banner17

İmanın altı şartı, hürriyetin de altı kapısı

Bir NFK okuyucusunun sevinci ve heyecanıyla aldım yerimi. Ve beklenen piyes başladı: Bir Adam Yaratmak…

İmanın altı şartı, hürriyetin de altı kapısı

 

Yağmurlu ve toprak kokulu bir günde Atakent Kültür Merkezi’nin tiyatro salonunda buldum kendimi. Necip Fazıl Kısakürek’in şaheserlerinin neden sahnelerde olmadığını kara kara düşünerek, sahne arkasındakilere sitem edip durduğum günlerden birinde oyunun yeniden sahnelerde yerini alacağını öğrendim. Bir NFK okuyucusu olarak bu haberi duymak, Üstadın varlığını bir kere daha hissedecek olmak, eserinin kaybolmadığını görmek bizi sürura gark etmeye yeterdi. Bundan öte sevinç kaynağı ise, Rabbe giden yollardan birinin yüreklerimize serileceğini bilmekti.

Koca seyirci kitlesinin takip ettiği bir piyesin yazarıydık hepimizBir Adam Yaratmak

Bir NFK okuyucusunun sevinci ve heyecanıyla aldım yerimi. Ve beklenen piyes başladı. Şan şöhretin ortasında bir yazan adamdı seyirciyle buluşan başrol Hüsrev. İlk birkaç dakikanın hemen ardından herkes o adam, Hüsrev’di artık. Koca seyirci kitlesinin takip ettiği bir piyesin yazarıydık hepimiz. Piyesin içindeki bu Piyes, yazarının hayatı ile kurgularının bir harmanıydı. Hayatının tüm karanlıklarına kendi çizdiği karanlıkları da katarak ve hepsini ayağının altına alarak zirveye tırmanmayı umuyordu Hüsrev. O yükseklikten yuvarlanacağı aklına gelmemişti demek.

Kendini evlerinin önündeki incir ağacına asarak öldürmüş bir babanın oğluydu, kırk yıllık ömrünü bu ölümü düşünmeye adamış. Bunu kâğıda dökünce aklından sökeceğini, yeni bir hayat yazınca yeni bir adam yaratacağını sanmıştı. Yanıldığını görmek için çok zaman geçmesine gerek yoktu. Piyesine dair tebrikleri kabul ettiği, kahkahaların havada uçuştuğu, yeni yarattığı sandığı adamın felsefesine dair reklamlarını yaptığı bir anda, tek sevdiği insanı bir hata sonucu öldürerek kaybetti Hüsrev. Ve yarattığını sandığı hayatın/piyesin yaprakları, onu, ayağının altına aldığı karanlık yığının ortasına savurdu.

Her birimizin gözleri ellerimize kaymıştı, istikbaldeki hallerinin tasviriyle!

Artık Hüsrev her an sesli olsun sessiz olsun; babasının kendini neden incir ağacına asarak öldürdüğünü düşünür olmuştur. Dost bildiği herkes dört bir koldan onu yok edip cesedinin üzerinde yükselmeye çalışmaktadır. Kendinin dışına çıkmak isterken kendisiyle karşılaşmış bu ceset ise artık kendi iradesinden öte gizli bir şuur tarafından hayatına yön verildiğinin farkına varmıştır. Ölümün varlığı ise akıl sınırlarını daha çok zorlamakta, kendi deyimiyle beyni kanamaktadır. “Bıçağın deştiği yer kanamaz olur mu?”

Bir Adam YaratmakHerkesin kendisini aradığı bir gün, incir ağacının olduğu yalıda buhranında kavrulmakta iken kâhya Osman ile karşılaşmıştır. Aralarında geçen konuşmanın ardından bulunduğumuz salonda farklı anlar yaşanmaya başlamıştı. Babasının sıcacık ellerinin şimdi toprak altındaki hâlini tahayyül etmek muhayyilelerimize hiç tatmadığımız duygular tattırdı. Her birimizin gözleri ellerimize kaymıştı, istikbaldeki hallerinin tasviriyle!.. Rabıta mı? Ellere bakmak yeterdi artık.

Perdeler ötesi perdeler aralanmaya başlamıştır.

***

Bir yazarın kapıyı zorlayan metinleri gelmiştir aklıma. Metinlerinden öte; her metinde yer alan ‘eller’i. Sebebini sorduğumda ise her yazarın bir kelimeyi dost edindiğini öğrenmiştim. Kapıları zorlarken en büyük yardımı ‘eller’inden alıyordu, nasıl dost edinmesindi…

***

Hazreti Musa’ya armağan edilen kusursuz lekesiz beyazlıktaki elleri, Leheb’den alınarak odun misali kurutulan elleri hatırladım.

***

Fatıma anamızın kaynayan çorbayı karıştıran, narın içinde nur olan ellerini anımsadım. Her annenin evlatlarına en büyük armağanı merhameti ve elleri olmuştu, nasıl da unutmuşum.

***

Isınmayan ellerim ve onları ısıtmadan bırakmayan dedemin sıcacık, buruşuk, pamuktan elleri canlandı gözlerimin önünde. Şimdi o eller toprak altında ne haldeydi? Ve benim ellerimin istikbali… Bileğinden kopmuş parmaklar. Belki kemik bile değil, toza karışmış. İstikbal… Senin için mi bunca dünyalık çaba?

***Bir Adam Yaratmak

Yağmur arzı yıkıyordu, gözyaşları siretleri. Dışarısı toprak kokuyordu, eller ölüm. Bir perde daha açılmalıydı. Öyle bir perde açılmalıydı ki; sonsuzluktan şualar yansıtsın. Yoksa her el bir divanelik kapısı açacaktı zihinlerimizde. Yoksa her el birer ölüm flaması olarak kalacaktı izleyen dimağlarımızda.

Bir perde daha açıldı:

Hüsrev'in babasının bir notu oğlunun ellerindeydi.

Piyes bitmişti. Öğrendik ki; beynindeki hudutları zorlayan ölüm hastalığını yok etmek için ölüm ilacını içmek zorundaymış insan...

Bu piyes farklıydı. Her izleyici bir, belki birden çok rabıtadan geçmişti.

İmanın altı şartının, hürriyetin ve yaşamanın da altı kapısı olduğu öğretilmeli. Hemen! Eller kemikten kalem, toprak, nar ve Leheb’in elleri değil; Fatıma’nın elleri olmalı, Musa’nın yed-i beyzası olmalı, nur olmalı sonsuza akmalı…

 

Zeynep Görünmek yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2016, 14:35
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20