İltica, Sessizliği Yüklenmekmiş, Yutkunmakmış

Mülteciler meselesini, ekonomik ve siyasî bir mesele olmaktan çıkartıp, ahlaki ve insani bir mesele haline getirmemiz gerekmiyor mu? Sibel Eraslan yazdı.

İltica, Sessizliği Yüklenmekmiş, Yutkunmakmış

Bütün muhacirler, Hz. Hacer’in örtüsünden çıkmıştır yollarına. O menzil ki; sa’ydir, gayrettir, yedi koşudur iki dağın arasında. Mekke ki; annesidir şehirlerin. Onu inşa eden muhacir elleridir Hacer’in... Şehirlerin de bir yazgısı vardır, tıpkı insanlar gibi... Şehirlere varmak için yürünür nice yollar. Lehte varmadan ama... Herkes yabancı. Herkes yol oğlu. Herkes muhacir...

Roma Hukuku’ndaki “yabancı’’dan bu yana çok şey değişmiş midir, “dışarıdakiler’’ ve “yoldakiler” için? “...Burçların, derinlerinde timsahların yüzdüğü hendekler üzerindeki ahşap köprüsü, ağır gacırtılarla kapanırdı ilkin... Ardından şehrin içindeki hayat başlardı, yabancı hiç kimsenin barınmadığı ve içeri de sızamayacağı bir hayat. Hep bu saatten sonra başlardı şölenler... “Yabancı’’, hiç bir şölene alınmayacak kadar suçluydu, çünkü yabancıydı o, dışarıdan içeri girmek isteyen...’’ (Z. Umur Roma Hukuku, Şölen)

2012’deki “Merkezin Dönüşümü’’ başlığını taşıyan araştırmasıyla Ebert Vakfı, Almanya’daki “yabancı” algısını ortaya koyduğunda, 2012 yıl evvelkinden çok da farklı bir bakışın hakim olmadığını farkedecekti sosyal demokratlar... Zira; Alman kamuoyunun %36’sı, “yabancılar, sadece sosyal devlet sistemimizi istismar etmek için geliyorlar ülkemize’’ fikrindeler, Ebert Vakfı’nın yaptığı detaylı araştırmaya göre... Doğu eyaletlerinde bu oran, %54’lere tırmanıyormuş. Yani doğuda her 2 Almandan birisi, dışarıdan gelen ve gelecek olana, istismarcı gözüyle bakıyordu.

Avrupa’nın içine sürüklendiği giderek sertleşen “yabancı” algısı

The Guardian’ın geçtiğimiz ay hazırladığı nüfus dosyasında sorguladığı buydu. Fransızlar, ülkelerindeki yabancı Müslümanların, nüfus yoğunluğunu %23’ü olarak zannediyorlarmış mesela, oysa sadece %8’miş ülkelerindeki “yabancı Müslümanlar’’. Belçikalılar da “%23 vardır” diyorlarmış, söz Müslümanlardan açılınca, oysa orada da %6 imiş gerçek rakam. Kanada’da %18 zannedilirken %2... İngiltere’de %16 zannedilirken %5... İspanya’da %14 zannedilirken sadece %2 imiş, yabancı Müslümanların yoğunluğu... Sadece “zannetmek’’ üzerinden yapılan bu anket soruşturması bile, Avrupa’nın içine sürüklendiği giderek sertleşen “yabancı’ ’algısı ile “gerçek’’lerin arasındaki aşılması zor site duvarlarının yüksekliğini koyuyor ortaya.

Uluslararası hukuk evrakının “göçmen’’, “mülteci’’ ve “sığınmacı’’ arasındaki farkı ciddiyetle korumaya yatkın tavrına rağmen, arkadaki büyük koro nazarında bunların hepsi “yabancı’’dır ve ne yazık ki, şüphe ve nefret objesidir. İslamfobia, sınır tanımayan bir şüphe ve tepkiyle, yeni ve keskin bir ırkçılık tırmanışına geçmiş halde gözüküyor. Kalabalıklar söz konusuysa, “zan, gerçeğin gözünün yaşına bile bakmaz” derdi, ünlü ceza avukatı Verges.

Mülteci, göklere sığınmış kuşlar kadar kırılgandır

Kimdir yabancı, iltica ettiği yer neresidir, mülteci kendisini nerede tamamlayacaktır, yeryüzü zannettiğimiz kadar geniş midir, daha da önemlisi sahibi kimdir derin denizlerin ve ufuklar boyunca uzanan sıradağların... Bu soruların karşısında kendisini yabancı olmaktan başka hiçbir kelimeyle tarif edemeyeceğini söyleyen şair Edmond Jabes, terketmek zorunda kaldığı ülkesi Mısır’ı hep özleyerek vefat edecekti Paris’te. Cenazesi kaldırılırken, hayrete düşmüştü ona “Arap’’ diyen komşuları; onu “Katolik’’ zanneden toy muhabirleri de yanıltmıştı ölümüyle. 1957’den 1967’e kadar ilkin sığınmacı, ardından mülteci damgası taşıyan kimlik bilgilerine rağmen, o arada yazdığı 43 şiir, halen Fransız şiirinin en güzel örneklerinden... “Konukseverlik kadar hiçbir şey sevindiremez mülteciyi, çünkü o, göklere sığınmış kuşlar kadar kırılgandır’’ diyor Jabes... Yerinden yurdundan edilerek, bozguna uğratılmanın adeta soy kütüğünü tutan, ilticanın arkeolojisini akademiye taşıyan Edward Said’se, sürgün için, “üstesinden gelinmeyecek derin bir hüzündür ve özdedir’’ diyor.

Mülteci haklarıyla uğraşan avukat arkadaşlarımız, sürgün hakkındaki gedik kapama çabalarının ne kadar onurlu bir iş olduğunu yakinen bilirler, yine aynı arkadaşlarımız için gerçekten bir fedakarlık, hatta çoğu kez göze alınması icap eden yakın ve kriminal takip, devlet/ sivil toplum/ diplomasi/ suç şebekeleri arasında sürekli uyanık durulması gereken bir gerilim olduğu da göze alındığında... Sürgün ve iltica hakkında konuşmak, yazmak, savunmak evet, onurlu bir iştir lakin; mülteci olmak gerçeğiyle kıyaslandığında, sırtından yırtılmış bir gömlekten başka şey kalmaz avuçlarımızda... Mülteci, kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, küçük bir çocuğa benzer. Üstelik onu göz göre göre kuyuya atanların mazereti de hazırdır: “Kardeşimizi kurt yedi!’’...

İlticayı, sürgünü, göçü konuşurken, buna sebep olan sâiki konuşmadan geçeriz çoğu kez. Zira sâik, öylesine güçlü ve acımasızdır ki; çoğu kez, dünya onu durduracak takatten kesilmiş bir seyircidir ancak! Ve yapılacak çok iş vardır, sökün ederek sınır kapılarına gelip dayanmış mültecilerin bir şekilde durdurulması için... Veya en iyi ihtimalle, bir çadır, bir battaniye, bir şişe su veya dikenli tellerle örülmüş sıtma kamplarıdır konukseverliğimizin en şaşaalı hali... Onları bir gece vakti sadece sırtlarındaki çantayla, hiç bilmedikleri uzun bir yola çıkartmış “sâik’’le hesaplaşmaya ise zamanı yoktur dünyanın.

Pozitif retorik çökmüş durumda

BM’in 2013 raporlarına göre, nüfusu 23 milyon civarındaki Suriye’de yaşanan kriz neticesinde, 7 milyon kişi ülkesini terketmek zorunda kalmış, 5 milyon kişi ülke içinde zorunlu olarak yer değiştirmiş, nüfusun 2/3’si yardıma muhtaç hale gelmiştir. 2015’in ilk yarısı itibariyle, Avrupa’ya giriş yapan 150 bin mültecinin %30’u Suriyelidir. Halen Türkiye’de 2.5 milyon civarında Suriyeli bulunmaktadır... Suriye’de yaşanan iç savaş artık insanlık krizi halini almıştır, globalizm üzerinden yapılmakta olan evrensel hukuk ve barışa dair pozitif retorik çökmüş durumdadır.

Kapıya dayanan iltica dalgasına din ve yaş sınırlaması getirebilen Avrupa ülkelerinin yanısıra, Macaristan’da medyaya yansıdığı şekliyle, mültecilere uygulanan açık şiddet ve nefret, Türkiye’nin kabul görmeyen insanî yardım koridoru ve güvenlikli bölge tekliflerine yönelik, Almanya üzerinden gelişen yeni taktikle, Türkiye’nin mülteci barınağı, “tampon ülke’’ olarak ikame edilmesi gibi konularsa, ciddi bir insanlık sınavına dönüşmüş durumda... Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “Suriyeli misafirlerimiz’’, Türkiye’nin ekonomik gücünün çok üstünde bir performansla, devlet politikasına eşlik eden sivil dayanışma ve toplumsal merhamet geleneğiyle, tüm dünyayı şaşırtan bir metanet ve kardeşlikle karşılanmışlardır.

Bu ihtiyar mültecinin nazarında iltica, kıyametin kopuşuydu

Tüm bunları düşünürken, içimde derin izler bırakmış mülteci izlenimlerinden de bahsetmek isterim. Seyir defterimde birer gazeteci anekdotu gibi dursalar da, iltica ve mülteci dendiğinde zihnime üşüşen bu notlar, birer istatistik, birer anket örneklemesi değildiler. Onlar insanların ve olayların içinden geçerken bana takılıp bende kalanlardı. Bütün ilticalar yarım kalmıştır, yarım kalmışlıktır. Mülteci, bir yarısını muhakkak sizde bırakandır.

Suriyeli misafirlerimize hasredilmiş Nizip’teki kampta tanıştığım Nazire Nine, kendisine o hafta verilmiş tekerlekli sandalyesinden pek memnundu, gözleri de görmüyordu. Ne olduğunu tam olarak bilmediği uzun bir yolu torununun sırtında katetmişti, sürekli tevbe istiğfar getirmekle meşguldü. Torunlarının söylediğine göre, kıyametin koptuğunu ve mizanda hesap vermeye gittiklerini zannediyormuş. Bu ihtiyar mültecinin nazarında iltica, kıyametin kopuşuydu...

Aynı kampta güvenlik görevlisi olarak çalışan 25 yaşındaki Hatice Hanım, servisle bir saatlik mesafeden geliş gidişlerinin ilk zamanlarda kendisini tedirgin ettiğini, lakin bu kampta verdikleri insanî hizmetin manevî huzurunu hiç bir işle değişmeyeceğini söylerken gözleri yaşarıyordu. İki tel ağarmış saçını gösterirken; “mültecileri sadece seyretmek bile saç ağartır’’ diyordu.

Kendi ülkelerinde kimliksiz ve tanımsızlar

Uluslararası Af Örgütü’nün karşılaştırmalı olarak sunduğu mülteci raporlarına göre, 2015 yılındaki hareketlilik, 2014’teki hareketliliğin 2 katı civarında... Ki bu hareket istatistiği, sadece resmi iltica ilmühaberi alan kişiler üzerinden kotarılmış. Ayrıca sığınmacılar, vatansızlar ve göçmenlerin de olduğu düşünüldüğünde, dünya nüfusunun en az beşte biri hareket halinde ve sabit ikameti yok.

Myanmar’da ziyaret ettiğimiz, Arakan kamplarında ikamet eden Rohingya Müslümanlarının durumu ise daha da feci ve karmaşık. Zira onlar kendi memleketlerinde. Yakılmış şehir ve köylerinden zorla çıkartılıp, bu toplanma kamplarına yerleştirilmişler. Görüştüğümüz kamp sakinleri içinde 25 yaş altındakilerin kimliği yok, kendi ülkelerinde kimliksiz ve tanımsızlar. Başka ülkelere geçişlerine de izin verilmiyor. Balıkçı sallarıyla Bangladeş’e geçmek isteyenlerse, Bangladeş hükümetinin sınır kapaması yüzünden açık denizde, sandal üstlerinde, sanki zamanın içinde asılı kalmış gibi bekleşiyorlardı. İltica imkânı bile gaspedilmiş bu insanlar nazarında yol, son umuttu. “Allah’tan ölümü istiyoruz’’ diyen insanların arasından geçerken, insan insanlığından utanıyor ve “kıyamet’’ gibi olsa da, ilticanın nasıl bir hayat memat umudu olduğunu farkediyor.

Her türlü zorluğuna rağmen, ilticanın umut olduğunu bana öğreten Ürdün’deki Filistin Kamp/ Mahallesi kadınlarını da şükranla anmak isterim. Sunta ve konserve tenekelerinden çattıkları labirenti andıran, artık mahalleleşmiş yerleşim bölgesinde, “Filistin’den iyi bir haber geldiğinde hiç bir şey yapamasak, kapının önüne bir bardak su döküp seviniriz, lilililililili...’’ diyerek zılgıt çekerlerken... İlticanın, bir gün muhakkak geri dönüşü olacağını da onlardan öğrenecektim. “Bir Filistin vardı ve bir Filistin hep olacak’’ yeminiyle mülteciydiler 1968’den bu yana...

İltica, sessizliği yüklenmekmiş, yutkunmakmış

Savaşın, işgalin ve ilticanın en ağır yükünü kadınlar ve çocuklar çekiyor kuşkusuz. Ama onlar aynı zamanda hayatın devamı ve umudun çağrısı... Nitekim Gaziantep’te ziyaret ettiğimiz konteynır sakinlerinden Sevde Hanım, İngilizce, Arapça ve yeni öğrenmeye başladığı Türkçesiyle, üç dili bir arada adeta coşku seli halinde konuşuyor. Az evvel dağıtılmış unu su ile karmış, açtığı yufkadan saldığı erişteye bizleri de buyur ederken; “kim terkeder ki evini mutfağını, inşallah Şam’a geri döndüğümüzde, siz de bizim misafirimiz olursunuz’’ diyor. Kendisi öğretmenmiş, “öğretmenin işi bitmez, buradaki çocuklarımıza ders veriyorum’’ derken kendisinden gayet emin. Yer minderinde sessizce oturan tek bacaklı oğlu ise uçak mühendisiymiş, “yarın protez takılacak, yürüyeceğini söyledi doktorlar’’ dedikten sonra, “tuz bulamadım, kusura bakmayın’’ diye ekliyor. O bir kadın, bir anne ve bir öğretmen, hayatın tadı tuzu...

Suriyeli Diş Hekimi Feridun Bey’le sadece bir kere selamlaştık Çapa’daki apartmanın girişinde. Hali vakti yerinde bir kimse olduğunu işitmiştim çevreden. Açıkçası bu beni de rahatlatmıştı, bir ihtiyaç olursa beni de haberdar edersiniz demiştim apartman yöneticisine, o kadar. Ne apartmanın çatı katına taşındıklarından, ne de altı yedi ay kadar sonra başka bir adrese intikal ettiklerinden doğru düzgün haberim olmamıştı. “Niçin seslerini hiç işitmedim” deyince öğrenecektim mahalle marketinden... Gürültü çıkartıp rahatsızlık vermemek için apartman kapısında çıkartırlarmış ayakkabılarını, altı kat yukardaki çatı katına, altı ay boyunca çorapla çıkmışlar da haberim olmamış. İltica, sessizliği yüklenmekmiş, yutkunmakmış, susarak ve gölgeler tarafına, aynanın ardına geçmekmiş.

Mültecinin kütlesiz olduğunu, buhar gibi, duman gibi olduğunu da öğrenecektim. Kızılay sorumlusu Dr. Kerem Kınık’ın verdiği rakamlara göre Almanya’da 100 bin, Macaristan’da 54 bin, Bulgaristan’da 15 bin, İngiltere’de 7196, Fransa’da 6895, İsviçre’de 8683, Belçika’da 6394, İspanya’da 5554, İtalya’da 2143, Norveç’te 5210, Lüksemburg’ta 241 Suriyeli sığınmacı var. Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı Göç Raporu’na göre, bugün dünyada kaydı tutulan 60 milyon civarında mülteci var. Her gün 42 bin kişi ekleniyor bu sayıya...

Sadece bu durum bile nasıl vahim bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor. Mülteciler meselesini, ekonomik ve siyasî bir mesele olmaktan çıkartıp, ahlaki ve insani bir mesele haline getirmemiz gerekmiyor mu?

“Yola Çıkanlar Hakkında”, Bilimevi Kadın dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2017, sayı 1.

 

Sibel Eraslan

Güncelleme Tarihi: 09 Mart 2018, 17:35
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER