İnsanın mülkiyeti bir iddia, ötesine geçemez

Mülkiyet tasavvuru tefekkür edilmeye başlandığında insanın aklına hemen ziynet eşyası, mal-mülk, evler-arsalar gelebilir. Fakat aslında mülkiyet kavramı daha farklı temeller üzerinden analiz edilir. Bunun en çarpıcı örneği şudur: Vücudumuz bizim mülkiyetimizdir. Abdullah Said Can yazdı.

İnsanın mülkiyeti bir iddia, ötesine geçemez

 

 

Mülkiyet meselesi, insan hayatının gelişim sürecinde son derece önemli bir yerde durur. Bundan ötürü kimi düşüne ekollerinde, özgürlüğün temelinin kişilerin özel mülkiyetinin üzerinde şekillendiği ifade edilir. Kimilerinde ise bu mesele, bireyden ziyade topluluklara atfedilmiş ve çok daha farklı fikirler bütününe temel olmuştur. Görüldüğü üzere esas itibariyle üzerine konuştuğumuz mesele, çok geniş bir muhtevaya sahiptir.

Vücudumuz bizim mülkiyetimizdir

Mülkiyet tasavvuru tefekkür edilmeye başlandığında insanın aklına hemen ziynet eşyası, mal-mülk, evler-arsalar gelebilir. Fakat aslında mülkiyet kavramı daha farklı temeller üzerinden analiz edilir. Bunun en çarpıcı örneği şudur: Vücudumuz bizim mülkiyetimizdir.

Modern zamanlarda, uzun bir geçmişe sahip hemen hemen bütün kavramların ortak muzdarip olduğu mesele olan kavram karmaşası, “mülkiyet”i de es geçmemektedir. Modern zamanlar ibaresine dikkatinizi çekmek isterim; çünkü içinde yaşadığımız dönemin sakinlerinin mülkiyet tasavvuru, bundan uzun yıllar evvel yaşamış insanlarınkinden oldukça farklı. Böyle değişiklikler yaşamış olmamıza rağmen, hala aynı kavramı kullanmak da konunun ayrı bir sorunlu kısmı.

“Modern zamanlar, kalp krizlerini iyi yönetemeyenlerin meydanıdır; er’den yoksundur, performansa dayalıdır ve profesyonellere kalmıştır artık.” diyor Güven Adıgüzel İzdiham’da yayımlanan bir yazısında. İşte benim konu edindiğim “modern toplum insanları” ifadesi, tam da bu tırnak içinde yer alanları kapsıyor. Bir düşünsenize; hayatlarımızın en yoğun dönemleri, bir gün akşamından saatlerce kafa yorup yarın ne giyeceğimizi düşünmemiz üzerine kurulu. Aslında hayatlarımız ve hayatlarımızın büyük bir bölümünü kapsayan işlerimiz, fıtratlarımız gereği bir zanaatla, bir ilimle uğraşmak için değil, “mortgage kredisi” ile aldığımız evlerimiz ve yeni modeli çıkar çıkmaz hemen koşup sıraya girdiğimiz telefonlarımızın taksitlerini ödemek için vakit geçirdiğimiz süreçler ve mekânlardan oluşuyor. Aslında daha kısa bir ifade kullanmamız gerekirse, bizler zamanlarımızı ve dolayısıyla hayatlarımızı, mülkiyetlerimiz karşılığında ipotek ettiriyoruz. Devamlı olarak daha fazlasını isteyen, istemese de bu girdaba ucundan yakalanmış ve bir türlü paçasını kurtaramayan cahiller topluluğu…

Bize ne mi insanların hayatlarından? Elbette bize ne! Bizim işimiz insanların hayatlarına müdahale edip, hangi eşyayı nasıl kullanması gerektiği söylemek değil. Fakat şu andan itibaren açıklayacağım mesele hiç de “bize ne”lik bir durum değil.

Modern toplum insanı bir önceki nesli anlayamaz

 Modern toplum insanının en büyük problemi, hayatını ödemesi gereken taksitler üzerine kurgulaması değildir. Bu taksitlerin de elbet bir gün sonu gelecektir ve insan bu tür ihtiyaçlarını asgari düzeyde tuttuğu sürece, kendisini girdaptan kurtarmaya bir adım daha yaklaşacaktır. Fakat bunu yaparken nefes aldığı her an bir şeyler kaybedecektir. Neleri mi? Şöyle açıklamaya çalışalım: Modern toplum sakinlerinin yaşamakta oldukları bu hayat, aslında onların vakitlerini taksit karşılığı satın alan bir süreçler bütünü değildir. Bunları yaparken onların “akaid” anlayışlarını da büyük ölçüde değiştiren ve bugünün bireyinin, bir önceki nesli anlayamamasına sebep olan bir cahiller topluluğu yaratma çabasıdır. Bundan uzun yıllar sonra aradaki farkın daha da azalacağını söylemek sanırım yanlış bir analiz olmaz. Böyle bir hayat tarzının size aşılamaya çalıştığı yaşantı, temelde insanları eşyaları için çalışmaya sevk eder ve onlara bu eşyalar üzerinde ihtiyar ve irade sahibi olduklarını empoze eder. Yukarıda verdiğimiz vücut örneği bu yüzden önemli çünkü, mülkiyet kavramının özüne baktığımızda ölçüt altığımız seviye, Âlemlerin Rabbinin ihtiyar ve iradesidir. Öyle ki son dönem İslam Âlimi Said Nursi’nin “Şualar”da açıklamaya çalıştığı gibi Rabb olan, yani kural koyucu olan bir ve tek varlığın mülkiyet tasavvuru, insanınkinden çok daha etkin ve kudretlidir. O, iradesi sonucundaki bir fiil için hiçbir aracı gözetmez. Ayette de belirtildiği gibi, “O, bir işin olmasını isterse, ona sadece “Ol!” der; o da hemen oluverir.” Bu dünya üzerindeki dengeyi kusursuz var edişi de bunu referans göstermektedir. Vücut örneğini tekrar hatırlayacak olursak; bizlerin üzerinde en etkili irade gösterebileceği şey vücudumuzdur. Buna rağmen çeşitli gerekçelerle ( bunlar için hastalıklar ifadesi kullanılır) hâkimiyet alanımız daralır, ihtiyar ve irademiz kısıtlanmaya başlar. Üstad Said Nursi’nin yaklaşımları üzerine çok fazla vakit kaybetmeyelim. Şualar’a göz atanlar ne demek istediğimizi anlayacaktır.

İnsanın mülkiyeti bir iddiadır, ötesine geçemez

Konunun sokak hayvanları ve mülkiyet ile ilişkisine gelecek olursak şu sözleri sarf etmemiz icab edebilir: Modern toplum insanının mülkiyet üzerindeki tasavvuru; kendisine en yakın olan vücudu üzerinde dahi sorunlu olarak işlerken, eşyaların tabiatı üzerine olan davranışları esasında bir iddiadan öteye geçemez. Fakat başta modernizm ve sekülerizm olmak üzere, iman ve akaid meselelerini tahribatına yönelik yapılanlar, bizlere aslında emanetçisi olduğumuz eşyanın sahipleri olabileceğimizi empoze etmektedir. (bkz. “Sezar’ın hakkı Sezar’a’”ifadesi. Sezar’ın (bir) hakkı var gerçekten?)

Öyle ki dört duvar arasında yaşadığımız binaların tapularının bizlere ait olmasına rağmen, sokakta yaşayan hayvanlara dahi müdahale etmeye başladık. Bu neden mi bu kadar önemli? Çünkü bu örnek, insanoğlunun ne kadar aşırıya gidebileceğinin en basit göstergesidir. Aslında sahip olduğunu düşündüğü hiçbir şeyin, gerçek sahibinin kendisinin olmadığının dahi farkında olmayan modern insan, sokaklarda yaşayan ve hayatta kalmak için insanların, israftan zerre kadar korkmayarak çöpe attığı yemek artıklarına muhtaç hayvanları, yaşadıkları sokaklardan kovmaya cürret etti, etmeye de devam ediyor. Yine aynı insan, kedilerin arabaların üstüne çıktığında boyasını çizdiğini söyleyip, bunu kendi mülkiyetine bir tecavüz olarak görebilirken, belki de bir gün bir kediyi arabasıyla ezdiğinde dönüp bakma gereği dahi hissetmeyecektir. Neden mi? Çünkü ona empoze edilen mülkiyet tasavvurunun devamlı daha fazlasına meylettiriyor olması, onun sokaklar üzerinde de söz söyleme hakkına da sahip olması eğilimini beraberinde getirmektedir. Bu denli gözünü hep daha fazlasına dikmiş olan bir varlığın, aracının tekerleğinin altında ezilmiş olan bir kedi hakkındaki duyarlılığı ne kadar olabilir?

Sokakların gerçek sahipleri, esasında buralarda zerre kadar mülkiyet iddiasında bulunmayan sokak hayvanlardır

Sonuç olarak şu mesele son derece aşikârdır: İnsanoğlunun mülkiyet tasavvuru bir iddiadan ibarettir, ötesine geçemez. Şu anda hayatlarımızı sürdürdüğümüz mahalleler göz önüne alındığında ise, elimizdeki mülkiyetimizi tasdik eden belgeler, devletlerin kamu hukukunu korumak adına almış oldukları kararlardan ibarettir. Ahlâki değerler adına hiçbir muhtevaya sahip değillerdir. Sokakların gerçek sahipleri, esasında buralarda zerre kadar mülkiyet iddiasında bulunmayan sokak hayvanlardır, kedilerdir, köpeklerdir, kargalardır, güvercinlerdir. Doğal hukukun temelini aldığı ilahi yasa, Âlemlerin Rabbi’nin imtihan için dünyaya gönderdiği insanoğlu ile beşeri diğer varlıklar arasında ufacık bir ayrım dahi gözetmeyecektir. Sokak hayvanlarının hayatları üzerindeki ihtiyar ve iradeleri, kendilerine tercih hakkı bırakılmadan, sadece Allah’ın yarattığı fıtratları üzerinden devam etmektedir. İnsanoğluna tercih hakkı veriliyor olması, onun bu hakkı kullanarak etrafındakilerin hukukuna tecavüz etmesini meşrulaştırmaz.

Burada asıl önemli mesele ise az evvel değindiğimiz, insanoğlunun bu raddeye nasıl geldiğidir. Yakın tarihe bakacak olursak bu durumun özü; bir dönemin, dünyanın çeşitli yerlerinde savaş, kıtlık, sefalet içinde hayat süren Müslümanları gerekçe göstererek, biricik eşine buzdolabı alamayacağını söyleyen aile reisinin, şimdilerde en şaşalı otomobillere biniyor, en gösterişli evlerde oturuyor, kıyafetlerini modaya en uygun olanından seçiyor olması ile yakın ilişkilidir. Bunun konu ile ne alakası mı var? Sizce ne oldu da, dünya Müslümanlarının haline bakıp evine erzak depolamayı Müslümanlığına yakıştıramayan insan bu hale geldi? Bunun temelinde sadece özleri itibariyle sorunlu modernizm, materyalizm, sekülerizm kavramları mı yatıyor? Bu insanların imanları, akaid anlayışları, itikadi bakış açılarında hiçbir değişme ve bozulma olmadı mı?

Ufak bir temenni ile bitirelim. Hayvanlar, bu satırların yazarının defalarca şahit olduğu, sayısız hikmetlerle bezenmiş ve özenle yaratılmış varlıklardır. Onları anlamak, merhamet kavramını anlamak demektir. Onları anlamak, Âlemlerin Rabbini anlamak demektir. Bizlerle aynı mahalleyi paylaşanlar üzerindeki sorumluluklarımız, yine beşeri hayatın diğer üyeleri üzerinde olan sorumluluğumuzdan daha yüksektir. Bu bağlamda, Hz. Muhammed’in, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir!” hadisi doğru anlaşılmalı, anlamlandırılmalı ve açıklanmalıdır.

 

Abdullah Said Can yazdı

Güncelleme Tarihi: 16 Ocak 2014, 10:18
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13