Hayatın içindeki şiiri duymak: Bibliyoterapi

"Âdemoğlu varoluşunun ilk gününden beri okuyarak ve yazarak âlemde ve kendinde gizli olanı keşfeder. Yazmak ve okumak, zihinleri dil ile hemhâl edip kelimeleri sanata dönüştürür." Hatice Kübra Ergür yazdı.

Hayatın içindeki şiiri duymak: Bibliyoterapi

Edebiyatla olan ilişkimiz çocuk zihnimizle, başımızı yastığa koyup ilk hayallerimizi kurduğumuz gün başlıyor diyebilir miyiz? Hayal kurmak küçük hayatlarımızın en büyük gerçeklerinden biridir ve iç dünyamızın sesi farkında olmadan bizi edebiyata yakınlaştırır. Babalarımızın kulaklarımıza fısıldadığı iyi geceler masalları bizi başka ufuklara sürükleyerek kendi ufkumuzla derinleştiğimiz hayal denizine atar. Nitekim hayattaki ilk somut mücadelemiz, ses çıkarma çabamızla ve bize ninniler fısıldayan büyüklerimize, hissettiklerimizi kelimelerle haykırma telaşımızla başlar. Duyguların ve fikirlerin kelimelere bürünme süreci bize edebiyatın özünü yaşatır.

Gerçeğin aşikâr oluşu

Şiir, roman, hikâye okumak kimi zaman bize gerçeklikten farklı bir boyuttaymışız gibi hissettirse de aslında hepsi daha önce bir araya getirmemiş olduğumuz özel kelimelerle hayatın anlatılışıdır. Edebiyatta, onu tanımlarken karşımıza çıkan söz ustalığı, üslup, süsleme ve ifade gibi kavramların çok daha ötesinde, hayatın ta kendisi vardır. Zira edebiyat eseri bir gerçeği aşikâr hâle getirir. Bizi, gerçeğin kendisiyle karşı karşıya bırakarak, o gerçekle kaynaştırır. Çoğu zaman kitapların iki kapağı arasında ya da bir şiirin dizelerinde kendimizi buluyor oluşumuz bundan kaynaklanıyor olsa gerek.

İnsanın hiçbir şeyi yoktan var edememesi gibi söylenenler ve yazılanlar da yoktan var olmaz. Edebiyat dünyaya gözümüzü açtığımız andan itibaren maruz kaldıklarımızdan, yaşamın şakıyan pınarlarından, sessiz yüzlerinden, hayatın ta içinden doğar. Edebiyat bizi bize anlatır. Kendimizi keşfetme yolculuğunda atacağımız en iyi adımlardan biridir. Edebiyatın hepimize iyi gelen hepimizin kendimizden parçalar bulduğu yahut kendinden bir şeyler kattığı bir yönü vardır. Kimine yazmak, kimine okumak, kimine dinlemek…

Edebiyatın ortaya çıkması için toplumun kalbinde atan ve kendi benliğinin derinlerinden süzülen fikirleri kâğıt ve kalemle buluşturur, yazar. Yazmak çoğu zaman bir define keşfine çıkmaktan farksızdır. Rasim Özdenören, yazarın yazmadan önce ne yazacağını bilmediğini, yazma eyleminin yazarın ne yazacağını öğrenme çabası olduğunu söyler.

“İnsan kendini bildi bileli hem yaşamış hem yazmıştır. İnsan kendi tarihini zaten yazmaya başladığı andan itibaren başlatmıştır. Başka söyleyişle, insanın tarihi, onu yazmaya başladığı günden itibaren başlatılır.”[1]

Kaçmak için değil dahil olmak için

Âdemoğlu varoluşunun ilk gününden beri okuyarak ve yazarak âlemde ve kendinde gizli olanı keşfeder. Yazmak ve okumak, zihinleri dil ile hemhâl edip kelimeleri sanata dönüştürür. “Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur. Yazarın ürettiği yapıt bir optik araç görevi görür yalnızca. Böylece okuyucu, o kitabı okumadan belki de asla farkına varamayacağı şeyler keşfeder kendi içinde. Okuyucunun, okuduğu kitap sayesinde kendi kendinin bilincine varması, kitabın gerçekliğinin kanıtıdır.” Marcel Proust’un bu sözlerinde edebiyatın, bir ütopya kurmaktan öte bizzat yazarın ve okuyucunun gerçek keşif dünyasıyla alakadar olduğunu görürüz. Yazar, zihin dünyasının kelimelere akmasıyla varlığı anlama yolculuğuna çıkarken; okuyucu, okuduklarını kendi anlam dünyasıyla zenginleştirerek yazarın yolculuğuna katılır.

Edebiyatı boş zamanlarda ilgilenilecek herhangi bir uğraş, karamsar hayaller peşinde koşmak, su üstüne yazı yazmak vs. olarak görenlerin sayısı da az değildir. Yine kimilerinden zaman zaman “Edebiyat ne işime yarayacak?” gibi sualler duyarız. Aynı şekilde “Matematik gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” diye soranlar da vardır. İnsan zorlandığı şeyden kaçmak için türlü bahaneler üretmeye meyillidir. Tüm bahanelerin aksine, hayattan kaçmak için değil hayata dâhil olmak için yazmanın ve okumanın gerektiği su götürmez bir gerçektir.

Bugün defter ve kitaplardan kaçıp sosyal medyada var olmak istediğimizde dahi 140 kelimeyle kendimizi ifade etmemiz gerekmektedir. Var olmanın bir ucu yazmaya ve okumaya, dolayısıyla da edebiyata mutlaka uğramaktadır. Varoluşumuzu anlamlandırmak, kendimizi anlamak ve anlatmak, başkalarıyla empati yapabilme gücümüzü arttırmak çabaları bizi kitaplara, şiirlere, romanlara yöneltmektedir.

İyileştiren edebiyat

Kafka, bir gün rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta, oyuncak bebeğini kaybettiği için ağlayan küçük bir kıza rastlar. Küçük kızı teselli etmek ister ve oyuncak bebekten haberdar olduğunu, onunla mektuplaştıklarını söyler. Ertesi gün aynı yerde buluşup bebeğin mektubunu okumak üzere sözleşirler. Kafka yazdığı her metne gösterdiği titizlikle, oyuncak bebeğin dilinden mektuplar yazmaya başlar. Bebeğin tekdüzelikten, hep aynı insanlarla yaşamaktan bıktığını, artık dünyayı gezmek istediğini ve yeni arkadaşlar edinmek için seyahate çıktığını yazar. İlk mektubu “Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” sözleriyle bitirir. Yaklaşık bir ay kadar bebeğin dilinden küçük kıza mektuplar okur. Kafka’nın yazdığı mektuplar kız çocuğunun acısını, kederini azalttığı gibi Kafka’nın ölümcül hastalığıyla savaşında ona bir nebze olsun iyi gelir. “Yazan, kendi hastalığını unutarak, kurmacanın hakikatine sığınarak, kendi ruhunu teskin eder. Okuyan ise kurmacadaki karakterin hasretinde olduğundan uydurmanın gerçekliğine kendini candan bir şekilde kaptırır. Böylelikle acısını unutur.”[2] Bu anekdot yazmanın ve okumanın, yazara ve okuyucuya ne kadar iyi geldiğini ve edebiyatın gücünü bize göstermektedir.

Sahiden insan yazarak yahut okuyarak iyileşir mi?

Kemal Sayar bir konuşmasında Freud’un “Nereye gittiysem benden önce bir şairin oraya uğramış olduğunu gördüm.” sözünü alıntılayarak şairlerin aynı zamanda ruhbilimciler olduklarını söylüyor. Nitekim şairler ve yazarlar hayatın içindeki şiiri duyup insan ruhunda olup biten ama daha önce kimselerin dillendirmediği bazı düşünceleri keşfedip anlamlandırarak onun üzerine yazabilmektedirler. Kendilerini iyileştirirken bizlere de şifa olacak izleri göstermektedirler. Edebiyatın bu yönüyle okuyucu, kendini başkalarında görerek, olayları kendi başına geliyormuş gibi düşünerek bu duygulardan arınır ve rahatlar. O kadar ki kitapların iyileştirici gücü bir süredir “Bibliyoterapi” adı altında ruhları tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Yunanca “Biblion” ve “Therapeo” kelimelerinden gelen Bibliyoterapi, hikâye anlatımı veya belirli metinlerin şifa amacıyla okunmasını içeren bir yöntemdir. Terapi olarak insanın kitap, şiir ve diğer yazılı kelimelerin içeriğiyle ilişkisini kullanır ve hatta genellikle yazma terapisi ile birleştirilir. Edebiyatın iyileştirici gücü burada da aşikâr bir şekilde karşımızdadır.

Tüm bu anlattıklarımızdan yola çıkarsak güzellikleri görmeye, duymaya, dillendirmeye yahut yazmaya muhtacız diyebiliriz. Kelimelerin ruhlarımıza iyi gelen şifasını şüphesiz edebiyatın geniş hazinesi sayesinde tadabilmekteyiz.

Hatice Kübra Ergür

Dipnot:


[1] Edebiyat ve Hayat, Rasim Özdenören, İz Yayıncılık, 2. baskı, 65

[2] Edebiyatın İyileştirici Gücü, Ahmet Sarı, Ketebe Yayınları, 2. baskı, 9

Yayın Tarihi: 19 Haziran 2021 Cumartesi 16:00
banner25
YORUM EKLE

banner26