İşin de eşin de hazır ama bir şey lazım!

Bu dünyaya depresyona girmek için gelmedin. Evet, böyle bir manşet vardı... Çalış, kalk haydi!

İşin de eşin de hazır ama bir şey lazım!

 

Bilgisayarın klavyesine elleriyle bağlı bir hayat. Yemeğini bilgisayar başında yiyen, gittikçe müptezelleşen, alıklaşan bir kafa, beyin... Kalbi donmuş, adeta büyüyle harelenmiş, ne yapacağını ve ne yaptığını bilmeyen, çaresizlik içinde kıvranan, sahip olduklarını görmeyen, sadece sahip olmayı bekleyen, bunun için isyan eden, kendini arzdan arşa kadar haklı gören, toplumu silen ve kendini toplumdan soyutlayan, yüzüne bakmaya dayanamayan, genç yaşta ihtiyar bir ruha sahip genç adamlar, genç kızlar...

Allah’a grev yapılmaz!

Ve Allah'ın hepimize bir emanetidir. Senin bu yazıyı okuyan gözün de, Allah'ın sana bir emanetidir. Biz, dünya hayatının "oluş sürecinde" birer vasıtayız. Dünya mimarisinin işçileriyiz. Dolayısıyla, her şey sahibimizin. Biz, ücretimizi emeğimize göre alacağız. Ama, bunu unutup, "inşa" yerine "isyan" etmek, Allah'a karşı grev yapmak bize yakışmaz. İş bırakmak da ne demek?!

Hayatın karmaşası, günlerin karmaşası, insanın hüznü, varoluş sorunu, dün pişmanlığı ve yarın kaygısı, insan için her zaman var olmuştur ve hep öyle kalacaktır. Modern hayat, hayatı bölüyor, bölüyor ki, her şeyi ayrı ayrı pazarlasın, satsın, daha çok para kazanılsın. Onun için, bugün, dünya üzerinde aksiyonda olan bir medeniyet yoktur. Türkiye'nin bugün çok parlattığımız siyasi, sosyal nüfuzu bile, dünya sisteminin, kapitalizmin bir prototipidir. Biz treni baştan kaçırdık. Şimdi ya yol açacağız, ya yoldan çekileceğiz. Ki, biz hiçbir zaman yoldan çekilmedik...

Misyon, senin en büyük ödülün!

Evet biz, treni kaçıran, ama yoldan çekilmeyen, yeni bir yol açan bir milletin, en geniş manada, yol açıcı, zafere değil sefere inanan bir ümmetin çocuklarıyız. Dolayısıyla, misyon denen şey, bizim için, şahsi ikbalden öte bir mevkidir. Ve bu, o kadar hayırlı bir mefhumdur ki, anlayabilene ve uygulayabilene, lezzet verir. Nedir o?

Kendi "ben"liğini, kendi ateşini, yine kendinle söndürmeye, içindeki "iç seslerden" medet ummaya kalkarsan, ruhun, zihnin, kalbin, tam manasıyla bir felce uğrar. Dolayısıyla, sana "düşen, düşürülen" sorulara, kendinden cevaplar aramamalısın. Ancak ve ancak, o iç seslerin, diğer manasıyla vicdanın, ateşini söndürmen için seni "suya" yöneltmelidir.

En kötü hasletimiz: Artık suya inanmıyoruz. Şifaya inanmıyoruz. Yani küçüldük. Bu küçülme, mukavemeti yanlış olduğu halde, can havliyle savunduklarının doğruluğuna inanan bir suçluyu andırıyor.

Biz gençler, "büyük planda" yerimizi almıyoruz. Hepimiz, kendi planımızı yapıyoruz. Bir daire çizip, o dairenin içine hapsediyoruz kendimiz. Çizdiğimiz her daire, bizim mahpusluğumuzdur. Dört duvar arasında kalmışlığımız bundandır. Kendimizi, irademizi, Allah'ın "planı" çerçevesinde bir yere koyamadık. Rabbimiz "girin bu çerçeveye, bu sonsuz, sınırsız çerçeveye" diyor. Biz ise, bütün varlığımızın Yaratıcısına adeta naz ediyoruz.

‘İnsan’ı çok büyüttük

Kendimizle fazla uğraştık. Dünyanın en bilinmeyenli denklemlerini kendimiz üzerinde kurduk. "İnsan'ı" çok büyüttük. En büyük matematik soruları, insanın kendi kendini bölmesi, çarpması, çıkarmasından ibaret artık.

Oysa ki, bir teslim olsak. O büyük irade planının içinde kendi irademizi tuz biber etsek, karnımız doyacak. İşte o zaman kapılar açılacak. İsyan edersen kapı açılmaz. Teslim olursan, "gel" denir.

Dert edindiğimiz şeyler nelerdir?

Genç Dergisi, altı yıl önce bir tanıtım videosu hazırlamıştı ilk çıkışında. Çeşitli sokak röportajları yapılmıştı. "En büyük derdiniz nedir?" diye sorulduğunda, konuşulanların kahir ekseriyeti, iş ve evliliği ön plana çıkarmışlar, cevap olarak bu ikisini vermişlerdi...

Bu iki mesele de, hayatımızın en önemli virajlarındandır. Ve bu en önemli virajlara biz, ya giriyoruz ve kaza yaşıyoruz, yahut da, bu virajlara varamadığımız için yolu bırakıp, yoldan çekilip, isyanları oynuyoruz.

Maddeler halinde meseleye açıklık getirmeye çalışalım. Yani neden kaza yaşadığımıza, yahut viraja neden ulaşamadığımıza...

1- İstikrarsız, kendi kendimize dahi güvenmediğimiz bir halet-i ruhiyeye sahibiz. Bir bütünlük içinde yaşamıyoruz. Böyle olunca, yaptığımız yanlış işler, bizim kaderimize de, nasibimize de sirayet ediyor, mayayı ve manayı bozuyor.

2- Şükürsüzüz. Var olanı kıymet saymayana, Allah niçin kıymet verip nimetlerini artırsın? Yani, seni bir işin başına getirmesi için Rabbinin, dünyevi ehliyet yetmez, manevi ehliyetin, O'na bağlılığın var mı? Ya da, sen bir eş sahibi olmaya layık mısın? Emanet taşıyabilir misin?

3- Hiç, şöyle bir niyet edip, "ben her işimi Rabbime bıraktım, O'nun rızası en öndedir. Elimden gelen bütün girişimleri yapacağım ve sabır göstereceğim." dedin mi? Örneğin, bunun için, bütün hayatın için bir "kırk gün" koysan önüne ve "riayet" etsen, bakalım ne olacak?

4- Toplumu, aileni, dünyevi referanslarla uyardığın kadar, Allah'ın emirlerini yerine getirin diye uyardın mı? Tabi bunu diyebilecek yeterliliği kazanıp da...

5- Gerçekten bütün yolları denediğine inanarak mı umutsuzluk içindesin?..

Şu söze inanmaman elde değil değil mi: "Herkes için bir nasip vardır."

Bir iş var ve seni bekliyor. Bir eş var ve o da seni bekliyor. Ama sen yola çıkmıyorsun. Mesele tamamen bundan ibaret. Ve dahası, sen yola çıkmadan, sana gelen yoldan birileri geliyor ve öneriler sunuyor. Sen bunları da beğenmiyorsun. İş beğenmiyorsun, eş beğenmiyorsun belki...

Dünya hayatı o kadar kısa ki, sadece ahiret azığı olabilecek şeyler için ve bu yolda inşa edilen mefhumlar adına değer ve anlam kazanıyor...

Sen kendini salmışken kim toparlayacak seni?!

Bir odanın içinde, evinde oturuyorsun. Bilgisayarın başında, yahut kendini o uzun uykuların, habis uykuların kollarına bırakmış, öğlene kadar uyuyorsun. Bir şey vermeden, almak istiyorsun. Sanki bütün toplum, bütün işler, bütün eş adayları sana "gel" diyecek. Böyle bir hayat yok. İnsana sadece çalıştığının karşılığı var. Sen bir adım atacaksın önce. Yollar arayacak ve "büyük planı" unutmayacaksın. Kimse sana gel demeyecek. Her şey nasip halkasında olacak ama, bunu da unutmamalısın! Olacak, ama vesilelerle. Senin ehliyetine, haiz olduğun duruma bakılarak nasibin netleşecek...

Hani deriz ya: “Bir yerden başlamak lazım!” diye. Evet, bir yerden başlaman lazım. Ama o başlangıç, yarın değil, bugün, mümkünse hemen. Çünkü, senin bütün derdin ertelemekten meydana geliyor zaten. "Yarın yaparım" dediğin her şey kaybındır. Hem sabırsızsın, hem de erteliyorsun. O zaman layık olmazsın.

Unutma,

Her şey, layık olabilmekte ve sefere çıkabilmekte. İşin de, eşin de olmasın yola çıkarken, ama merak etme, "yol"a çıkmışsan yiğitçe, mertçe vallahi Allah sana nasip edecektir!

Taha Süren yazdı

Güncelleme Tarihi: 19 Şubat 2012, 01:23
YORUM EKLE
YORUMLAR
Gül Hanım GÜRSOY
Gül Hanım GÜRSOY - 7 yıl Önce

şurası çok hoşuma gitti: "Kendimizle fazla uğraştık. Dünyanın en bilinmeyenli denklemlerini kendimiz üzerinde kurduk. "İnsan"ı çok büyüttük. En büyük matematik soruları, insanın kendi kendini bölmesi, çarpması, çıkarmasından ibaret artık."dilerim hareket geçirsin bu yazı, son noktası görüldüğü ân.derdimiz hiç bitmesin. derdimizle bir, hareketimiz...Ertelemeyi düşündüğümüz ân Efendimiz'in şu sözü gelsin akıllara: "Erteleyenler helâk olmuşlardır."eyvallah abi.

yusuf öfkeli
yusuf öfkeli - 7 yıl Önce

Taha İyi yamışsın da kşisel gelişim uzmanı gibi yazmışsın iyilik yap iyilik bul gibi insan hayatının en önemli olgusunu unutmuşsun: Trajedi yaşam bir tajedi dir bu kaderdir.

mehmet türkmen
mehmet türkmen - 7 yıl Önce

Modern hayat içerisindeki bocalamalarımız ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Yazar değme psikologlara taş çıkartmış.

simla
simla - 7 yıl Önce

Selamlar,farkındalığımı arttırıcı bir yazı...Çok güzel.Sevgili,Kıymetli ve Saygıdeğer Taha Süren bu güzel yazılarınızın devamını bekliyorum.Size mail yoluyla ulaşmam mümkün mü?Selamlar

banner19

banner13