Güzel bir kitabe, iki kuş sarayı, şirin bir yapı

Taksim Su Maksemi, nihayet restore edilip kadim medeniyetin hatırası olarak İstiklal Caddesi’nin başında zarif ve nazenin bir şekilde endamını sergiliyor. Taksim kelimesi nereden geliyor? Maksem ne demektir? Taksim Maksem’i modern Türkiye için ne ifade ediyor? Yunus Sürücü yazdı.

Güzel bir kitabe, iki kuş sarayı, şirin bir yapı

 

 

Taksim Su Maksemi, nihayet restore edilip kadim medeniyetin hatırası olarak İstiklal Caddesi’nin başında zarif ve nazenin bir şekilde endamını sergiliyor. Taksim kelimesi nereden geliyor? Maksem ne demektir? Taksim Maksem’i modern Türkiye için ne ifade ediyor? Bu yazıda bunlardan da küçük küçük bahsedeceğiz.

Günün her saatinde kalabalık olan ve hayatın bir sel gibi akıp geçtiği İstiklal Caddesi’nin girişinde bir türbeyi andıran, sekiz köşeli ufak, şirin, zarif bu yapının bir zamanlar bu civarın suyunu temin ettiğini bilmem bilir misiniz? Ya da hiç daha önce bu yapının varlığı dikkatinizi çekti mi? Geçtiğimiz günlerde, kulağımda Bijan Bijani’nin güzel ezgileri eşliğinde bir işim münasebetiyle İstiklal Caddesi’nden geçerken, Taksim Maksemi’ne kadar yürümüş buldum kendimi.

Galiba hem seviniyor hem üzülüyordu bu şirin bina

Hafif hafif yağmur yağarken, kendimi Maksem’in de cazibesiyle bu zarif yapının kapısında yakaladım. Güzel bir kitabe, iki kuş sarayı, şirin bir yapı beni kendine çekmeye yeter de artar. İçeri girdim. Adeta büyülendim. İçerisi mükemmeldi. Maksem’e girilince yuvarlak kubbenin, dıştan hiç de belli olmayan bir derinliği ve yüksekliği hissediliyordu. Bu hisse kapılmamda özellikle süslemelerin payı büyüktü. Yapının içine ışık huzmeleri serin bir şekilde pencerelerden içeri girerken, insanın içini nura gark eden bir aydınlık duvarlara çarpıp etrafa yayılıyordu. Taksim’de, modern hayatın içinde yapayalnız kalmıştı bu güzelim bina. Evet, yapıların da ruhu vardır. Onlar da sevinirler, onlar da üzülürler. Fakat Maksem’in ne tür bir halet-i ruhiye içinde olduğunu kestiremiyordum. Yıllardır değerinin bilinmeyerek kapalı durduğuna mı üzülsün? Yahut restore edilerek tekrar hayata tutunmasından dolayı sevinsin mi? Yoksa bu modern kentin tam göbeğinde kimse tarafından görülmemesinden yahut daha doğru bir ifadeyle kimse tarafından ilgi görmemesinden dolayı üzülsün mü? Galiba hem seviniyor hem üzülüyordu bu şirin bina.

Çünkü insanlar, bu yapının nasıl bir öneme sahip olduğunu anlamayarak geçip gidiyorlardı. Kulaklarını, sezgilerini, idrakini kendi öz medeniyetine, kültürüne, kapatan kalabalıklar geçip gidiyorlardı bu zarif yapının tam önünden. Binayı anlatmadan önce buraya getirilen şehir sularının ilk olarak nereden temin edildiğine bakalım. III. Ahmed'in saltanatı zamanında, İstanbul hayatının çeşitli sebeplerle Boğaziçi’ne doğru yayılmağa başladığını görürüz. III. Ahmed’ten sonra 1730’da tahta geçen I. Mahmud devrinde, İstanbul’un yemyeşil güzellikleri içinde kurulan yalılarla, saraylarla renklenen İstanbul'un bu yeni, güzel semtlerinde su ilk defa temin edilmeye başlanıyor.

Belgrad Ormanları’nda, Bahçe köyünün ilerisinde hicri 1144 yılında yavaş yavaş Topuzlu bendinin temelleri atılıyor ve bent yükseliyordu. Bendin yapısı kısa bir zamanda tamamlanırken bentten çıkan taş galerinin suyunu karşı tepelere kadar çıkacak dört yüz metre boyundaki Sultan Mahmud Kemeri yükseltiliyordu. Suyolu, Bahçeköy’den ve kemerden sonra Acı Elma, Hacı Osman, Derbend, Maslak, Ayazağa, Zincirlikuyu, Mecidiyeköy, Şişli, Osmanbey ve Harbiye’den Taksim hazinesine geliyor. Tabi sular ilk önce şimdiki adıyla “Cumhuriyet Sanat Galerisi” adındaki yapıda toplanıyor, daha sonra ise çeşitli musluklar ve kanallarla civar mahallelere dağıtılıyordu. Buradan çıkan galeri Taksim Maksemi’nden geçerek Tophane, Beyoğlu, Galata ve Kasımpaşa gibi şehrin büyük semtlerine taksim ediliyordu.

“Tarihten ziyade kalmış bir ‘şey’ işte canım!”

Zaten “taksim” kelimesi de buradan gelir. Taksim kelimesinin kökü “kısm”dır. Taksim de onun tef’îl kalıbındaki halidir. Taksim, yani kısımlama, bölme, parçalara ayırma. İşte Taksim’in ismi suların buradan bölünmesinden geliyor. Ne yazık ki Maksem’in önünden geçip giden hiçbir insan bunu merak etmiyor. Bu bina nedir? Taksim ismi nerden geliyor? Bunu hiç düşünmüyorlar. “Tarihten ziyade kalmış bir ‘şey’ işte canım!” deyip geçiyorlar. “Şey” kelimesi de, hiç şüphesiz yapıdan ne kadar bîhaber kaldığının en açık göstergesi. Her neyse sakin olalım.

Maksem, üstü külâh şeklinde kurşun kaplı, sekiz köşeli küfeki taşından yapılmıştır. Küfeki taşı da çok ilginç bir taştır. Küfeki taşı, deniz kabuklarının, çoğunlukla da küçük istiridye kabuklarının oluşturduğu bir istiridye kalkeridir. En önemli özelliği, doğadan çıktığı anda her türlü işleme uygun olması ve kolay işlenmesi; havayla temastan sonra havadaki karbon dioksiti bünyesine alarak sertlik, dayanıklılık ve güç kazanmasıdır. Bu yüzdendir ki, Bizans ve Osmanlı mimarisinde önemli yer tutar. Osmanlı döneminde Süleymaniye Külliyesi’nin yapımından bu yana İstanbul estetiğini oluşturan tüm yapıların içinde ve dışında daima temel taşı olarak önemini taşımaktadır. Yeri gelmişken “maksem” isminin de ne manaya geldiğini söylemek isterim. Yukarda da söylediğimiz gibi, “taksim” kelimesi “kısm” kelimesinden gelmektedir. Maksem de kısm kelimesinden gelmekte. Fakat “maksem” kelimesi, “kısm” kelimesinin ism-i mekânı. Yani maksem, “taksimin, bölüştürmenin yapıldığı yer, mekân” anlamına geliyor. Üç cephesinde pencereler vardır. Bu pencereler dışarıdan pek sırlı görünmeseler de, içerinin ışık estetiği açısından çok hoş dururlar. İçeriden kubbeye baktığınızda tezyinatlar sizi büyüler.

Kapının üstünde bir kuş sarayı…

Taksim meydanına bakan cephesi tarafında da yapıyla birleşik bir çeşme mevcuttur. Çeşmenin ayna taşının üzerinde çiçekler, süsleyici motifler ve I. Mahmud devrinin Barok tarzındaki süslemelerinden oluşan güneş şeklinde geniş bir kabartma da vardır. Çeşmenin sağında Maksem’in kapısı bulunmaktadır. Kapının üzerinde ise çok güzel fakat biraz yıpranmış bir kitabe vardır.

“Şehinşâh-ı cihân Mahmûd Hân'ın kevser-i lütfu

Bu maksemden ider ‘atşâna irvâ-yı ferahzayı

Zehi bu maksem-i âb-ı hayât efza ki muhbirdir

Bu dilcû beytin her mısraı târîh-i ğarrayı

Cihandâr-ı himem Sultân Mahmûd itdi nev-bünyâd

Bu ebh-i maksem âbı-zülâl Kevserâsâyı.

Ayrıca yapının ön cephesinde kapının üstünde sağlı sollu bulunan kuş sarayları da, ecdadımızın ne kadar dikkat ve rikkat erbabı olduğunun en açık delillerinden. Bu kuş sarayları mevzusunun üzerinde biraz durmak istiyorum. Sadece Maksem’de değil daha nice yapılarda kuş sarayları görünür. Dinî mimariden sivil mimariye geniş bir yelpazenin ürünü olan bu küçük saraylar, “i’lâ-yı kelimetullah” davasına hizmet eden bir ruhun eserleri olabilirdi ancak. İstanbul’un çeşitli yerlerinde her an görebilirsiniz bu şirin yapıları. Bunun için temkinli yürümenizi tavsiye ederim. Eminönü’nde, Fatih’te, Süleymaniye’de, Üsküdar’da ve daha nice nice semtlerde bu güzel yapılar mevcut. Ayrıca belirtmek isterim ki sadece Anadolu coğrafyasında değil Osmanlı İmparatorluğu’nun elinin yetiştiği hemen hemen bütün topraklarda böyle yapılar yapılmaya çalışılıyordu. Türk-İslâm sentezinin bir uzantısı olarak, şanlı ceddimizin gönül saraylarından kopup gelen bir merhamete ayna olmuş eşsiz mimarî yapılardır kuş sarayları.

Osmanlı ruhunun kuşlara olan sevgisi, İslam inancı ile bağlantılıdır. Allah’a kullukta kemâl mertebesine ulaşmış olan bir mümin, iç âleminde meknuz tüm nefsî duygularından sıyrılmış olduğu için gerçek hürriyetine kavuşmuş ve kuşlar gibi uçarcasına sonsuzluğa temayül etmiş; ufuklara açılan, ebediyete kanat çırpan bir psikolojiye kavuşmuştur. Bu geniş kalplilik varlık sahnesinde, özgürlüğe kanat çırpan kuşlarla ifade edilir. Halen, Anadolu’da bazı küçük kuşlara verilen önem bu anlayışın uzantısıdır. Ecdad, “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” diyerek, dünyanın en değerli varlığı olan insana müthiş bir değer atfetmekten başka, bütün canlılara karşı derin bir dikkat ve rikkat halindeydi. Böylece sadece insanoğluna mutluluk bahşetmiyor, kuşların da korunma, barınma gibi ihtiyaçlarını temin ediyordu. İlginç olan şu ki, bu adamlar sadece “fayda” açısından da bakmıyordu meseleye. Kuş sarayını yaparken pekâlâ normal bir surette de yapabilirdi. Fakat daima estetik ve ruh ön planda. Bunu çok iyi müşahede edebiliyoruz. Yapının sağında ve solunda iki çeşme bulunur. Ve ikisi de ne yazık ki harabe haldeler. Su yerine gözyaşı akıyor musluklarından. Yapı, açılalı üç ay olmuş. İBB tarafından restore edilerek şimdi “İletişim Noktası” olarak hizmet sunmakta. Yapının benim için çok büyük bir öneme sahip olması hususlarından birisi de, içindeki sağlı sollu kitabeler. Tabi bu iki enfes kitabenin ortasında tarih düşürme hadisesi mevcut.

“Her gören tahsîn idub gûya olur târîhin

Maksem-i Sultan Mahmûd dürr-i yekta-ı cedîd”

Bu güzel, zarif mısra ve tarih düşürme kitabesi bize 1145/1732 tarihini verir.

Osmanlıca bulunan her yere dalarım ben. Nerede Osmanlı orada sükunet, nerede Osmanlıca orada huzur. Yapıya vurulmamın en önemli nedenlerinden birisi içinde Osmanlıca yazıların bulunması. Sağlı sollu kitabeler beni büyülüyordu. O ahenk içerisindeki satırlar beni benden alıyordu. Hem yazılar çok güzel yazılmış hem de süslemeler harikaydı.

Maksem’in içerisinde kendini huzura teslim etmiş olan insan, yapının sırrına kapılıveriyor. Durup düşünüyorsunuz. Asırlarca üç kıtaya hâkim olmuş bir ruhun deruni terennümlerini duyuyorsunuz orada. Böyle mekânlar hiç şüphesiz bizim tarihimizi anlamak, okumak bağlamında çok önemli değerlere sahip. Değerlerimize sahip çıkmazsak değerlerimizle beraber kendimizi de kaybederiz Bu nedenle hem İBB’ye teşekkür eder hem de böyle çalışmaların mahdut olmaması temennisindeyim. Osmanlı ruhunun yaşaması için, ayakta kalabilmesi için bittabi ona ait olan unsurların da yaşaması gerekir. Göz görmeyince kalp unutur. Onun için böyle yapıları ziyaret ederek, onlara sevgimizi belli ederek korumalıyız. Kendi evimiz gibi kıymet vermeliyiz. Ecdadın mirası olan bu nadide yapı, elbette ki 2+1 betondan yapılmış ruhsuz bir yapıdan daha çok ehemmiyete sahiptir. Taksim Maksem’i sadece bir zamanlar civardaki yerleşim yerlerine su temin etmekle kalmadı. Hala tarihin o güzel kokusundan bize taze sular getiriyor. İçinden hala sular şırıl şırıl akıyor. Hala canlı bir şekilde nefes alıp veriyor kalabalıkların merkezinde. Ve üzerinde “ve cealnâ mine’l mâi kulle şey’in hayy”yazan çeşme öylece dilsiz bir şekilde duruyordu Taksim Maksemi’nin yanında.

 

Yunus Sürücü, ecdada rahmet diliyor

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 13:53
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26