye yönelmesi ve o doğrultuda fiilini gerçekleştirmesi de “gayedir (erek/amaç). Do­layısıyla “iyi nedir?” sorusu beraberinde “Doğru fiil nedir?” sorusunu araştırmayı gerektirir.

İslâm ahlak düşüncesi gayecidir (teleolojik/eu­daimonist). Başka bir ifadeyle İslâm ahlak düşün­cesinde gaye/erek/amaç, “en yüce iyi”ye ulaşmak­tadır. “En yüce iyi” ise bazı insanlar için doğa ile uyumlu yaşama, bazıları için kendi kendine yeterli olma, bazıları için sahip maddi imkânlarla mutlu olma, bazıları için acıdan kaçma ve olabildiğince haz alma, bazı insanlar için de kendini Allah’a ada­ma şeklinde farklı şeyler olabilir. Şu bir gerçektir ki herkes için “en yüce iyi” farklı olmakla birlikte, bütün hepsinde ortak olan şey, bir “en yüce iyi”nin var olduğu inancıdır. İnsanda var olan bu inancın temelinde de en yüce ve en değerli olan şeye ulaş­mak için çaba harcaması gerektiği dürtüsü bulun­maktadır.

Yüce mutluluk son gaye

Düşünce tarihine baktığımızda Platon iyiyi “erdem” olarak tanımlar. Esasında ona göre iyi, bilgidir, kötü ise bilgisizliktir. Aristoteles ise “iyi” ile “gaye” arasında bir ilişki kurarak iyiyi, “her şeyin arzuladığı şey” olarak tanımlar. Gerçekte Aristoteles’in “iyi” tanımında “iyi” ile “sevgi” ara­sında bir ilişki kurduğu gözlemlenmektedir ki bu Platon’un Şölen adlı eserindeki “iyi olanı ve mut­luluk vereni sevmek/arzulamak” şeklindeki sevgi tanımı ile de uyumludur. Esasen Aristoteles’e göre bir “iyi”, bir de “mutlak iyi” vardır. “Mutlak iyi”, sa­dece kendisi için, “iyi” ise “mutlak iyi”ye ulaştırdığı için sevilir/arzulanır ve tercih edilir.

İslâm ahlak filozofları ise “en yüce iyi”yi, “en yüce mutluluk (es-sa’âdetü’l-kusvâ)” ve “gerçek mutluluk (es-sa’âdetü’l-hakikiyye)”şeklinde ifade etmektedirler. Dolayısıyla İslâm ahlak filozofları­na göre en yüce mutluluk ulaşılmak istenilen son gayedir. İslâm filozofları, mesela, Fârâbî “en yüce mutluluk”u, “her insanın ulaşmak istediği bir gaye”, “İnsan nefsinin, varlığını sürdürmede herhangi bir maddeye ihtiyaç duymayacağı bir varlık yetkinliği­ne ulaşması” şeklinde tanımlar. Fârâbî’nin bu ta­nımındaki mutluluk ile insanın ahirette kazanacağı mutluluk kastedilmektedir. Burada sormamız ge­reken önemli soru ise insanın ahirette mutluluğu nasıl kazabileceğidir?

Fârâbî, insanın fikre ve bedene dayalı iradi fiil­leri ile bu mutluluğu kazanabileceğini söyler. Ancak filozof bazı iradî fiillerin insanın mutluluğu elde etmesine engel olduğunu da ifade eder. Çünkü İbn Sina’nın da söylediği gibi, insanın temel gayesi olan “hakiki mutluluk”a ulaşabilmesi, hissî ve maddi hazlarla değil, fikrî hazlarla mümkündür. Burada insan için önem kazanan durum, dünyada ahlâkî yetkinliği (el-kemâlü’l-aksâ) kazanmasıdır. İnsan için “yetkin (kemâl)” olma ise İslâm filozoflarına göre, mesela İbn Sînâ’ya göre, iki şekildedir. Biri ilk yetkinliktir (el-kemâlü’l-evvel) ki bu bir varlığın tür olarak var olmasıdır. Mesela, kılıcın şekil olarak var olmasıdır. Diğeri ise ikinci yetkinliktir (el-kemâlü’s-sânî) ki bu da türe ait fiilin gerçekleştirilmesidir. Örneğin, kılıcın kesme özelliğine sahip olmasıdır. İnsan için ise canlı bir varlık olarak var olması ilk yetkinlik, ahlaki fiillerini gerçekleştirmesi de ikinci yetkinliktir. Dolayısıyla yetkinlik, insan için kendi varlığına özgü gerçek mutluluğa ulaşmasının anla­mı olmaktadır. İslâm filozoflarının ifade ettiği gibi, değerli ve değersiz her varlığın kendine özgü bir ni­teliği vardır. İnsanın kendine özgü niteliği de diğer bütün varlıklardan farklı olarak sahip olduğu “akıl gücü”nde (en-nefsü’n-nâtıkâ) ortaya çıkmaktadır. Çünkü insanın aklıyla bilgisini elde edip, kendisinin belirlemiş olduğu “iyi”, aynı zamanda onun haya­tını nasıl yaşayacağı hususunda da belirleyici rol oynamaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık (fî ehseni takvîm)” mealindeki ayette insanın diğer varlıklardan farklı özelliğine işaret edilmiştir.

Mutlak iyi

İnsan, yetkinliği (kemal) elde edebilecek dona­nımda yaratılmıştır. İnsanın sahip olduğu akıl ve irade ise ona kendi sonunu (mutluluk veya mut­suzluk) belirleme hakkı vermektedir. Elbette ideal olan, insanın iradî fiillerle (bilgi, iyi ahlak) ahlaki yetkinliği kazanması ve “en yüce mutluluk”a ulaş­masıdır. Peki, “ahlak ve ahlaki yetkinliğin nedir?” şeklinde bir soru soracak olursak, ahlakın İslâm filozofları tarafından “insanın düşünüp taşınmak­sızın kendisiyle fiillerini ortaya koyduğu nefsin bir hâli” şeklinde tanımlandığını görmekteyiz. Bu ta­nımdaki “hâl/durum” ifadesi ise biri mizacın as­lından olan nefsin tabii hâli; diğeri de alışkanlık ve eğitimle kazanılan ahlak olmak üzere iki anlama gelmektedir. Dolayısıyla insanın fiilleri önce irade ile meydana gelir sonra alışkanlık ve huy hâline dönüşür.

İslâm filozoflarına göre insan, akli, gadabi (öfke) ve şehvani (arzu) şeklinde üç güce sahiptir. Buna göre insanın akli gücü, doğruya, ilme, öğre­time, anlayışa, ezberlemeye ve güzel şeylere arzu duyarken, gadabi gücü gözü peklik, öfke, üstün gelme, yönetici olma, övgü ve şerefi arzular. Şeh­vani gücü ise yeme-içme ve nefsani arzulara istek duyar. İnsanın sahip olduğu bu üç gücün itidal nok­tada olması ona hikmet, şecaat, iffet erdemleri ile birlikte adalet erdemini kazandırır. İnsanın aklî gü­cünün hikmet erdemini kazanması, aynı zamanda diğer gadabi ve şehvani gücünü de itidal noktada tutmasına vasıta olur. Zira insan ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. İbn Sina’nın Nâs Suresi tefsirinde ifade ettiği gibi, Allah’ın insana bahşet­tiği ilk nimeti harikulade bir bedendir. Daha sonra “akıl” nimeti ihsan etmiş ve bedenin kontrolünü de “akıl”a vermiştir. Bu sebeple insan, her daim yüce âleme ve Allah’a yönelir, O’na yakınlaşmak ister. Ancak Gazzâlî’nin İhyâuulûmi’d-dîn’de söylediği gibi, insan yüce/metafizik âlemin hakikatini elde et­meye yönelmeyip, sadece bedeni hazlar ile meşgul olursa bir süre sonra akıl yetisi kendi fonksiyonunu gerçekleştiremez hâle gelir. Bunun neticesinde de insanın “en güzel biçimde yaratılmış” bir varlık ola­rak sahip olduğu değerler kaybolur. Dolayısıyla in­san, zikredilen bu erdemlere sahip olma durumuna göre “iyi/erdemli insan” şeklinde tanımlanır. Şayet bu erdemlere değil de, erdemlerin zıttı reziletlere sahip olursa bu durumda da “kötü ahlaklı” şeklin­de tanımlanır.10

En yüce mutluluğun sırf kendisi için istenilen iyi olduğunu vurgulayan İslâm filozoflarına göre iyi, asla ve hiçbir zaman başka bir şeyi elde etmenin aracı olarak istenmez ve onun ötesinde insanın elde edebileceği ondan daha yüce başka bir şey yoktur. İnsanın mutluluğu kazanabileceği iradi fi­iller de güzel/iyi olan fiillerdir. Bu fiiller ise ancak erdemlerden ortaya çıkar. İnsanda var olan bu gü­zel ve erdemli fiiller ise kendi özü bakımından de­ğil, sonucunda mutluluğa ulaştırması bakımından iyidir. İnsanın nihai mutluluğu elde etmesine en­gel olan iradi fiiller ise kötü/çirkin fiillerdir. Dola­yısıyla insan dünya hayatında ya ahlaki yetkinliğini (el-kemâlü’l-aksâ) kazanıp “en yüce mutluluk”a ulaşacak ya da geçici/maddi hazlarla meşgul olup asıl gayesine ulaşamayacak ve sonucunda mutsuz olacaktır. Asıl/ideal olan insanın her türlü tercihini “mutlak iyi”ye/”en yüce mutluluk”a ulaştırması yö­nünde yapıp bu yolda fiillerini gerçekleştirmesidir.

Hatice Toksöz, “En Yüce Mutluluk (es-Sa’âdetü’l-Kusvâ)”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2019, sayı 8.

Güncelleme Tarihi: 02 Mart 2019, 10:11
YORUM EKLE

banner19

banner13