İnsanlığın devleti

Sağlam kılıç, kime karşı ve hangi işlevle kullanılacağı bilinen kılıçtır. O kılıç zalime ölümcül bir araç, mazluma ise gölgelenecek bir ağaçtır. Mehmet Ali Tuğrul yazdı.

İnsanlığın devleti

Ertuğrul Gazi'nin Söğüt ve Domaniç'i yurt tutarak başlattığı destan üç kıtaya nasıl yayıldı? Akla ilk gelen cevap “iyi ordusu sayesinde" olsa gerek. Aslında bir bakımdan doğruluk payı olan bu cevabı detaylı olarak ele aldığımızda kazanılan başarıları sadece savaş mahareti ile sınırlamanın doğru olmadığını hemen hemen herkesin kavraması lazım. Ben bu başarıyı kendimce ‘sağlam kılıç' ifadesi ile tanımlıyorum.

Sağlam kılıç, kime karşı ve hangi işlevle kullanılacağı bilinen kılıçtır. O kılıç zalime ölümcül bir araç, mazluma ise gölgelenecek bir ağaçtır. Osmanlı, bu kılıcı işlevine uygun olarak kullanmayı bilmiştir. Osman Gazi'nin hem hocası hem kayınpederi olan Şeyh Edebali’nin “Ey Oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” sözünün bu kılıca şekil veren bir kalıp olduğunu söylersek pek de yanlış bir ifade kullanmış olmayız. Çünkü Osmanlı sancağının dalgalandığı topraklarda adalet, varlığını hissettirmiştir. Adaletin var olduğu bu topraklarda hâliyle hoşgörü, kalkınma ve samimiyet de baş göstermiştir.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!

“Ey Oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” sözü tohumdan çınara dönüşecek bir devletin can suyudur. O su ki varlığını altı asır sürdürecek Osmanlı Devleti'nin hem içişlerinde hem de dışişlerinde adeta bir pusula olmuştur. O pusula, Osmanlı'yı zalime karşı hırçın bir rüzgâr, mazluma karşı rengârenk bir bahar etmiştir. Cihanı mazlumların duasıyla titreten Osmanlı, üç kıtaya yayılırken yiğitliğini sadece kılıcından değil yüreğinden aldığını göstermiştir.

Müslüman veya gayrimüslim ayırt etmeksizin sancağı altındaki tüm insanları Yüce Allah'ın bir lütfu olarak gören Osmanlı, altı asır boyunca varlığını sürdürürken bu prensibine sahip çıkmıştır. Osmanlı’da fetih denildiği zaman akıllara literatürde yer alan “Bir ülkeyi ya da bir kenti savaşarak ele geçirme, savaşarak alma” tanımını getirmek pek doğru olmaz. Çünkü Osmanlı toprakların fethinde başarılı olduğu gibi gönüllerin fethinde de pek mahirdir. Kendisinden yardım talebinde bulunan tüm mazlumlara el uzatmıştır. 1492 yılında kraliçenin emri ile İspanya’yı terk etmesi gereken Yahudiler, birçok Avrupa ülkesine başvurmasına rağmen onlara Osmanlı Devleti kapısını açmıştır. Göç olayının yaşandığı sırada Osmanlı Padişahı olan Sultan II. Bayezid, Yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere emirnameler gönderir hatta Yahudilere zarar verenlerin idamla cezalandırılacaklarını duyurur. Bu olay, Osmanlı Devleti’nin yardımseverliğine verilecek örneklerden sadece bir tanesidir.

Tahta ve çivi

Peki Osmanlı’yı böylesine büyük bir devlet hâline getiren; iyi ordusunun yanında sadece âdil ve hoşgörülü yönetimi miydi? Elbette hayır. Burada “Başka ne olabilir ki?” şeklinde sorular olabilir. Bu sorunun cevabı da Devlet-i Âli'nin sancağıyla şanlanan topraklarda uygulanan iskân ve imar politikasıdır.

İskân politikasının ne olduğunu öyle sanıyorum ki bilmeyen yoktur. Ama yine de kısa bir şekilde açıklamak gerekirse Osmanlı’nın fethettiği bölgelere Türkleri yerleştirmesi olarak tanımlayabiliriz. Bu uygulamayı; yeni topraklara, İslâmiyet’in gerekliliği olan adaleti, hoşgörüyü, sevgiyi ve saygıyı ulaştırmak, bu sayede devletin içinde bulunan tüm milletleri bir arada tutmak için kullandığı bir yöntem olarak anlamlandırabiliriz.

İskân politikasının yanında diğer bir etkenin de imar politikası olduğunu yukarıda belirtmiştim. Şimdi hep beraber düşünelim. Elimizde ikisi kısa, biri uzun olmak üzere üç adet tahta parçası var. Kısa olan iki tahta parçasını yere dik açıyla yerleştirip üstüne de uzun parçayı paralel olarak konumlandırırsak zannediyorum ki basit bir oturak sahibi oluruz. Ama bu oturak o hâliyle ne kadar dayanıklı olabilir? Eğer elimizdeki bu oturağa birkaç adet çivi çakarsak ancak o zaman sağlamlaşır ve kullanabileceğimiz bir hâle gelir. İşte teşbihteki o tahta parçaları; Osmanlı'nın güçlü ordusunu, adaletli ve hoşgörülü yaklaşımını ve iskân politikasını simgeler. Çiviler ise Osmanlı'nın fethettiği topraklardaki eserleri yani imar politikasıdır. Geldiğimiz noktada acaba o çiviler söküldü mü? O çivilerin söküldüğüne inanmak doğru değil fakat sanki biraz hırpalandı. Şimdi kendimize soralım; “Zaman mı hırpaladı, yoksa biz mi?” Bu sorunun cevabını size ve vicdanınıza bırakıyorum.

Bahsettiğimiz çivilere biraz daha yakınlaşarak Mısır'a gidelim. Yavuz'un emaneti olan Mısır. Mısır’da İstanbul camilerinin izlerini taşıyan Mehmet Ali Paşa Camii, Osmanlı Devleti’nin nadide eserlerindendir. Mehmet Ali Paşa Camii’nin bir Osmanlı eseri olduğuna dair en önemli işaretlerinden biri de iç kısımlarda kullanılan ve İstanbul’daki camilere benzeyen hat sanatı örnekleridir. Mısır'a giden pek çok ziyaretçi, caminin bu tür mimarî özelliklerinden övgüyle bahsediyor. Caminin ziyaretçilerini büyüleyen bir diğer özelliği de gece görüntüsünün diğer camilerden farklı olmasıdır.

Mısır’da bulunan bu caminin yapımına, 1830 yılında Mehmet Ali Paşa hayattayken başlanmış. 18 yıl boyunca süren çalışmalardan sonra ancak Mehmet Ali Paşa’nın vefat ettiği 1848 yılında tamamlanan camiye onun adı verilmiş. İstanbul’dan getirtilen Mimar Yusuf Boşnak başkanlığında bir usta ekibi tarafından yapımı gerçekleştirilen cami, kubbeli bir harim ve şadırvanlı bir avludan meydana getirilmiş. Caminin batı köşesinde yer alan, küçük kubbelerle örtülü mekân, pirinç parmaklıklarla çevrilmiş ve buraya Mehmed Ali Paşa’nın mezarı yerleştirilmiş. Parmaklığın güneydoğu yüzüne de üç beyitlik bir Osmanlıca kitâbe eklenmiş. Osmanlı selatin camileri tipinde Kahire şehrinin silüetine hâkim vaziyette inşa edilen Mehmed Ali Paşa Camii, plan düzeniyle Osmanlı mimarisinin bu ülkedeki canlanışını gösterirken süslemeleriyle de barok ve rokoko gibi Batılı üslûpların tercih edildiği önemli bir örnek durumunda.

Caminin yapısını incelediğimizde, harime açılan kapı ve pencere açıklıklarının üzerindeki kuşakta Fetih Sûresi’nden âyetlere rastlıyoruz. Kapı kemerinin köşeliklerinde ay yıldız motifine ve daha üstte dönemin padişahı Sultan Abdülmecid’in ismine yer verilmiş olması da ilgi çekiyor. Diğer bir ilgi çekici durum ise caminin mimarî açıdan Ayasofya Camii’ne çok benziyor olmasıdır. Anlaşılan o ki bu çiviler hep birbirine benziyor. Hâliyle bu benzerlikler de halkı kendi içinde hiçbir ayrım gözetmeksizin birlik içinde tutmuş.  

Lafın özü Osmanlı; insanlığın devletidir. Bu nedenle de Osmanlı tarihinin hiçbir safhasında -hangi milletten olursa olsun- hiçbir insan, göz ardı edilmemiştir. Osmanlı; insan tasarrufçusudur. Öyle sanıyorum ki Osmanlı’yı bu tür yaklaşımlara sevk eden “Her insan bir âlemdir." anlayışıdır. Bugün, Osmanlı'ya hasretle bakıyorsak unutmamalıyız ki Osmanlı olmak zor değil. Yaradılanı, Yaradan'dan ötürü sevmeyi bilelim, gerisi kolay.

Hoşça kalın, dostça kalın!

Mehmet Ali Tuğrul

Güncelleme Tarihi: 06 Ağustos 2020, 08:42
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Selahattin
Selahattin - 2 ay Önce

Emeginize sağlık.....

banner19

banner13

banner26