İlk yâr’dım

"Belki bir kalp krizi ya da ritim bozukluğuydu aşk, kalbin bütün fonksiyonlarını bozan. Hissetmiştim aslında geleni. Kalp ve göğüs kafesimde nefessiz bırakan bir baskı ve ağrı vardı. Ölüm korkusu gibiydi kaybetme korkusu." Mücahit Kocabaş yazdı.

İlk yâr’dım

Her şeyden uzaktayım, bu âlemden bile... Bir gönül kenarında, sensizliğin kucağındayım. Yalnızlık akademisinde özlemi talim ettiriyor zaman. Gönlümde yakıcı soruların sesi yankılanıyor. Gözyaşlarından da uzaklaşacak bir yer var mıdır diyorlar? Ben yaşlarımı siliyorum usulca. Hayranlıkla nilüfer çiçeklerine bakıyorum. Onlar gibi her gün yeniden doğup tüm zorlukların üstesinden gelebilmek mümkün müdür? Her şeye rağmen yaşam çiçeğine dönüşebilir mi insan? Ya nilüfer çiçeği de koyu bir hasretin kıskacından kurtulabilir mi?

“Belki de kırgınlığım kendime” der Ahmet Arif. Ben de dost cemalini göremeyişime kırgındım belki. Hasretinin ateşinde kalakalmışlığıma, hayata tutunamayışıma, sensiz aldığım nefeslere kırgındım. Yaşam zincirim kopuvermişti. Çaresiz, etrafıma bakıp bakıp bir yaşam desteği aradım. Beni tekrar hayata döndürecek bir hekim yahut bir şifahane. Bir gönül meselâ. Gönül verebileceğim, kendisiyle şifaya erebileceğim bir gönül hanesi. Hızır’ı aradım belki de… Nefes yolumu açabilecek, nefesime nefes olacak Hızır’ı. Aslında insan bakmalıydı, dinlemeliydi ve hissetmeliydi nefessiz kaldığını…

En başta ortam güvenliğine dikkat etmem gerekirdi. Eğer yoksa, güvenliği sağlamalıydım. Özellikle kendi bilincimi kontrol etmeli, ölçmeli, tartmalı ve bilinçli davranmalıydım. Bak kanamalar başladı gönlümün görülmez damarlarında. İç kanamayı fark edemedim, nasıl fark edebilirdim ki? Aslında gözyaşların ve sitemli sözlerin vardı ama galiba anlayamamıştım. Gözbebeklerinde bulmalıydım olan biteni. Nabzını dinlemeliydim sükûtunda ve feryadında.

“Buğulanmış kalp gözü baktığını görür mü” demiş şair. Bilirim yaşanılan şoklar kişiyi ve bilincini bulanıklaştırabilir. Üstünü örtmeliydim o vakit gönlümün. Üşümesine izin vermemeliydim. Evvel vakit alâka ile iki gönül ve ruh arasında bağ kurulmuş, muhabbet oralarda beslenip can bulmuş ve iki insan bir can olmuştu. Şimdi ise yokluğunda yarı ölümü tadıyorum.

Belki bir kalp krizi ya da ritim bozukluğuydu aşk, kalbin bütün fonksiyonlarını bozan. Hissetmiştim aslında geleni. Kalp ve göğüs kafesimde nefessiz bırakan bir baskı ve ağrı vardı. Ölüm korkusu gibiydi kaybetme korkusu. En çok da seni kaybetme korkusu. Ve bu korku bilincimi kaybetmeme ve sana sıkı sıkıya bağlanmama sebep oldu. Duygularım adeta sende kalmış, komaya girmiştim. Havale geçiren hasta gibi çırpınırken, senin varlığında kendimden geçmiş, bayılmış, yığılıp kalmıştım. Patolojik bir vakaydım artık.

İnsan bu, efkârlı başını vurur bazen taşlara. Gözüne yabancı cisimler kaçabilir. Burnunda tüter özledikleri, burnundan gelebilir yapıp ettikleri. Sakinleştirmek gerekir içimizde esen hoyrat yelleri...

Kaç yara açıldı yorgun gönüllerde. Her travmada yaralar kaldı içimizde. Merhametten yoksun her kelamda kesik kesik, şiddet ile vurulduğundan ezikli ve sivri, sert sözlerden mütevellit delici, çok acı vermek ve etinden et koparmak isteyenin davranışlarından dolayı parçalı, gönlü kötülüklerle dolmuş ve hasta olmuşlardan dolayı enfekte olan yaralar... Yaralar durdurulmalı, kurcalanmamalı belki temiz bir sevgiyle kapatılmalı ve şifacı yolu gözlenmeliydi.

Gönülden kopup gelmeli sevgi. Hibe etmeli gönlündekini. Uzanan elleri koparanlara aldırmadan, en ufak meselede hatta mesele olmadan bile kızılca kıyameti koparanlara kulakları tıkayarak hasar görmüş bütün dokuları, sevgi bağlarını tamir etmeli. Kopan parçaları da sevgiyle yerine tutturmalı. Endişeyi en aza indirmeli ki sinesindeki ağrılar hafiflesin. Nefes alabilsin yaralanmış yürek...

Suyun üzerindeki hareketliliğe bakınca sormadan edemedim. Suda boğulmaya çare bulunur da sevgisizlikten boğulmaya çare nedir? Sıkışan, nefes alamaz hâle gelen gönülde hava yolu açılsa, hayat öpücüğü verilse, şefkat ile ısıtılsa boğulmaktan kurtulur mu insan?

İnsan bazen de elektrik çarpmışa dönebilir. Karşısındaki enerji ve iştiyak kişiyi çarpabilir. Kalp ritmi bozulabilir, kalbi duracakmış gibi olabilir, nefes alamaz hâle gelebilir, dengesini yitirip boşluklara düşebilir ve yanabilir bütün cismi ve manası... İnsanı bu hâle getiren akım kesilse faydası olur mu? Kaynağından uzak durmak mı gerekir? Yoksa kişi çarpılmış mıdır bir kere?

Zehirlenmeye de uğrayabilir insan. Peki kişi sadece sindirim, solunum veya cilt yoluyla mı zehirlenir. Sevilmeyip bir de üstüne yok sayılan kişi, ilgisizlik zehriyle zehirlenmemiş midir? Ya nefret ve kini ne yapalım? Sevgisizlik tek başına bir zehir değil midir? İntikam hisleriyle dolup taşmak, ötekileştirmek, bir kenara itmek, sürekli suçlamak, açık aramak, yarasından vurmak bir çeşit zehir değil midir? Zehirlenen insana hangi tabip şifa olabilir? Kişi nerede bulabilir panzehirini?

Bir de yanıklarımız var. Onlara da bakmadan olmaz. Küçük ve sınırlı olabilecekleri gibi yaşamımızı tehdit edici boyutlarda da olabilirler. Meselâ terk edilmek kaçıncı derecede bir yanıktır? Su kesecikleri midir gönlümüzü acıtan yoksa içimizdeki kömürleşmiş duygular mıdır? Yanıklara su serpilir mi? Ya yanık gönüllerde hayat ağacının körpe fidanı serpilir mi bir daha? Beden bütünlüğü önemlidir elbet. Ya gönül ve ruh bütünlüğünü bozan yanıklar hangileridir? Ne tür bir sargı ile sarılırsa diner bu sızı ve ağrılar? Yârin şefkatli bir kelamı mı yoksa ateşin uzağında kalmak mı? Mukabilince olsa gerektir şifa tabip elinden. İnsan neden yandıysa belki de onunla şifa bulmalıdır.

Bir güzel gönlün insanın gönlünü almak için söylediği bir tatlı söz kırıklarımıza, çıkıklarımıza iyi gelir mi? Ağrılarımız diner, davranış bozukluklarımız düzelir, kalbimizdeki morluklar gider mi? Söyle nilüferim sevgi her şeyin üstünü örter mi?

İnsan bu, her daim hâlden hâle, duygudan duyguya geçer. Tamamlayıcısını bulduğunda bütünü yakalarken, bulamadığında yarım kalıp kırılabilir. Kırılganlıklar ile tanışıp yüreğindeki kırıklıkları ile baş başa kalabilir. Bütünlüğü bozulmakla beraber, şiddetli ağrılara düşebilir, kısıtlanabilir, iletişimi koparıp bir köşeye çekilebilir. Kimseye anlatamayabilir içini, gösteremeyebilir kırıldığı yerleri... Hangi kırıkçı düzeltebilir gönül kırıklarını? Kim destekte bulunur kırılmış bir yüreğe? İlgi ve alâka tek başına yeter midir alet olarak? Yoksa yine şefkatle mi sarılmalıdır?

Burkulan, bir ayak olunca koluna girilir insanın. Gideceği yere kadar eşlik edilir. Ya yüreği burkulduysa? Yine koluna girilirse yüreğinin, şifa bulur mu insan? Kol kanat gerilirse kuş olup uçar mı?

İnsan, her dem nabzını dikkate alıp gerekirse kendi nabzını nabzına ayarlayanı mı arar? Bu birliktelik şifa olur mu insana? Düşünüyorum da yaralarıma ve yârin yârelerine ilk ben yâr olmalıydım. İlk yâr’dım tüm yaralarına diyebilmeliydim. Bakmalı, sezmeli, görmeli, umursamalı ve merhametle müdahale etmeliydim. Şimdi buğusu üstünde bakışlarla ve gözyaşlarıyla bakıyorum da geçen zamana. “Belki de kırgınlığım kendime” deyiveriyorum. Ne olur gelip de kırgınlıklarımı sarsana şifalı ellerinle…

Mücahit Kocabaş

Yayın Tarihi: 29 Haziran 2022 Çarşamba 11:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sevda Deniz
Sevda Deniz - 2 ay Önce

Okurken duygulandıran bir yazı. Metnin içinde hissettiriyorsunuz okuru. Kaleminize, yüreğinize sağlık olsun

banner19

banner36