banner17

İran'dan nefret edelim tamam da... sonra?!

Ümmetin içine fitnenin çok fena saldırıldığı bir dönemdeyiz. oysa vahdete bir tuğla da biz koymalıyız...

İran'dan nefret edelim tamam da... sonra?!


“İdeal ile gerçeklik arasındaki mesafe, kimi zaman bir göz kırpmak kadar yakın, kimi zaman ise yıllar hatta yüzyıllar süren kan, gözyaşı ve alın terine karışmış, kat edilmesi imkânsız denecek kadar uzaktır.” diyor Muhammed Hüseyin Erdüş.

Ümmet bilincimiz, yıllarca dilimize doladığımız kelimelerin sınavını veriyor. Dimağlarımız her zamankinden daha fazla işgal altında. Romantik rüyalar eşliğinde, tek taraflı bir muharebenin muhatapları oluyoruz. ‘Gardaş’ız derken, düşman buluyoruz kendimizi. Sinir uçlarımızla oynayanlar, büyük bir iştah ile ğayb olan duyarlılıklarımızı seyrediyorlar. Kitle iletişim araçları, dezenformasyon saçarak bizleri ‘ümmet’ten ‘kitle’ye dönüştürüyor. Bu zihnî hercümerç içerisinde, mezhepsel reflekslerimiz kendine alan açmaya başladı.

Suriye, Mısır, Libya, İran, Türkiye, Büyük Şeytan Amerika vd… Büyük bir tezgâhın içerisindeyiz. Kardeşlerimize sahip çıkalım derken; başka kardeşlerimizi ucuz ithamlar ile yargılıyoruz. Farklı dereceden denklemleri, aynı işlemde kısa yoldan çözme ‘basitliğini’ maharet diye yutturdular bizlere. Bir yerlerde ölüyoruz; bir yerlerde ise kendi bacağımıza/geleceğimize sıkıyoruz. Zahir bazen serap olabilir; kimi zaman kalple de okuyabilmeliyiz gerçekleri.

İslami Vahdet Haftası…

Hz. Rasulullah Efendimiz’in vilâdeti münasebetiyle, İmam Humeyni’nin bizlere miras bıraktığı “Vahdet Haftası”, geçtiğimiz haftalarda İran’da, yüzlerce Şii ve Sünni âlimin katılımı ile icra edildi. Ümmetin farklı coğrafyalarının odakları bu toplantıya kilitlenirken, ülkemizde iltifat görmedi bu buluşma. Başta Suriye mevzuu olmak üzere birçok konu üzerinden tetiklenen “mezhepçilik fitnesi”, bu yüzyılın vebası olmaya aday bir şekilde toplumsal zeminde karşılık bulmaya başladı.

Tarihte ne tür kırılmalar yaşandığını, herkesin kendine ait gizli gündemlerini(!), Suriye’de yaşananlar karşısında İran’ın tutumunu, herkesin birbirini sapıklıkla suçladığı argümanları, her şeyi ama her şeyi bir kenara iterek, önce iyi niyet libasını giymek gerek. Aksi halde, her şeye bize aktarılan bakış açısı ile bakar; gafletimizle ‘îsâr’ diye övünürüz. Gelin görün ki her duruş mezhepsel değildir; siyasi duruşları mezhepsel reflekslerle açıklamak, sadece başkalarının ekmeğine yağ sürmektir. Hele ki Suriye mevzuu gibi can yakıcı gündemlerde, belli başlı Sünni Hareketlerin, Şii kardeşleri gibi tavırlar takındığını biliyorken!

Şimdi aramızdaki mesafeleri kısaltma zamanı…

Bu satırlarda, kimin daha nüfuzkâr söyleme sahip olduğu veya kimin ak-kara(!) olduğu hakkında cedel yapmak değildir gayemiz. İdeal ile gerçeklik arasındaki mesafenin kat edilmesi zor denecek kadar birbirinden uzaklaştığı bir dönemdeyiz. Ümmetin Şii ve Sünni evlatları arasındaki yüzyıllara dayanan ayrılıkları, bir çırpıda çözeceğimize de inanmıyoruz. Bırakın yüzyıllardır çözülememiş sorunları halletmeyi; günümüzdeki önyargıları kırmaya bile gücümüz yetmez.

Ama şuna inancımız tam ki dünyadaki Müslümanların yüzde doksan dokuzu bir başkasını batıl(!) ve sapık(!) ilan etmekle meşgul olsa dahi; biz, birbirini dinlemeye gayret gösteren, tüm olumsuz şartlara rağmen ideal olanı gerçekliğe tercih eden, mezhepler üstü düşünen, vahdet algısı ile ‘gardaş’ olan yüzde birlik dilimin içinde olmalıyız. Vahdet algımızı mezheplerle sınırlamadığımızı hatırlatmamıza gerek yok; ancak günümüzde türlü yollarla atılan mezhepsel fitne tohumlarının, bu yüzyılda ümmetimizin başına bela olacağını tahmin etmek, kehanet olmasa gerek.

Bu vesileyle, iki taraflı her türlü eleştiriyi göğüslemeyi baştan kabul ederek, bu ve bundan sonraki değinilerimizde, vahdet mefhumu üzerine çabalar sarf eden cemaatler, kurumlar ve kişiler hakkında haberler yapma gayreti içerisinde olacağız. Mevzuuyu olumsuz bakış açılarından yeterince dinledik; gelin, biraz da bu ümmetin insaflı Sünni-Şii evlatlarının penceresinden dinleyelim.

Vahdet anlayışının zeminini neye dayandıracağız?

Mezhepsel ihtilafların zeminini oluşturan konuları değerlendirirken, öncelikle “vahdet” kavramından maksadın ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Eğer “vahdet” kavramını Müslümanların gündemini oluşturan tüm konular üzerinde herkesin ittifak etmesi olarak algılarsak, ne kadar çabalarsak çabalayalım, “vahdet”i sağlayamayız. Ama eğer ilmi konuları, kat’i ve kat’i olmayan konular olarak ikiye ayırırsak, kat’i konuların vahdetin ölçüsü olduğunu söyleyebiliriz. Hükmü kesin olan konular içerisinde, namaz, oruç, kıble, Kur’an, hacc, takva, günahtan korunma, peygamberlere iman, cihad, güzel ahlak vb. konuları sıralayabiliriz. Bunlar, Kur’an’ı Kerim’de belirtilen tartışılmaz imanî gerçekliklerdir. Bunun yanı sıra, kesin olmayan konular içerisinde, namazın kılınış şekli, ezanın okunuş şekli gibi fıkhî ve ameli meselelerin varlığını gösterebiliriz. Bizim için vahdet ölçütü olan konular, içtihada açık olmayan imanî konulardır. Bu konular noktasında, herhangi bir noksanlık mevcut ise, bu durumda bir mezhebin İslami olup olmadığını ve bu mezhebe tabi olanların Müslüman olup olmadığını tartışılabiliriz. Fakat bizlerin sadece fıkhî boyutlardaki meselelere takılarak birbirimizi sapık ilan etme, birbirimizi kâfir addetme gibi bir hakkımız yoktur.

Bu değerlendirmeyi Şii ve Sünni Müslümanlar ekseninde yaptığımız zaman, ortaya atılan ihtilaf konularının çoğunlukla fıkhi meseleler olduğunu görüyoruz. Buna ek olarak, bazı itikadî konuların da gündeme getirildiğini ve bu konuların araştırmadan, kulak dolgusu haberlerle yanlış değerlendirmeye tabi tutulduğunu görüyoruz.

Bu noktada, toplumumuz büyük ölçüde Sünni kesimden oluştuğu için, Türkiyeli Müslümanların Şii kardeşlerimiz ile ilgili sahip olduğu yanlış görüşleri ele almaya ve bu noktalarda hem Şii âlimler hem de Sünni âlimler tarafından yapılan yorumları yansıtmaya çalışacağız.

Şiilerin farklı bir Kur’an’a sahip oldukları iddiası

Bu konu toplumumuzda Şii Müslümanları sapık ilan eden güruhlar tarafından sıkça dile getirilmektedir. Bu tür bir söylemi, maalesef bazı kanaat önderleri dillendirebilmektedir. Herhangi bir delile dayanmadan öne sürülen bu iddia, tamamen ön yargıdan kaynaklanmaktadır. Bu durumun, sadece bir ön yargıdan kaynaklandığını anlamak için bazı âlimlerin görüşlerine başvurmamız yeterli olacaktır.

Sünni bir oluşum olan İhvan-ı Müslimin Hareketi düşünürlerinden Salim Behnesavi, "Es Sünnet-ül Muftera aleyha" kitabının 60. sayfasında "Şiilerin bizim Kur'an'ımızdan farklı Kur'an'ları vardır" diyen bazı kimselere şöyle cevap vermekte: “Şiilerin cami ve evlerinde bulunan Kur'an, Sünnilerin ellerindeki Kur 'an'ın aynısıdır.”

Kitabının 260. sayfasında da şöyle diyor:

“On iki İmam mezhebi adıyla tanınan Şiîler, İslam ümmetinin eskiden beri ellerinde bulundurduğu Kur'an’ın bir harfini değiştirmeyi küfür olarak bilmekteler.”

Üstad Behnesavi, kitabının 67-75. sayfalarında, Şia âlimlerinden bazı nakillerde bulunarak Şiilerin büyük fakihlerinden Seyyid Hoyi'nin dilinden kitabın 69. sayfasında şunları yazmakta:

“Herkesin bildiği gibi bütün Müslümanlar, Kur'an'da bir değişiklik olmadığına ittifak etmişlerdir. Bizim elimizdeki Kur'an, Rasulullah'a nazil olan Kur'an’ın ta kendisidir.”

Şiilerin Hz. Ali’yi peygamber olarak addettikleri iddiası

Bu konu da, Şii-Sünni ihtilafının hassas konularından bir tanesidir. Muhakkak ki Müslüman olduğunu iddia eden bir kimse, son Peygamberin Hz. Muhammed(sav) olduğuna ve Hz. Ali’nin Peygamberin ashabından önemli bir şahsiyet olduğuna iman etmesi gerekmektedir. Bazı zaman ve mekânlarda, Şii olduğunu iddia eden uç görüşlü kimseler –ki bu kimseler gerçek Şii Müslümanlar tarafından Müslüman olmadıkları iddiasıyla reddedilmişlerdir-, Hz. Ali’nin peygamber olduğunu belirtmişlerdir. Şu unutulmamalıdır ki, bu tarz söylemler, Şii kardeşlerimiz tarafından dillendirilmemiştir ve aksine reddedilmiştir. Bu tür aşırılıkların sadece, Şii camiada değil, aynı zamanda Sünni camiada da olduğunu unutmamak gerekir. Bizlerin, Rabbimizin Kur’an’ı Kerim’de belirttiği gibi itidalli davranarak, Şii ve Sünni Müslümanları bu aşırılıklara bakarak yargılamamamız gerekmektedir. Bu noktada Dr. Suphi Salih, “Mealim-uş Şeriat-il İslamiyye” adlı kitabının 52. sayfasında şöyle demektedir:

"Şia'ların imamları, Peygamber'in sünnetine karşı olabilecek hiç bir söz söylememişlerdir. Onların yanında sünnetin çok büyük bir saygınlığı vardır. Şeriat kaynağı olarak onların yanında Kur’an'dan sonra Peygamberin sünneti gelmektedir.”

Sahabelere verilen değer konusu

Şii Müslüman kardeşlerimize göre İslam tarihinde bazı haksızlıklar mevcut bulunmaktadır. Bu kardeşlerimiz Hz. Ebubekir’e verilen ilk hilafet koltuğunun Hz. Ali’ye ait olduğunu düşünmektedirler. Buradan başlayan ve bu zincir ile giden bazı olaylar karşısında, Şii kardeşlerimiz Sünnilerin çok önem verdikleri sahabelerden bazılarını eleştirebilmektedirler. Bizlerin, bu noktada olayı değerlendirirken, az önce bahsettiğimiz “vahdet ölçütüne” geri dönmemiz gerekiyor. Buradan yola çıkarak, diyebiliriz ki, bir Sünni Müslüman’ın önem verdiği bir sahabenin Şii bir Müslüman tarafından eleştirilmesi veya tam tersi bir durum, hiçbir zaman bir Sünni’nin bir Şii’yi, bir Şii’nin de Sünni’yi sapık ilan etmesine delil olamaz. Elbette ki hepimizin sahabenin güzide insanlarına olan saygımız ve sevgimiz sonsuzdur, fakat unutulmamalıdır ki, bu konu Kur’an’ı Kerim’de belirtilen imani bir konu değildir ve buradan yola çıkarak birinin imanı tartışmaya açılamaz.

Diğer yandan, bu konu ile ilgili İran İslam İnkılâbı lideri İmam Hamaney’in verdiği şu fetva da takdire şayandır:  “Mü'minlerin anneleri olan Hz. Peygamber'in eşleri ve Ehli Sünnet'in sembol isimleri hakkında aşağılayıcı, hakarete varan ifadelerin kullanılması haramdır.”

“Rafızilik” fetvasının yanlış algılanması

Şii ve Sünni Müslümanların ihtilaflarına sebep olan düşünceler noktasında son olarak, İbn-i Teymiyye’nin Rafiziler ile ilgili fetvası üzerinde durmak istiyoruz. Rafızilerin sapık olduğu ve dinden çıktıklarının belirtildiği bu fetvaya dayanarak birçok Müslüman, Rafızilerin Şiiler olduğunu dillendirmiş ve buradan yola çıkarak, bu durum “üç Şii öldüren cennetliktir” seviyesine kadar taşınmıştır. Bu tarz yorumlar da, tamamen heyecan ile hareket etmekten,  akl-ı selim olarak olayları araştırıp değerlendirmemekten kaynaklanmaktadır. Bu noktada, konu ile ilgili yorumlarda bulunan değerli şahsiyetlere kulak vermemiz, zikredilen konuyu daha itidalli ve doğru zeminde anlamamızı sağlayacaktır.

Üstad Fethi Şikaki bu konu ile ilgili şöyle bir yorumda bulunmuştur:

Bu kimseler(Rafızilik fetvasına uyarak Şiileri kafir sayanlar) özetle şu hatalara düşmüşlerdir:

1-      Bu kimseler, bu fetvanın Şiilik hareketinden 600 sene sonra 7. yy da İbn-i Teymiyye tarafından verildiğinin farkında değil midirler?

2-      Bu kimseler, İbn-i Teymiyye zamanı hakkında hiç bir bilgiye sahip değiller mi? O dönem, ihtilafların özellikle de yabancıların İslam ümmetine karşı saldırılarının yoğun olduğu bir dönem idi.

3-      Bu kimseler, İran'daki İslam İnkılâbı’na olan öfkelerinden dolayı ve İran İslam İnkılabı’na karşı siyasetlere tabi olmalarından; İbn-i Teymiyye'nin fetvasını dikkatle incelemeden, "Rafızîlik" kelimesinin manasını On iki İmam Şia'larını kapsayıp kapsamadığına dikkat etmemişlerdir.

İcma, Şii-Sünni tüm müçtehitlerin ittifakı ile olur…

Yukarıda değindiğimiz dört başlık ile, Sünni Müslümanların kafasında soru işaretlerine sebep olan bazı konuları gündeme getirmeye çalıştık. Tüm bu yorumları ve örnekleri birlikte düşünüp, Kur’an terazisine yerleştirdiğimiz zaman, bizlerin Şii Müslüman kardeşlerimizi sapık olarak addetmemizin ne derece yanlış olduğunu görüyoruz. Bu konuyu sonlandırmadan önce önemli bir paragrafı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Üstad Abdulvehhab Hilaf "İlm-u Usul-il Fıkh" kitabının 46. sayfasında şunları belirtmektedir:

"İcma'nın dört rüknü vardır; bunlar olmadan icma olmaz. Bu rükünlerin ikincisi; şer'î bir mesele üzerinde fetva vermede bir bölgenin değil, o zamanın bütün müçtehitlerinin o mesele üzerinde ittifakları gerekir.

Örneğin: Bir şer'î hüküm üzerinde sadece Hicaz bölgesi müçtehitleri veya sadece Harameyn-i Şerifeyn müçtehitleri veya sadece Şia müçtehitleri ya da Ehl-i Sünnet müçtehitleri ittifak etseler, şer'î olarak bu icma kabul olunmaz. Çünkü icma, o zamanın İslam dünyası müçtehitlerinin tümünün ittifakı olmaksızın mümkün değildir."

Farklı düşünmek, düşüncemizi din olarak dayatmayı gerektirmez…

Buradan da yola çıkarak şu sonuca varmamız gerekiyor: Şii ve Sünni âlimlerin tek başına ittifakları, bir fetvayı vermekte yeterli olmuyor. Durum böyleyken, bizler nasıl olur da Şii Müslümanları dinden çıkmakla, sapıklıkla suçlayabiliriz. Bizlerin, Müslümanlar olarak, günümüzde İslam düşmanları tarafından körüklenmeye çalışılan mezhepsel ihtilaflara ve bunların doğurduğu yanlış adlandırmalara karşı uyanık olmamız gerekiyor. Olayları ve durumları yorumlarken, her şeyi Kur’an terazisine koymalıyız ve bu terazinin dışında kalan ihtilafların bizler için yıpratıcı bir etkiye sahip olmadığını, tam tersine farklı fikir birlikteliğini sağladığını bilmeliyiz. Eğer gerçekten itidalli, vahdetçi bir düşünce yapısına sahip olmak istiyorsak, kafamızdaki ihtilaf nedenlerini bir kenara bırakıp, Muhammed Gazali’nin “Keyfe Mefhemu’l İslam” adlı eserindeki yorumuna kulak verelim:

"Ben her ne kadar birçok farklı meselede Şia’dan farklı düşünüyor ve amel ediyorsam da bu benim düşüncemi din olarak kabul etmemi ve karşı tarafı günahkâr saymamı gerektirmez; aynı şekilde de Ehl-i Sünnet mezhepleri içerisindeki farklı düşünceler için de bu böyledir. "

Ümmet olarak hayalimiz ve idealimiz İslam Birliği’dir…

Yazımızın başından itibaren vurgu yaptığımız “vahdet” mefhumunu ve bu mefhumun hayata geçirilmesi için atılması gereken adımları, İslam Birliği Uzmanı Dr. Muhammed Hüseyin Erdüş’ün bir röportajda kendisine sorulan bir soruya verdiği cevap, çok güzel özetlemektedir:

“Zor bir soru, içe ve dışa yönelik nedenleri olan çok yönlü bir problemdir İslam Birliği sorunu. Müslüman dünya 200 yıl önce yoldan çıktı. Müslüman dünya annesinden ayrılan çocuk gibidir. Öksüz, yetim ve kimsesiz... Tekrar kendi değerlerine, ailesine ve inanç kuşağına dönmedikçe mutlu olamayacaktır.

Güney Amerikalı yazar Kopello herkesin bir özel hayali olmalıdır diyor. Ümmet olarak bizim hayalimiz ve idealimiz de İslam Birliğidir. ‘Vahdet gerçekleşmedi, gerçekleşmesi de imkansız gibi bir şey’ diyenlere karşıyım. Vahdetten(İslam Birliği) ne anladığımız çok önemlidir. İslam Birliği herkesin tek renk, tek duygu, tek anlayış, tek tip, tek yöntem sahibi olması demek değildir. Bilakis İslam Birliği, farklılıkların ortak aklı daha işlevsel kılacağı, farklı renk, dil, yöntem ve anlayış sahiplerinin İslam ümmetinin farklı coğrafyaları ve farklı kültürleri için daha uygun çözümler geliştirmesine katkıda bulunacağı bir olgudur.

Geleceğe dair ortak projelerin birlikte inşasıdır. Hedef birlikteliği, fazilet ve erdem birlikteliğidir. Teferruata taalluk eden meselelerin birlikteliği olmaz. O halde İslam Birliği’ni ayrıntılarda imkansız hale getirmek yerine hedeflerde birliğe dönüştürerek uygulanabilir, gerçekçi, modern bir projeye dönüştürmenin imkanları üzerinde çalışmak durumundayız.”

Ümmet bilincini gündemleştirmek, boynumuzun borcudur…

Başta da ifade ettiğimiz üzere, ümmetin ihtilafını körüklemenin kolay olduğu günlerden geçiyoruz. Zora talibiz; itibar ve iltifat görmeyene adayız. Tüm eleştiri oklarını üzerimize çekmeye razıyız. Yeter ki önyargıların kırılması adına ümmet binasına bir tuğla da biz koymuş olalım. Rabbimizin katına çıktığımızda, “rüzgara kapıldık” demek yerine, “karınca misali ateşe su taşıdık” diyebilmektir derdimiz…

Bir sonraki değinilerimizde, başta orijinal bir coğrafya olarak “Lübnan” tecrübesinden bahsetmenin yanı sıra; Mahmud Şeltut, Fethi Şikaki, Muhammed Abduh, Nevvab Safevi, Muhammed Gazali, Kelim Sıddıki, Muhammed el-Asi, İmam Humeyni, Muhammed Bakır Es-Sadr, Murtaza Mutahhari, Hüseyin Beheşti gibi öncü şahsiyetlerin hayatlarından / çabalarından ve İslami Düşünce Enstitüsü, Sabikun Hareketi, İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Cemiyeti gibi kurumların faaliyetlerinden bahsetmeye çalışacağız.

Allah-u Teala, vahdet iplerini sağlamlaştırmamızda, üzerimizde oynanan oyunları basiretle fark edip, heyecana kapılmamamızda bizlerin yardımcısı olsun.

“Allah’ın ipine sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine, siz, tam bir ateş çukurunun kıyısındayken, orada sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar.” (Al-i İmran Suresi/103. ayet)

 

İsmail Duman ‘vahdet’ rüyası görenlere selam ediyor…

Güncelleme Tarihi: 26 Şubat 2012, 03:34
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Tayfun
Tayfun - 7 yıl Önce

Kem alatla kemâlât olmaz demiş eskiler. Birlik olacağız kendimizi başka yerlerde bulmamak adına...

berad
berad - 7 yıl Önce

bir hükümete düşman olmak, ülke halkına da düşman olmaya ne kadar hak tanır? güncel bir soru bence.

SELMAN
SELMAN - 7 yıl Önce

Yazı ve söyleşilerinin bir çoğunu arşivime aldım. Çok, çok hayırlı bir iş yapıyorsun. Ümmetin küskünleri, yada küfür cephesinin fitne ve fesadı ile birbirine düşmanlaştırılanları, küstürülenleri arasında kardeşlik köprüsü kuruyorsun. Bütün yazı ve söyleşilerinde '' müminler ancak kardeştir'' rahmetinin peşinde koşuyorsun. Allah cc seni o büyük kalplerin, aşıkların idrak ettiği ümmetin kardeşliği sevdana ulaştırsın. Bütün samimiyetimle senin ellerinden öpüyorum, ki yazdıkların özgürlüğün anahtarı

banner8

banner20