İpek elbiselerini yırtan yalnızlar: Gotik kadınlar

19. yüzyıl boyunca Kuzey Avrupa’nın kasvetli şatolarının uğultularını, güneşsiz gökyüzünü, fantastik dışavurumları ve marjinalleşme arzusunu satırlarında ve satır aralarında taşıyan gotik romanlar, kadınların hayal gücüyle yükseliyordu. Sedef Korkmaz yazdı.

İpek elbiselerini yırtan yalnızlar: Gotik kadınlar

Yalnızlığın acıdan doğması ile yalnızlığın acı doğurması farklı şeyler. Edebiyatçılar içinde etrafı kalabalıkken bile yalnızlığın kahrettiği birçok isim var. Onların eserlerine baktığınızda gerçeği bütün hatlarıyla görebilirsiniz. Ama kahır yalnızlığı doğurduğunda durum değişiyor olmalı; çünkü böyle ömür sürmüş olanlar kadınsa ve yazabiliyorsa ortaya hiç beklenmedik biçimde dehşeti bütün gerçeküstülüğü ile anlatan gotik romanlar çıkarmış. Üstelik bu tür yalnızlığın izdüşümü edebî metin olmakla sınırlı kalmayıp tiyatro, müzik, sinema gibi birçok alana defalarca uyarlanmış eserlere dönüşmüş.

Peki, kadınlara kâbus dolu ve bilmeyenin kalmadığı bu gotik kitapları hangi kahırlı süreçler yazdırdı? Bunun için hızlı bir kronolojik geçişe ihtiyaç var.

İnsan için en geçerli delil görünendir ve deliller gösterir ki, Batı görünürlüğün zirvesine erişmiştir. Dünyanın her yerini sarıp sarmalayan popüler kültür, Batı sanatının ve tarzlarının izleri, tozları, kitsch’leri ile dolup taşmakta iken bu gerçeği kim inkâr edebilir. Batı’da sanat adına doğan her akım şüphesiz bir önceki akıma yaslanmış, ancak bir öncekinin açılımı ya da gelişmiş modeli olmamış, çünkü inkâr ve retten doğmuştu. Doğu’daki gibi inanç derinliği sayesinde hayat akışıyla buluşmak ve irfanî çoğalışa dönüşmek yerine, bir öncekini kısmen ya da tamamen reddeden çatallanmalardan, tersine gidişlerden ve bunalımdan doğan süreçlere gebe olmuştu akımlar.

Fransız İhtilali’nin dünyayı değiştirdiği gerçeğini de bu çerçevede anlamak yerinde olur. İhtilal fikrini yerleştiren ve aklı üstün tutan Klasizm terk edilince Romantizm devreye girdi. Romantizm ihtilalin getirdiği özgürleşmeyi başat fikir olarak öne sürdüğü hâlde, klasizmi yermek için türetilmişti. Bu, özellikle Avrupa toplumlarının sanat bakışında bir kırılmaydı. Fransa merkezli başlayan burjuvazi, tüketimi ve standartları dönüştürmeye başladıktan itibaren yazı alanında sivil sesin kendini ortaya koyma biçimi olarak roman türü öne çıktı, şiir yeni arayışlara girdi. Sanatçı fikir kalıplarından kurtulmuş, kendi yolunu çizmenin akılla değil yürekle olacağında karar kılmıştı.

18. yüzyıl sonları itibariyle maddiyatta ve gelenekte yaşanan serbestlik, Avrupa’nın her metrekaresinde önem taşıyan soyluluk algısını da kısmen yumuşatmıştı şüphesiz. Ancak Güney Avrupa’daki bu dalganın Kuzey Avrupa’yı da aynı ölçülerle biçimlendirmediği muhakkaktı. Fransız İhtilali, dünyadaki değişimi tek başına körüklememişti. Çünkü ihtilalin hemen öncesinde Birleşik Krallık’ta ardı ardına buluşlar baş göstermiş, sömürüden elde edilen maddi kaynaklarla teknik bir kalkınma ve Sanayi Devrimi gerçekleşmişti.

Maddenin dünyadaki hâkimiyeti, fikrin önüne geçiyordu artık. Fransa’da ihtilal fikrini besleyen Klasizm’in Romantizm’e terk edilişi gibi, teknik kalkınma, fikir üstünlüğünü beslemesi bakımından da önem kazanıyordu.

Başköşe vazosu

Bütün bu yeni hayat modellerini iç içe geçiren atılımlar arasında kadınların rolleri de başkalaşıyordu elbette. Soyluluk ve zenginlik arasında sıkışıp kalan üst tabakanın, evlilikleri bir şirket anlaşmasına dönüştürmesi fazla uzun sürmedi. Ailenin bir marka temsili olarak anılması, kan üstünlüğüne eklenen ekonomik güçle farklı bir biçim kazandı. Birkaç yüzyıl önce sıklıkla söz konusu olabilen aile skandalları azalıyor, daha mesafeli, daha nazik, daha kurallı, az rezaletli ve daha üstü örtülü bir yaşam öne çıkıyordu. Kadınlar daha sosyaldi, ama doğru adrese eş olma kaygısı yüzünden eğitim ve diğer işlere dâhil olma konusundaki tartışmaları sonraki on yıllara ertelemişti.

Gündelik hayatın içinde pastel tonlarda, buket buket çiçeklerle, uçuşan ipek elbiselerle pasta tadında yaşayan üst ve orta tabaka Avrupa kadınları, değişen dünya içinde kendine bir yer bulamıyordu. Akşam yemeklerinin, baloların dişil sefa malzemesi olmaktan ve kabul günlerinin başköşe vazosu olarak yerini bilmekten başka kariyeri yoktu. Değişim hengâmesi içinde roman yazıcılığının öne çıkmasının kadın kalemini tetiklediğine şüphe yok. Zira tahakkümden kurtulduğunu ilan eden Romantizm’den payına düşen, daha önceki boğucu standartlara ve cadı kazanlarına nazaran en iyisiydi. Yine de edebiyat metinlerine cinsî ayrım üzerinden bakmanın beyhude olduğu bilinmesine rağmen kadını tekil anlamda ortaya koyacak adımlar kamu içinde hiddetle karşılanmaya devam ediyordu. Metinler daha özgür, daha hayatın içinden, daha üslupluydu belki, ama bu rahatlama kadın kalemine yönelik bir resmiyet kazanmamıştı. Yani kadın, “yazabilir” ruhsatını erkeklerden henüz alabilmiş değildi.

Kadın kalemiyle ters köşe

Yazı sahasında ve telif eser üretimi konusundaki destek arayışında diğer hiçbir alanda olmadığı kadar yalnızdı kadınlar. Kendi hemcinslerinin bile desteğini almakta zorlanıyorlardı. Feminizmin yükselen sesi, oy hakkı ve toplumda yer kazanma konusunda kapı aralayacağını vaat ediyordu ama toplumsal duyarlığını sanatla giydirmiş edebiyatçı kadınları destekleme vaadinden epey uzaktı. Avrupa toplumunun kadınları bir masalın kenar süsüne yamayıp durması inadına rağmen gerçek olan, 19. yüzyılın ilk yarısında kitapları başyapıt olarak öne çıkmış birkaç kadın yazarın, korku ve gerilimi had safhaya taşıyan gotik anlatımı tercih etmesiydi.

Gotik romanların başını çektiği düşünülen Bram Stoker’ın Dracula’sı bile Mary Shelley’in Frankenstein’ından neredeyse bir asır sonra yazılmıştı. 19. yüzyıl boyunca Kuzey Avrupa’nın kasvetli şatolarının uğultularını, güneşsiz gökyüzünü, fantastik dışavurumları ve marjinalleşme arzusunu satırlarında ve satır aralarında taşıyan gotik romanlar, kadınların hayal gücüyle yükseliyordu. Charlotte Bronte, Emily Bronte ve Mary Shelly gibi yazarlar gotik romancı olarak başı çekiyordu. George Sand’in (Amandine Aurore Lucile Dupin) ise bütün hayatını gölgeleyen geçek öyküsünü kaleme aldığı otobiyografisi böyle bir listeye girmesini sağlayacak kadar gotikti.

Peki, neden bu kadınlar bu kadar karanlık hikâyelerin peşine düştüler ve gerçek öykülerini bile siyaha boyadılar?

Frankenstein tokadı

Edebiyat tarihine dair bilgi edinmeye başlayan herkesin, Frankenstein yazarının aslında bir kadın olduğunu ilk duyduğunda bunu şaka zannetmesi, belki de pasta tadındaki kadın tabloları ya da erkek romanlarının sürekli anlattığı -şirret bile olsa- pastel tonlardaki güzel kadınlar yüzündendir. Hikâyenin ürkütücülüğü ve o zamana dek yazılan hayalet hikâyelerinin hiçbirisine benzememesi, Frankenstein’ı bir kadın yazara yakıştırmamak için daha büyük etken.

1897’de dünyaya gelen İngiliz yazar Shelley annesizlik, babasızlık, kız kardeşsizlik ve evlatsızlık acısıyla harmanlanmış bir ömrün ürünüydü. Feminist bir yazar olarak tanınan annesi doğduktan kısa bir süre sonra ölmüş, sevdiği adamla kaçtığı için babası tarafından mirastan mahrum bırakılmış, kız kardeşinin intiharına tanık olmuş ve iki bebeğini doğurduktan sonra kaybetmişti.

Bütün bu yokluk, travma ve onlardan doğan rüyalar beraberinde değişen dünyanın kıskacında kalmıştı. Annesinden yadigâr ve babasıyla süregiden entelektüel ortamda edebiyatı soluyan Mary Shelley, o devirde diğer kadın yazar ve düşünürler gibi okuyarak kendini yetiştirmişti. Çünkü kadınların kendilerini geniş planda eğitmelerinin tek yolu okumaktı. Bu durum 20. yüzyılın başlarına dek ciddi şekilde uygulanan yasaklarla devam etti. Kütüphaneler kadın ziyaretçilere kapalıydı. Rahatça girip çıkmak için rahibe olmak zorunluluğu vardı. Shelley, 18. yüzyıl ortalarında başlayan korku/gotik akımından da besleniyordu. Ama onun benzersiz hikâyesi, genç yaşta karşı karşıya kaldığı acılar, yoksunluk ve yalnızlık duygusuydu. Dr. Frankenstein’ın ve onun eseri olan isimsiz canavarın kesif ve acıklı yalnızlığı da onun duygu ve hayal dünyasını anlamamıza yetip artıyor. Ergen yaşta, ergen bunalımına dahi fırsat bırakmayan büyük acılarından türeyen bir başyapıt ortaya koymuştu.

Veremli Bronte kardeşler

Charlotte, Emily ve Anne Bronte, dünyada nadir görünen bir üçlü sayılabilir. Üçü de gotik romancı olarak adını duyurmuştu. Charlotte’nin Jane Eyre’sı, Emily’nin Uğultulu Tepeler’i, Anne’nin Wildfell Hall’ın Kiracısı romanı en çok anılan, incelenmeye değer bulunan, sinema ve tiyatroya en çok uyarlanan gotik başyapıtlar arasına girdi. İrlanda göçmeni bir papazın kızları olarak annesiz ve sıkı şartlarda yetişmelerine rağmen yalnızca Charlotte evlendi. Ve şaşırtıcı bir biçimde yazmak konusunda babalarından destek gördüler. Bronte kardeşlerin hayatında tüberküloz hastalığının ve hayırsız erkek kardeşlerinin önemli bir yeri vardı. Hastalığa yatkınlık ve bağımlı kardeşleri Branwell’ın çektirdikleri, gotik romanlarında izler ve tozlar hâlinde yüzüyordu. Elbette kitaplarını yayımlarken biraz olsun saygın olması için erkek ismi kullanıyorlardı. Üçü de maddi imkânsızlıklar ve eşitsizliklerle boğuşan iç yalnızlıklarını başyapıta dönüştürdüler. İrlandalı göçmen bir aileden gelmişler, veremle sonlanan ve kısa süren hayatları boyunca maddi sıkıntıyla boğuşmuşlardı. Bütün bu çaba ve gücünü toplum eleştirisinden kalemlerinin cızırtısı ürkütücü hikâyelere dönüşmüştü. Onlar biteviye çatısızlıktan doğan yalnızlıklarını anlattılar.

George Sand, adını erkek adıyla değiştirmiş, erkek kıyafetleri giymiş ama yine de “erkek çölünde bir kamelya” olarak betimlemişti yalnızlığını. Mary Shelly ve Bronte kardeşlerden başka türlü bir biçimde ipek elbiselerini yırtıp atsa da, devre göre “delice” şeyler yazsa da kadınlığını ve kadınca hassasiyetini hiç terk etmemişti. Her birinin kafasının içindeki dünyaya sıkışan yalnızlığını ne kitapları ne de yaşayışları tarif etmeye yetiyordu. Onun için karanlık kuytularda gidebildikleri kadar ileri gittiler.

Sedef Korkmaz, “İpek elbiselerini yırtan yalnızlar Gotik kadınlar”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.

Güncelleme Tarihi: 26 Şubat 2019, 12:12
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13