İlim Yayma yurdu bir arkadaşım gibiydi!

Ahmet Örs’ün İlim Yayma’nın Penceresi adlı kitabı, anı türünün güzel örneklerinden. Kitapta 90’lı yıllarda İstanbul’da üniversite eğitimi için bulunan bir gencin yaşadıkları anlatılıyor..

İlim Yayma yurdu bir arkadaşım gibiydi!

 

Anı türündeki kitaplar geçmişi gözlemlemek açısından önemli kaynaklar. Görüşü, fikri ne olursa olsun her türlü anı kitabı bu bağlamda değerli addedilmeyi hak eder kanımızca. Objektifliği söz konusu olabilir ya da olmayabilir, ki bunun şekillenmesi de okuyucunun yorum gücüne ve seçiciliğine bağlı bir durumdur. Bakış açısı nispetince şekillenir. Okudukça da seçicilik belli bir seviyeye rahatlıkla ulaşır.

Ahmet Örs’ün anılarını kaleme aldığı İlim Yayma’nın Penceresi, ilk baskısını Mart 2012’de Okur Kitaplığı’ndan yapmış. Kitaptaki yazılar 2007’den itibaren Tasfiye Dergisi’nde, Mehmet Sacit imzasıyla okurla buluşmaya başlamış. Ahmet Örs, kitabın girişinde yazdıklarının hatırlamak dışında düşünmeye de yer verdiğini, dolayısıyla klasik anıların ötesine geçtiğini ifade ediyor. İstanbul Vefa’daki İlim Yayma Vakfı Yüksel Tahsil Talebe Yurdu’nda kalan bir öğrenci olan Örs, öğrenciliğinin ilk 3 yılında o yurtta kalmış. Bu haseple anıları oluşturan yazıların merkezine İlim Yayma’yı koymanın en kolay tercih olduğunu belirtip ekliyor: “İlim Yayma bendeki değişim ve dönüşüme yakından tanıklık etmiş bir arkadaşım gibiydi.”

20 yılda çok şey değişmiş!

Yazarın anılarını kaleme aldığı süreç 90’lı yılları kapsıyor. Aradan 20 yıldan fazla bir süre geçmiş şu an ve gerçekten birtakım farklılıklar ve dikkat çekici benzerlikler insanı düşündürüyor, anı kitabını eline aldığı için insanı tekrar tekrar sevindiriyor. Meselâ kaldıkları yurtta dergi ve gazete okuma sistemi kısıtlı imkânlar sebebiyle biraz değişik. Gazeteler yurdun muhasebeci abisi tarafından alınır, sansürlenirmiş. Zira alınan gazetelerde yazarın ifadesiyle muhasebeci abi tarafından “uygun telakki edilmeyen” resimler olurmuş ve kendi taktiğiyle, bunların üzerini koli bandıyla kapatırmış. Hayli ilginç gelebilecek bir uygulama bu şu an için. Zaten yazar da bugün belki böyle bir duyarlılığın kalmadığını söylüyor. Gazeteler gazete okuma odasında sırasıyla okunurmuş öğrenciler tarafından.

Dergi konusunda ise, Ahmet Örs dergilerin yurda getirilmesinden sorumlu olduğu zaman aralığından bahsediyor. Yurda dergi alma görevi kendisindeyken Beyazsaray’a gittiğinde dergi sayısının o kadar fazla olduğunu söylüyor ki, hangilerini alacağını şaşırırmış. Yurt, kendisine belirli para verdiğinden ve dergi almak olduğu için görev, hayli dergi aldığını söylüyor: Tevhid, Dergâh, Yedi İklim, Yerliler, Bilgi ve Hikmet, Haksöz, İzlenim, Âvâz, Tepe, Değişim ve diğerleri… Dergileri alırken insiyatif kullandığından bahseden yazar, ‘faydalı olacağını umduğu’ dergileri alıyor imiş. Sonradan kendisinin de yazarlığını yaptığı Haksöz bunların başında geliyormuş. O yıllar için Haksöz’ü şöyle anlatıyor: “O zaman Haksöz, henüz serüveninin başında sayılabilirdi. Kur’an çalışmaları merkezinde bir din ve siyaset anlayışı üretmeye çalışıyordu.”

Erdoğan da konuşmacılardanmış

O dönem İlim Yayma’ya konuşma yapmaya gelen kişileri de yazan Ahmet Örs, bu isimlerle ilgili ilginç anekdotlar aktarıyor. Kadir Mısıroğlu’nun konuşmasının renkli geçtiğini belirten Örs, Mısıroğlu’nun konuşmasını Doğulu hikâye anlatıcılarına benzetiyor ve dinleyenleri kesintisiz bir şekilde dinlemeye ittiğini kaydediyor. Yurda gelen bir diğer konuşmacı olan Ali Bulaç’ın ise entelektüel kişiliği ve ‘İslâmî hassasiyeti’ ile diğer konuşmacılardan sıyrıldığını kaydeden yazar, modern dünyayı tanıyıp tahlil etmede Bulaç’ın yol gösterici bir etkisi olduğunu düşündüğünü kaydediyor.

Yurda gelen konuşmacılar arasında Erdem Beyazıt, Yaşar Kaplan, Recep Tayyip Erdoğan, Resul Tosun, Ersin Nazif Gürdoğan ve Osman Öztürk de var. Tayyip Erdoğan yurda konuşma yapmaya geldiği sıralarda Refah Partisi’nin İstanbul il başkanlığını yürütmekte imiş. Konuşmasında parti yapılanmasıyla alâkalı sorulara muhatap olan Erdoğan’ın giydiği pahalı elbiseler, yurda gelirken bindiği Mercedes marka ‘lüks’ makam aracı sebebiyle öğrenciler arasında tartışma konusu olduğunu söyleyen Ahmet Örs, bunun öğrenciler tarafından sorgulandığını belirtiyor: “Bu tercihlerin mustazaf kitlelerin umutlarını dillendirmeye çalışan bir hareketle bağdaşıp bağdaşmadığı tartışılıyordu.”

Yazarın, okuma serüveniyle ilgili yazdıkları da ilgi çekici. Beyazıt’taki Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı’nın kendisinin sürekli uğradığı bir mekân olduğunu söyleyen Örs, burada kurduğu köklü arkadaşlıklara dikkat çektikten sonra ekliyor: “…bir düşünce ve kültür merkezi görevi gören Beyazsaray, okuma serüvenimizde önemli bir yere sahipti.” Cağaloğlu’ndaki yayınevlerinin, İlim Yayma’nın yurduna yakın olmasından dolayı uğrak yerlerinden olduğunu söylüyor Ahmet Örs.

İlerleyen satırlarda korsan kitap meselesine de değiniyor yazar. Kitap fiyatlarındaki pahalılığın öğrenci kitlesini fena halde zorladığı gerçeğini dile getiriyor ki bu şu an da çok farklı değil. Bu nedenle korsan yayıncılığın da önü açılıyor. O yıllarda birçok eser korsan olarak okunurmuş. Yine hâlihazırda devam eden sorgulamalar gibi, o zaman da bunun hak gaspı olduğu düşünülse de çözümsüzlüğe kapı aralayan bir diğer unsur da kitapların orijinalinin ekonomik işkencesi! Yayıncı mı suçlu okuyucu mu? Denir ki, okuyucu gereken hassasiyeti gösterse kitaplar daha ucuz olur. Öte yandan söylenir ki yayıncılar biraz hassasiyet gösterse okuyucuya gerek kalmadan ucuzlar fiyatlar. Olay nerede çözülüyor, nasıl çözülecek bilmiyorum ama samimi olarak okumak isteyen her okuyucu, bir yolunu bulup bir şekilde okuyor hedeflediği eseri. Nasıl okursa artık!

Kitap, kitaba yönlendiriyormuş; ne güzel!

O dönem okuduğu kitapların kendisini yeni kitaplara götürdüğünü söyleyen yazar, Ali Şeriati’nin bir eserinde Frantz Fanon’dan bahsettiğini ve kendisinin de hemen Fanon’un bütün kitaplarını okumaya başladığını aktarıyor.  Ayrıca Mevdudi’nin 7 ciltlik tefsiri, Tefhimu’l Kur’an’ı 2 ayda okuyan öğrenci Ahmet Örs, kendi tabiriyle ‘büyük bir savaştan yara almadan çıkmış muzaffer bir eda’ ile güzel insan Mevdudi’nin diğer eserlerini bitirmiş.

Ayrıca vefatını gazeteden “Mekke’ye Giden Yol’da Hakk’a yürüdü” başlığıyla öğrendiği Muhammed Esed’in o güne kadar adını duysa da hiçbir eserini okumamış olan yazar, bu vesileyle onun eserlerini de okumaya başlamış. 90’lı yıllarda küçük hacimli ve mesajları ağır kitapların hayatlarını kökten sarstığını söyleyen Örs, bu eserlerin arasında Mevdudi’nin Kur’an’a Göre Dört Terim’ini ve Seyyid Kutup’un Yoldaki İşaretler’ini sayıyor. Türkiye’den de İsmet Özel, Ahmet Örs’ün okuduğu yazarlar arasında.

Malcolm X’ten Cesur Yürek’e…

Yazarın sinema serüveni de dikkat çekici kısımlardan. O dönem gayri ahlâkî filmlerin varlığı sebebiyle filmlere gidip gitmemenin bir sorun teşkil ettiğini söyleyen Örs, Minyeli Abdullah filminin eksikliklerine rağmen ‘İslâmî kesimlerde’ büyük bir heyecanla karşılandığını belirtiyor. Zira televizyon ve sinemalardaki ‘ahlâk bozucu’ filmlerin varlığı insanların bu filme yönelmesinin yolunu açmıştı.

O dönem filmlerdeki ahlâk kaidesine o kadar hassas yaklaşan insanlar varmış ki, meselâ Ahmet Örs’ün imam- hatipteki bir hocası film ne kadar iyi olursa olsun daha önce ‘gayrı ahlâkî’ bir film yayınlayan sinemaya gitmezmiş. Yazar, o dönem izlediği ve kendisinde büyük etkiler bırakan filmleri de sayıyor: Spike Lee’nin Malcolm X’i, Cesur Yürek, Şindler’in Listesi, Leon, Bizi Ayıran Nehir, Forrest Gump

Yurtdışından gelen öğrenciler de var, anılar renkli

Yurda çok sayıda yabancı öğrencinin geldiği o sıralar, yazarın oda arkadaşı Pakistanlı imiş ve araları çok iyiymiş. Şahid İsmail Yusuf’la oda arkadaşlığı yaptığı için diğer Pakistanlılar ile de arkadaşlıkları gelişmiş yazarın. Oda arkadaşı İsmail Yusuf Arabistan’da büyüdüğü için Pakistan’da yetişen Pakistanlılarla (yurtta Pakistan’da yetişen Pakistanlılar da var) karşılaştırmalar yapan yazar, Arabistan’da yetişenlerin ibadî hassasiyetlerinin hem Pakistanlılar’a hem de Türkiyeliler’e nazaran daha belirgin olduğunu söylüyor.

Yurtdışından gelen öğrencilerin girdiği dersler başlangıçta İngilizce olurmuş, fakat Türkiyeli öğrenciler bunda sorun yaşadığı için dil, şu an da yurt dışından gelen öğrencilerin sayısının çok fazla olmadığı eğitim kurumlarında yapıldığı gibi, Türkçe’ye çevrilirmiş. Yurtdışından gelen öğrencilerin zamanla Türkçe’yi de öğrendiklerini söyleyen Ahmet Örs, dilin, konuşulduğu memlekette öğrenilebileceği kaidesini hatırlatıp ekliyor: “Biz yıllarca Arapça, İngilizce okuduk okullarda, bir adım yol gidemedik!”

Öğrenci arkadaşlardan Senegalli Hüseyin’e öğrencilerin sorduğu “imanın şartı kaç” sorusuna Hüseyin’in “5” cevabını vermesi de önemi. Veterinerlik için gelen ve fakat sonradan çalışıp tıp fakültesini kazanan Hüseyin’in 5 demesinin sebebi, Türkiye’de öğretilen 6 adet iman şartından biri olan ‘kader’in sayılmaması. Hemen bir cümle sonra yazarın yazacağı gibi kitabı okurken benim de aklıma Emeviler geldi, sonra Ahmet Baydar’ın İktidar ve Kader’ini okuyucuya tavsiye etmek tekrar ve tekrar!

Yazarın ‘walkman’ macerası da güzel anılarından. Hızla yaygınlaşan ‘walkman’lerden bir tane almadan önce radyolu bir kasetçaları olan Ahmet Örs, sonrasında bir ‘walkman’ alıyor. Şu an hassasiyetlerinden taviz vermemiş yurtlarda da devam eden marşlarla, ezgilerle sabah namazına uyandırma geleneği o dönem de var imiş, ki yazar çok güzel ifade ediyor: “Çok etkileyici oluyordu hakikaten, mahmur gözler ve kulaklarda ‘yaşamak, adı için yaşamak’la, ‘bir güneş doğuyor’la sabah namazına kalkmak…” Kiminin kopya kimininse Kur’an dinlemek için kullandığı ‘walkman’i pek kullanmadığını söyleyen yazar, bunu ‘kulaklıkla gezen insan görüntüsü’ne adapte olup olamamak durumuyla açıklıyor. Muhalif kimliğin derinleşmesiyle Ahmet Kaya’yı daha çok dinlediklerini söyleyen Örs, Ömer Karaoğlu’ndan Ahmet Kaya’ya, Ferhat Tunç’tan Grup Yorum’a kadar uzanan geniş yelpazede birçok sanatçının, devrimci marşlara ayarlanmak hevesindeki kulaklardan yüreklere süzüldüğünü kaydediyor.

Yazarın çeşitli sorgulamaları ve hesaplaşmaları da önem taşıyor. Özellikle ‘Kürt sorunu’ özelindeki hesaplaşması, zamanında yaşanan ve yaşanmayan birçok şeyi sorgulaması, Filistin’e ve Bosna’ya on binlerin sesiyle haykırırken niçin Kürtler’in sesi olamadıklarının hesaplaşmasını yapması dikkat çekici. O dönemi anlayabilmek açısından saf ve yalın hesaplaşmalar bunlar, o yüzden anı kitapları önemli diye düşünüyoruz.

İlim Yayma’nın Penceresi’ni okurken satır sayısı arttıkça insanın merakı da artıyor ve bir tatmin duygusu geliveriyor. Zira 1990lı yıllarda doğanların 1910, 1920 gibi uzak tarihleri değil de kendi doğdukları dönemde ne olup bittiğini daha fazla merak etmesi doğal ve ’93 doğumlu birisi olarak tam da bunu yaşıyor ve merakını taşıyordum kitabı okurken! Aynı endişeye sahip herkese kitabı tavsiye ederiz, zira aktarmadığımız ve en az aktardıklarımız kadar değerli çok bölümü var kitabın.

 

Esad Eseoğlu okudu, aktardı ve tavsiye etti

Güncelleme Tarihi: 19 Mayıs 2016, 16:24
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13