Hayat: Uygulamalı bir gramer

İlerleyen yaşlarda artık hayatın da bir grameri olduğunu, öyle çalakalem ilgilerle serazat bir çılgınlığa izin vermeyecek kadar müstakil bir haritası olduğuna inanmaya başlamıştım. İrade başımın belasıydı. Necdet Subaşı yazdı.

Hayat: Uygulamalı bir gramer

Bir dersimiz olsaydı, adı da "Hayat" olsaydı. Biri bize şu içinde yuvarlandığımız hayatın işleyişi hakkında birinci elden taze ve sağlam bilgiler verseydi. Ona tekmil uysaydık, dediklerini yapsaydık. Bu hayatla nasıl başa çıkılır, onun sık sık bizi alt eden salvolarına karşı nasıl karşı konulur? Bir direnç lazımsa nereden devşirilir, bir sabra ihtiyaç varsa nereye kadar dayanılır, bunları öğrenseydik.

Bazen kader bazen sürpriz hatta bazen de tevafuk diye kabullenmekten başka çaremiz olmayan ama işin aslı pek de beklemediğimiz anlarda ne yapacağımızı, bütün bunları nasıl karşılayacağımızı, her birinin başımıza açtığı cümle dertlerle nasıl başa çıkacağımızı bir bileydik, biri bize göstereydi. Bu ya hiç olmadı ya da birileri bize bir şey dediyse de biz onları es geçtik, çoğuna uymadık, kalanını da es geçtik, öylece bu hâllere düştük.

Etrafımızda yol gösterenlerin çoğaldığı ve hemen her göstericinin de bizi yolunu kaybetmiş saydığı bir dünyada şöyle sağlam ve müstakil bir hayat sürmenin acaba kimseye ram olmadan sürdürülebilir bir yolu var mıydı? Hayat nasıl işlemekte, irademizi sonsuz bir kararlılıkla devreye sokmak istediğimizde bizim bu kararlılığımız nerelere çarpmakta, biz nerede püskürtülmekte, nerede alt edilmekteyiz.

Hayatın bir işleyişi vardı

Hayatın bir işleyişi olduğunu, öyle her şeye sırf canım istedi diye ulaşamayacağımı belki çocukluk yıllarımda bolca deneyimledim, anladım ki ağlamadıkça meme vermiyorlar, anladım ki sızlamadıkça bizi gören yok; ama işin gerçek fasıllarını kavramam için yaşımın bir hayli ilerlemesi gerekiyormuş.

Herkesin bir hayatı var. Bir karşılaştırma yapmak kesinlikle zor ve hiç de birbirine benzemeyen hayatlar üzerinden birtakım ortak çıkarımlar da bulunmak da öyle kolay değil. Herkesin hayatı kendine güzel, kendine acı, kendine dram, belki kendine mahsus gizemlerle, özel hikâyelerle çevrili. Bilmem kaç yıla sığdırarak sürdürdüğümüz şu sayılı günlerin toplamda bize nelere mal olduğunu, içinde neler neler yaşadığımızı oturup bir gözden geçirmek de öyle her babayiğidin harcı değil. Yüzleşmek çoklukla zor, hesaplaşmak cesaret istiyor. Geri dönmek bir hesap, her şeyi unutmak bir kâbus. Kim bilir belki başka bir durak, durup üzerine düşünmemiz gereken şeyler.

Üniversiteyi bitirip taşrada bir köyde devlet memuru olarak göreve başladığımda benim sıklıkla hayalle gerçek arasında gezinerek kurguladığımın hayatımın öyle pek de matah bir çizgi olmadığını fark etmeye başlamıştım. İlkokul, hadi bilemediniz ortaokul çok da sorunlu sayılmazdı. Annelerimiz de babalarımız da bugün pek çoklarına ağır gelen bir himaye zinciri içinde bize göz kulak oluyor, açıklarımız hızla kapatılıyor, hayatın kendini göstermeye başladığı şu ergenlik fırtınasına daha henüz yakalanmadan her şey çok da tadında gidiyordu. Sonra her şey değişmeye başladı, dünyayı nasıl anlamak ya da yerde gökte koymayıp baştacı ettiğimiz tercihlerimize nasıl bir yer açmak gerekir sorusu bizi esaslı bir şekilde kuşatmaya başladığında irademizin gücünü ve sınırlarını da çözmeye niyetlenmiştim. İşler hiç de benim tahmin ettiğim gibi değildi. İnançlar, bağlılıklar, sadakat halkaları, besleyici aidiyet şablonlarıyla üniversiteyi zar zor bitirmeyi başarsak da hayata karşı duruşumuzun nasıl ve ne şekilde işleyeceği konusunda bir karara varabilmek için her şeyden önce başına buyruk bir kişiliğe erişmemiz gerektiğini hissetmeye başlamıştım. Evliydim, eşim de ben de hikâyelerimize uzak bir yerde hem birbirimizi tanımaya çalışıyor hem de bizi karşılayan bir hayatın ölçü ve limitlerini kavramaya uğraşıyorduk.

Bir grameri, haritası olmalıydı hayatın

Sosyolojiye ilgim vardı, psikolojiye uzak değildim, dinî inançlarım tartışma dışındaydı, pazarlığa tabi olmayacak kabullerim, kimseye ödünç verilmeyecek hayallerim ve henüz bir Allah’ın kuluna açılmamış itiraflarım vardı. Sırtımdaki yükler hayatın denklerini çözmeye yetiyor muydu? Okumalarım asla basit değildi, tamam bir düzene sahip değildi belki, ama olsun başkalarıyla asla kıyaslanmayacak bir tempoda yürüyen bir hısımlığım vardı kitaplarla. Ne güzeldi, dünyadan haberdardım, okuduklarım bana birbirinden bağımsız hayatların varlığını afişe etmiş, eğer kulak verirsem karşılaşacağım hemen ilk kargaşada işin içinden nasıl çıkacağıma dair tiyoların çoğunu ben bunlarda bulabilecektim.

İlerleyen yaşlarda artık hayatın da bir grameri olduğunu, öyle çalakalem ilgilerle serazat bir çılgınlığa izin vermeyecek kadar müstakil bir haritası olduğuna inanmaya başlamıştım. İrade başımın belasıydı. Hem özgürlüğümü onunla teyit edebilirdim hem de esaretimi. Zor bir süreç bana hayatın hem müktesebatını hem de giderayak yol ettiğim güzergâhlarını dayatıyordu.

Biri bize hayat üzerine ardı ardına dersler verseydi ne iyi olurdu. Öğrenir, kavrar ve sonra da yola öyle çıkardım. Oysa ben sanırdım ki irademi elime aldığımda artık her şey yoluna girecek, ne desem olacak ve ben kendi muradına sektirmeden ulaşan bir fail olarak mutlu olacaktım. Hayır, hiç de öyle değil.

Hangi kenar bize aitti?

Doğudan başlayan ve birbirini takip eden onca hikâye yer yer inanç yer yer de bir ritüel ya da ahlak olarak karşımıza çıkıyordu. Nerede ne yapacağımız konusunda keyfiliğe fırsat verecek bir zemin arasan bulunmazdı. Arkadan gelen yükler vardı ki öyle kolay kolay sırtımızdan atamazdık. Karşılaştıklarımız hiç de basite alınamazdı. Bir aritmetik problemi gibiydi yaşadığımız, tamam üçgenin iç açılarının toplamı 180 dereceydi, ama hangi açıda sabitlenmiştik biz her daim. Hangi taraf, hangi kenar bize aitti? Ya da akla gelmiyor değildi, bizden başka köşeleri de vardı bu üçgenin, neydi onlar. Biri bendim tamam, diğeri Allah mıydı? Tarih miydi? Gelenek miydi? Coğrafya mıydı? İnsan mıydı? Neydi? Hepsinin üstünde olan kimdi? Hepsinin içinde olan neydi? Muğlaktım, muallaktaydım, müphem ve mütereddittim.  

Kendini ister bir üçgene hapset ister dörtgene ya da başka bir forma, sanki değişen bir şey yoktu. Birisi sendin, peki gerisi kimdi, ötekiler neyin nesi olacaktı? Senden başkası vardı, kesin. Kimdi onlar?

Sosyal bilimlere olan ilgimi dine olan yakınlığımı azaltmadan artırmaya başladığımda onlarsız eksik olacak bir müfredatı da artık geliştirmem gerektiğini anlamıştım. Din tamam amenna, ama bir de her biri başka bir alem milyonlarca insan vardı. Nasibimize düşen insanlarla bir ömür tüketecektik. Sınırlar netleştikçe paradigmalarla, zihniyet yapılarıyla, geleneklerle ve bin bir türlü insanlık hâliyle yüzgöz olacaktım.

İşte bunların ayırdına vardığımda beni yakan soru şuydu: Dersimiz hayat mıydı? Hayatımız ders miydi?

Necdet Subaşı

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 15:49
banner12
YORUM EKLE

banner19