'Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor'

Hasan Amca bir vakıftı, kendini Müslüman insanlar için, zorda, darda kalmışlar için vakfetmiş bir güzel insandı. Gurbette rızık temin ederken şehit oldu. Ümit Aksoy, katıldığı o cenaze merasiminin ardından yazdı..

'Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor'

Ölüm üzerine bir şeyler yazmak dünyanın en zor işi. Hatta bu dünyanın, bu dünyadaki fanilerin işi değil bir yandan. Daha doğru bir deyişle benim gibilerin yazacağı bir şey değil.

Hayır, sadece hiç ölmediğimden, henüz ölmediğimden değil; ölümün “hakikati”ne dair, tabir yerindeyse, bir açıklığa/açılmaya/yakınlığa kavuşmadığım için. Bunun için, bu yazıyı yazdığım için özür diliyorum herkesten. Ama bu yazıyı yani, Trabzonlu balcı Hasan Amcayla ilgili bu yazıyı yazmam da üzerime farz olmuştu öte yandan.

Hasan Amca çok yakın bir arkadaşımın, sevgili Ferşat’ın babası.

Bir erkeğin hikâyesini, babalarıyla girdikleri ilişkinin tarihi olarak işaretlemek

Biz erkekler için babalarıyla olan ilişkileri oldukça netamelidir. Annelerini değilse de babalarını hayatlarında nereye koyacaklarını, onların üzerlerindeki etkilerini, onlarla nasıl ilişkiye geçeceklerini bilmeleri hayli zaman alır. Bazılarımız, bunu bir hayat boyu bile beceremezler. Hani neredeyse, bir erkeğin hikâyesini, babalarıyla girdikleri ilişkinin tarihi olarak işaretlemek yanlış olmasa gerek.

Edebi kanonda bu meseleyle ilgili kocaman bir külliyatın olması da bu durumun “basit” bir göstergesi bir bakıma. “Karamazof Kardeşler”den “Babalar ve Oğullar”a, “Eskici ve Oğulları”ndan “Babama Mektup”a kadar bir yığın metin, hep bu mesele üzerinden ilerler. Tabi, o büyük “Oedipus kompleksi”ni ve Freud’u da unutmamak gerekiyor.

Size kendisini açmak için acele etmiyor eskiler

İstanbul’da tanışmıştık Hasan Amcayla. Doğrusu onu gördüğümde “Ferşat’ın biraz yaşlanmış hali” demiştim içimden. O gün anlamıştım ki, iyi ya da kötü, bir erkeği ancak babasını tanıyarak anlamak mümkünmüş bir bakıma. Hasan Amca, bembeyaz sakalı ve vakur tavrıyla yaşlanmış, yaşını almış, yıllanmış bir adamdı.

Biz yeni nesle bakınca, belki de onlar akranım oldukları için, onların babalıklarını ve anneliklerini anlamam, onları bir anne ve baba gibi görmeyi becermem pek mümkün olmadığı için, ancak böyle eski kuşaktan insanları görünce anne ve baba olmak neymiş biraz sezebiliyorum doğrusu. Ama benim Hasan Amcayı asıl tanımam, İstanbul’da değil, geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda Trabzon’da bizi misafir ettiğinde olmuştu.

Hasan Amca gibi eski kuşak adamların sizden beklediği, sizi yokladığı bir an var: Size kendisini açmak için acele etmiyor eskiler. Öyle bir anda koyvermiyorlar kendilerini. Bir tartıyor, bakıyor, yokluyorlar sizi. Ama kanı da size kaynadı mı, sizi iyi belledi mi de isteseniz canını bile vermeye hazır bir kıvama varıyorlar.

Biz bunun adına kısaca samimiyet diyoruz. Yapmacık olmayan, bir deneyimden beslenen ama hesap kitaba da vurulmayan bir hal.

Şimdi siz, bir vefatın ardından böyle yazdığımı düşünüp, bunun bir güzelleme olduğunu, bir “ölüm”ün ardından, ölümün ağırlığı altından bunları yazdığımı düşünebilirsiniz.

Oysa benim bu yazdıklarıma, Kurban Bayramı’nın hemen ardından, beni tanıyan bütün arkadaşlarım şahittir. Onlara, o vakit Hasan Amca için ne söylediysem, burada yazdıklarım da odur. O yüzden içim de, dışım da pek rahat bu konuda. Ama yine de keşke bu yazı o zaman yazılıp da kayda geçseydi. Kısmet…

Hasan Amca bir vakıftı

Geçtiğimiz gün bir öğlen vakti aldık Hasan Amca’nın vefat haberini. İstanbul’a gelmiş ve çokça benim, biraz da kardeşim Ferşat’ın ihmali yüzünden bir türlü görüşememiştik. Zaten bizatihi bu görüşememe hikâyesi bile, şehirli ben'le, köylü Hasan Amca arasındaki farkı anlatmaya yetiyor aslında.

Onlara, oralara ne zaman gitseniz sizi bağırlarına basar, sefa gelip hoş bulmanızı sağlarlar. Biz şehirli insanlar ise, bunca koşturmacanın içerisinde bir vakit bulup da ziyaret etmeyi, ellerini öpmeyi beceremeyiz nedense. Bir keresinde sevgili Mehmet Kahraman’ın da söylediği gibi, o akşam izlenecek dizi varken misafirliğe gitmek öyle kolay bir hareket değildir zira. İzlenecek diziler bitmediği için, yapılacak bin tane işimiz olduğu için, bir misafirliği kendimize çok gördüğümüz için, nihayet hem kendimizi hem dünyayı kurtarma telaşına düştüğümüz için Hasan Amcayı ziyaret gidememişti bu şehirli insan.

Şimdi ise, yani yaklaşık 6 ay sonra tekrar Trabzon’dayız. İstanbul’da yapamadığımız o küçücük ziyareti, burada yapıyoruz. Bir iade-i ziyaret bu kadar zor olmamalıydı ama öyle değil mi?

Evinin önünde Hasan Amca’nın dünürü Harun Amca bir konuşma yapıyor. “Geç bulup, tez kaybettik birbirimizi” diyor. “Allah’tan geldik, yine ona gideceğiz” deyip ekliyor: “Ben burada bir kez daha anladım ki küçük bir vakıfmış Hasan kardeşim. Bütün köyün, köylünün eli ayağı…”

Evet, Hasan Amca bir vakıftı, kendini Müslüman insanlar için, zorda, darda kalmışlar için vakfetmiş bir güzel insandı. Nihayet, bu yaşında Amasya’da, hem ailesinin ama daha önemlisi elinin uzandığı herkes için arıların peşinden koştururken şehit olmuştu.

Evet, gurbette rızık temin ederken, bunu Allah rızası için yaparken, şehit olunur çünkü. Köyün imamı doğru söylüyor. Hasan Amca bildiğiniz şehitti.

Bu defin beni fena halde yoruyor

Hasan Amca, kılınan ikindi namazında sonra evinin bahçesine, babasının yanına gömülüyor. Her şey iyice karışıyor. Ben şehirli bir insan olarak, herhangi bir yakınımın evimin bahçesine (ne evim var ne de bir bahçem tahmin edeceğiniz üzere) gömülmesini ne ister ne de bunu kaldırabilirdim. Bu defin beni fena halde yoruyor.

Bütün bunlar olurken aklıma Sezai Karakoç’un “Ötesini Söylemeyeceğim” şiirinin son bölümü geliyor:

Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz

Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor 

Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor 

Onlar ekmek yiyor anladın mı Bay Yabancı 

Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez 

Onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün 

Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar 

Her biri bir damla atıyor aşağıya 

İşte yağmur bunun için yağıyor 

Ben bunun için yağmuru seviyorum 

Yağmur bizim için yağıyor 

Çalılar için Süleymanın tabancası için 

Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine 

Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor

Hasan Amca defnediliyor, üzerimize yağmur yağıyor; dualar okunuyor, salavatlar getiriliyor. Of’un Ballıca köyünde, bulutlarla aramızdaki mesafe azalıyor.

Duadan sonra kim olduğunu tam olarak anlamadığım bir ses, “Hacı Hasan Ağabey’in ailesi, oğulları, bu acılı günümüzde onları yalnız bırakmadığınız için size çok teşekkür ediyorlar ve bundan önce bu evin kapısı nasıl hepinizi açıksa, bundan sonra da bunun devam etmesi için ne gerekiyorsa birlikte yapmaya hazırdırlar” diyor.

Dedim ya, üzerimize yağmur yağıyor, Hasan Amca, bir oğul olarak babasının yanına, evinin bahçesine defnediliyor.

 

Ümit Aksoy yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2014, 11:26
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26