banner17

İlber Ortaylı: Osmanlı Padişahları Lüks İçinde Yaşamadı, Sarayları da Şaşaalı Değildi

Memleket sefalet içinde kıvranırken Osmanlı padişahlarının lüks içinde yaşadığı ve 19. asırda İstanbul’da yaptırılan saraylar için büyük paralar sarfedildiği söylemini duymayan kalmamıştır içimizde. Peki, gerçekten öyle mi? İlber Ortaylı, bu yargının tarihi karşılığı olmadığına dikkat çekiyor.

İlber Ortaylı: Osmanlı Padişahları Lüks İçinde Yaşamadı, Sarayları da Şaşaalı Değildi

Cumhuriyet ideolojisinin saplantıları sebebiyle Türkiye’de, daha düne kadar onlarca nesil, Osmanlı geçmişini reddeden bir tarih anlayışıyla yetiştirildi. Kötü giden, bağnazlık kabul edilen veya muasır medeniyetler seviyesine ulaşmamıza mani olan ne varsa, hepsi Osmanlı döneminin sırtına yüklenildi. Bu bağlamda memleket sefalet içinde kıvranırken padişahların lüks içinde yaşadığı ve 19. asırda İstanbul’da yaptırılan saraylar için büyük paralar sarf edildiği söylemini duymayan kalmamıştır içimizde. Peki, gerçekten öyle mi?

TRT2’de yayınlanan “İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri” programında İlber Ortaylı Hoca, 19. yüzyılda yaptırılan sarayları, dönemin diplomatik teamülleri ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya devletleri arasındaki konumu açısından değerlendirerek bu görüşe karşı çıkıyor. Ortaylı’ya göre ders kitaplarında sürekli tekrarlanan bu hükmün tarihi bir karşılığı yok ve 19. asırda İstanbul’da yaptırılan saraylar hakkındaki bilgi de çok sınırlı. Konu enine boyuna incelenmiş değil. Ayrıca böyle bir hükmün verilebilmesi için 19. yüzyılda İstanbul’da yaptırılan saraylarla Avrupa’daki muadilleri arasında ayrıntılı bir mukayese yapmak gerekiyor.

Avrupa’nın yükselişiyle birlikte uluslararası sistem değişiyor ve söz konusu sistemde diplomasi, öncesine göre, çok daha belirleyici bir rol üstleniyor. Artık savaşlar meydanlarda değil, masalarda kazanılıyor veya kaybediliyor. Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun diplomatik ilişkilere ağırlık vermesi, hem değişen sisteme adapte olmaya çalışması hem de eski gücünü kaybettiği bir dönemde, büyük bedeller ödemek zorunda kaldığı savaşlardan olabildiğince kaçınmasıyla ilgili.

Ortaylı’ya göre zayıflamış olsa da 19. asırda Osmanlı İmparatorluğu hala, “büyük devletler” arasında yer alıyordu. Devletler arasındaki diplomatik teamüller açısından büyük devletlerin uymak zorunda oldukları kendine has protokoller vardı. 1815 Viyana Kongresi’nde diplomatik ilişkiler ve protokol kuralları yeniden tespit edilmişti. Mesela bu devletler karşılıklı büyükelçi teati ediyorlardı. 20. yüzyıldan itibaren her devlet büyükelçi statüsünde temsil edilebiliyor, bu günümüzde artık sıradan bir durum. Ancak o dönemde öyle değildi, çok az sayıdaki devlet büyükelçi düzeyinde temsil edilebilirdi.

Büyükelçiler saray protokolünde

Bu diplomatik kurallara göre büyükelçiler bulundukları ülkenin saray protokolüne girerlerdi. Güvenliklerinin sağlanmasına hususi bir özen gösterilirdi. Bir sefirin yolunun açılması, o ülke idarecilerinin sorumluluğundaydı. Büyük bir devletin sefaret binasının yanına meyhane inşa edilmesine izin verilmezdi. Sefirlerin arabası, kayığı bilinir ve ona göre muamele edilirdi.

Ortaylı, bu şartlar altında ata yadigârı Topkapı Sarayı’nın mevcut devlet protokolüne hizmet vermesinin mümkün olmadığını söylüyor. Bu yüzden II. Mahmut Han Topkapı’da çok fazla ikamet etmemiş. Devlet idaresinin Dolmabahçe Sarayı’na taşınması ise, Sultan Abdülmecid’in saltanatının son yıllarına tekabül ediyor. Sultan Abdülaziz döneminde Çırağan ve Beylerbeyi de saray protokolüne dahil edilir. Sultan II. Abdülhamid ise bunlara Yıldız Sarayı’nı ekler.

Dolmabahçe Sarayı’nı, Osmanlı İmparatorluğu’nun muadili olan ülkelerin saraylarıyla kıyaslayan Ortaylı şunları söylüyor: “Dolmabahçe Sarayı’na baktığınız zaman bunu çağdaş büyük devletlerin saraylarıyla, yani Versay ve Buckingham ile ya da Rusların Petersburg’daki Kışlık Saray’ı ile (Hermitage Müzesi) karşılaştırmak mümkün değildir. Dolmabahçe büyüklüğü itibariyle olsa olsa Rus çarlarının Petersburg’daki Peterhof Sarayı ile karşılaştırılabilir.

Buckingham Sarayı

Hermitage Müzesi

Dolmabahçe Sarayı

Ortaylı’ya göre girişi hariç, Dolmabahçe’nin göz alıcı iki bölümü mevcut: Biri muayede salonu, diğeri ise onun üstünde yer alan sefaret odası. Muayede salonunda tahta çıkış törenleri (cülus) ve bayramlaşma merasimleri yapılırdı. Bu törenlerde imparatorluk protokolüne giren memurlar, ruhani liderler ve başkentteki sefirler padişahın huzurunda bulunurlardı. Diplomatik mesajı da olan bu tür törenler için gösterişli ve büyük bir mekân kaçınılmazdı. Süfera odasında ise sefirler ağırlanırdı. Bu iki bölüm dışında Dolmabahçe Sarayı’nın hiçbir lükse sahip olmadığını söyleyen Ortaylı, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu sarayın tek lüksü şahane Boğaz manzarasıdır.

Şaşaalı sefaret binaları

Ortaylı ayrıca, İstanbul’da yaptırılan sefaret saraylarının çok gösterişli olduğuna dikkat çekiyor ve bunların şaşaalı mimarileriyle, adeta Osmanlı ile alay ettiğini vurguluyor. Fransa Sarayı olarak bilinen Fransa Büyükelçiliği, Britanya’nın Tepebaşı’ndaki ünlü konsolosluk binası (tabii o dönemde büyükelçilikti), 16. yüzyıldan beri ayakta duran ve sonradan Avusturya-Macaristan Büyükelçiliği olan ünlü Venedik Sarayı bunun en güzel örneklerinden. Yine 20. asrın başında yapılan fakat kullanılamayan Maçka’daki ünlü İtalyan Büyükelçiliği binası da çok gösterişliydi. Bu binalarla boy ölçüşebilecek Osmanlı eserlerinin sayısı çok azdı.

İlber Ortaylı, konuşmasının devamında bizleri, Osmanlı devlet geleneğiyle ilgili ilginç bir uygulamadan haberdar ediyor. Buna göre padişahlar ve saraya damat olan vezirler dışında, sadrazam ve büyük devlet adamlarının şahsi sarayları yoktu. Aynı şekilde ruhani liderler de böyle bir hakka sahip değildi. Hiçbir patriğin, papalar gibi şaşaalı sarayları olmadı. Yine bu, çok varlıklı tüccarlar ve aileler için de geçerliydi.

Bunun sebebini Osmanlı’nın sahip olduğu tevazu anlayışında aramak gerektiğini belirten Ortaylı, devamında şu ilginç tespitlerde bulunuyor: “Hatta padişahlar için de bu böyledir. Bütün asırları, bütün mekânları büyüleyen Süleymaniye gibi bir eseri yaptırtan Kanuni Sultan Süleyman Han’ın, Topkapı Sarayı’ndan çıkmak aklına gelmemiştir. Aynı dahi mimara (Mimar Sinan) büyük, süslü ve muhteşem bir saray yaptırması söz konusu değildir. O koca imparatorluğun sadrazamları Damat Rüstem Paşa’nın, Sokullu Mehmed Paşa’nın bir sarayı yoktur.

Gösteriş hoş karşılanmazdı

Bahriye nazırı olduğunda Kayserili Ahmed Paşa’nın Süleymaniye’de yaptırdığı konak, büyüklüğünden dolayı halk arasında dedikodulara yol açar. Bugün Kültür Bakanlığı tarafından restore edilen binanın gidip görülmesi gerektiğini söyleyen Ortaylı, binanın aslında son derece mütevazı olduğunu vurguluyor. Gösteriş Osmanlı toplumunda hoş karşılanmıyordu. Ortaylı’ya göre, Osmanlı devlet adamları için geçerli olan, bu kaidenin tek istisnası Mısır hıdivleriydi. Onlar, Hıdiv Kasrı örneğinde olduğu gibi, Mısır’ın zenginliğini yansıtan şaşaalı binalarda yaşarlardı. Bu açıdan İstanbul saraylarındaki mimari anlayışın Kahire ve İskenderiye ile kıyaslanması bile mümkün değildi.

Öte yandan padişahlar ve devlet erkânı yeni saraylara taşınsa da Topkapı Sarayı baba ocağı olma özelliğini her zaman korumuştur İlber Ortaylı’ya göre. Ramazan aylarında düzenlenen Hırka-yı Saadet ziyaretleri gibi manevi değeri yüksek olan bazı törenler imparatorluğun sonuna kadar burada yapılmıştır. Yine saray sünnet törenlerine ev sahipliği yapmış, vefat eden padişahların naaşları da buradan kaldırılmıştır. Mukaddes emanetler ve hazine de burada muhafaza edilmiş. Dolayısıyla imparatorluğun İstanbul’da inşa ettiği bu ilk saray, Cumhuriyet devrinde olduğu gibi, hiçbir zaman atıl bırakılmamış.

Programın sonunda İlber Ortaylı ayrıca, Topkapı Sarayı’nın turizm sektörünün elinden kurtulmasını ve son Osmanlı sultanlarının yaptıkları gibi manevi, uhrevi anlamına uygun bir şekilde muhafaza edilmesini salık veriyor.

“İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri” programını izlemek isteyenler, aşağıdaki linkten ulaşabilirler:

https://www.youtube.com/watch?v=jDcag3Bg42E&t=69s

 

Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 09 Temmuz 2018, 13:18
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20