Görelim âyîne-i devran ne suretler gösterir

Tarihi yapısı, stratejik önemi, kültürel çeşitliliğe gebe birçok medeniyetin ortak paydası olan İstanbul; seyahatnamelerde de önemli bir yer tutar. Şeyma Kısakürek Sönmezocak yazdı.

Görelim âyîne-i devran ne suretler gösterir

Seyahatin ne olduğunu anlama yahut onu tanımlama çabaları muhakkak ki; her zihnin farklı işleyişi neticesinde farklı sonuçlara götürecektir bizleri. Bu sebeple etimoloji bize doğru yolun pusulasını verecektir. Arapça syh kökünden türeyen, gezme, gezi olarak kullanılan kelime olarak sözlüklerde gösterir kendini. Seyahatin ne olduğunu anlama, kavrama hususunda pusulamız bize geziyi işaret ederken; hangi gaye ile hayata geçirildiği sorusu, yine onu tanımlayabilme arzusunun bir devamı olarak sorulur.

Sözlü edebiyattan ziyade yazılı edebiyat üzerinden ele almaya gayret ettiğimiz seyahatler ki bu durumda seyahat yazıları olarak adlandırabiliriz; hangi sebebe bağlı olarak yazı çerçevesine büründürülür meselesi ardı mesele olarak karşımıza çıkar. Kurgusal düzleme oturtulan bu yazı türü; olay örgüsündeki muhtevanın bizatihi kendisinin önemi sebebiyle mi yahut sosyal bilimler altında bir kıymet teşkil ettiği için mi kaleme alınır? Muhakkak her iki sebep de kıymettir. Lâkin seyahat yazılarında yazar odaklı bir okumadan ziyade eser odaklı bir okumanın daha önemli olduğuna inanıyorum. Yazarın bu yazıyı kaleme alırken ki gayesinden ziyade; eserin kendi türü ve kurgusu içerisindeki seyahati daha önemli sonuçlar doğurur. Nitekim birçok seyahat neticesinde vücuda gelmiş bu eserler; edebiyat yahut sosyoloji temelinde, tarih kaydı yahut ontolojik vesilelerle bir önem arz etmiş, müellifini de bu bağlamda önemli kılmıştır.

Okuyucunun da şahit olacağı yolculuk

Jack Kerouac’un “Hippilerin ve Beatniklerin Kralı” olarak anılmasına vesile olan Bob Dylan’ın “Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi.” dediği Yolda eseri olmuştur. Ontolojik bir dönüşü olan 20 günlük bir Amerika seyahatinin 36 metrelik bir kağıda yazıldığı 125.000 kelimelik bu romanı sansasyonel yapan; onun fizikî yolculuğundan ziyade benliğine yaptığı yolculuk olmuştur. Seyahatin gayesinin ne olduğu neticesi itibariyle ortaya çıkar. Yazarın gayesi elbette mevcuttur lâkin telif bunu ne kadar karşılayabilecektir? Tam da bu soru sebebiyle seyahat yazılarının eser odaklı okunması gerektiğini düşünüyorum. Eserin bizatihi kendisi içerisinde okuyucunun da şahit olacağı yolculuğun iki türü mevcut. Enfüsi ve afaki. Diğer bir deyişle; bâtınî-zahirî; içsel-dışsal.

Özellikle tasavvufta sık geçen Enfüsi terimi; insanın ruhunda yaptığı yolculuğu ifade eder. Kerouac’un Yolda eserini tasavvuf terminolojisi ile tanımlamak gibi saçma bir noktaya gidilmez, ancak eserin ontolojik zemini olduğu ve bu zeminin de fizikî seyahatten daha önemli olduğu aşikârdır. Yolda gibi, fizikî seyahatin ardında önem taşıyan bir başka ruhsal yolculuk meselesi Robert Pirsig’in Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı adlı otobiyografik-kült romanında da ele alınıyor. Adamın oğlu ve iki arkadaşı ile yaptığı uzun motosiklet yolculuğu esnasında, okuyucuya sunulan bir iç yolculuk ve Antik Yunan’dan başlayarak modern bilim felsefesine kadar tüm Batı düşüncesi ile “Akılcılık” ile hesaplaşması oluyor.

Afaki denilen seyahatler dışsal da diyebileceğimiz somut hareketi tanımlar. Yukarıda verdiğimiz iki felsefi roman haricinde verdiği somut bilgiler ile kıymetlenmiş önemli seyahat eserleri de mevcut. Edebî kıymet vesilesiyle tarihe geçmiş olanlar ile sosyolojik ve kültürel bazda çok önemli bilgilere kaynaklık etmiş eserler birbirinden ayrılamaz bir bütünlük arz eder. Tarihi bilgilerin kaynağını seyahatnameler oluşturur. Evliya Çelebi’nin söylediği “İlk seyyah Hz. Âdem’dir” sözü seyahatin muhteva yönünden kıymetini ve tarihini ifade eder. Medeniyetlere şekil veren yine seyyahlar olmuştur. Marco Polo; İbn-i Battuta; Erasmus gibi nice isim sayılabilir ki seyahatleri ile medeniyetlere şekil vermiş.

Görelim âyîne-i devran ne suret gösterir

Her seferinin yahut yeni seyahatinin başında bu sözleri kullanan Evliya Çelebi; kendi niyeti haricinde seyahatlerinin kendisinin ne nasip edeceğinin belli olmamasını ifade eder. Nitekim seyahatnameler için anlatmak istediğim de budur. Müellifin yazma gayesi haricinde eserin kendisini nereye götüreceği, nereye varacağı da okuyucu ile yahut ait olduğu/olacağı cemiyetle karşılaşacağı zaman anlaşılacaktır. Evliya Çelebi’nin de yazdığı on ciltlik seyahatname müellifin yaptığı tüm seyahatleri kronolojik olarak ve bir bütün hâlinde sunuşudur. I. cilt İstanbul, II. cilt Karadeniz, Gürcistan ve Doğu Anadolu; III. cilt Orta Anadolu, Suriye, Filistin, Balkanlar; IV. cilt Doğu ve Güneydoğu Anadolu, İran; V. cilt İran, Balkanlar ve Trakya; VI. cilt Sırbistan, Macaristan, Romanya; VII. cilt Almanya (/Avusturya), Macaristan, Kırım, Dağıstan, Kafkasya; VIII. cilt Kırım, Yunanistan ve Arnavutluk’la, IX. cilt ise hac yolculuğuyla ilgilidir. X. cildini ise uzun süre yaşadığı Kahire’ye ayırır. İstanbul’da doğduğu bilinen Evliya Çelebi’nin bu eseri; 1742 yılında İstanbul’a kızlar ağası Hacı Beşir Ağa’ya hediye olarak gelen nüsha; takım olarak Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde; 9.-10. kitaplar eksik olmakla birlikte; 1.-2. kitaplar Bağdat Köşkü 304, 3.-4. kitaplar Bağdat Köşkü 305, 5.kitap Bağdat Köşkü 307, 6. kitap Revan Odası 1457, 7.-8. kitaplar Bağdat Köşkü 308 numarada muhafaza edilmektedir.

Şefaat Ya Resulullah diyecek yerde seyahat demişiz

Rüyada meydana gelen bir dil sürçmesi sonucunca “Şefaat ya Resulullah diyecek yerde seyahat demişiz” cümlesiyle başlayan bir maceranın sonunda ortaya çıkan bu kıymetli eserin izlerini biz; YKY’den çıkan Nuran Tezcan’ın Seyyahın Kitabı- Evliya Çelebi Üzerine Makaleler isimli incelemesinden sürdük. Viyanalı Oryantalist Hammer-Purgstall’un 1804 tarihinde, İstanbul’daki bir sahafta hasbelkader önüne düşen Tarih-i Seyyah Evliya Efendi başlığı taşıyan bir eserin 4. cildi ile ortaya çıkan bu muazzam eser; Hammer’in Viyana’dan İstanbul’a sipariş ederek 10 yıl süresince tamamlayabildiği ilk 3 cildi sonunda 1814’te bir keşif olarak tanıtmasıyla dünyadaki yerini bulur. Yazarın önsözünde yer alan bu ve benzeri bilgiler; mesela eserin uğradığı sansür gibi bize; tarihimize, kültürel mirasımıza ait detay bilgiler vasıtasıyla bilinmedik noktaları aralıyor.

İnceleme ile Evliya Çelebi ve Seyahatname’si hakkında yapılmış tüm araştırmalardan süzülmüş saf, yoğun bilgilere, bu bilgi karmaşası içinde ulaşılmasını sağlıyor. Evliya Çelebi’nin seyahatleri sırasında din ve devlet adamları ile kurduğu yakın ilişkiler, onun yolculuğu için diğer krallıklara, ülkelere erişimini kolaylaştırmış, bu vesileyle medeniyetimizin de hatırı sayılır tanıtımını yapmış. Nitekim hediyeler vermiş hediyeler almış. Seyahatnameden ve araştırmalardan öğrendiğimiz kadarıyla; Evliya Çelebi gittiği yerlerde duvar yazıları yazmış, kendisine dua istemiş. Bu yazıların çoğu günümüze kalmamış. İşte bu noktada eserin önemi nasıl da ortaya çıkıyor. Haberimizin dahi olamayacağı birçok yazı, tarihi eser, kayıt bu vesileyle gün yüzüne çıkıyor. Seyahatnamelerin bizatihi kendi kıymeti yanında bu tip incelemelerle cemiyetlere ışık tutması da takdir edilmesi gereken başka bir kıymet.

“Merhûm Melek Ahmed Paşalı seyyâh-ı ‘âlem Evliyâ rûhiyçün Allah rızâsıyçün el-fatiha”

(Evliya Çelebi’nin Hac yolculuğu öncesinde Edirne yakınlarında ziyaret ettiği Hz. Gazi Osman Baba Türbesi’ne bıraktığı duvar yazısı)

Tuhfetü’n nuzzâr fi garâibi’l-emsâr ve acâibi’l-esfar Yahut Rıhlet-ü İbn Battuta

Tarihi yapısı, stratejik önemi, kültürel çeşitliliğe gebe birçok medeniyetin ortak paydası İstanbul; seyahatnamelerde de önemli bir yer tutar. İstanbul hakkında ilk bilgi veren seyahatnamelere baktığımızda; bu örneklerden ilki, 14. yüzyılda (M.1332-1334) kaleme alınmış olan, İbn Battuta’nın Seyahatnamesi’dir. Orta Çağ’daki seyyahların en önemlisi ve büyüğü olan İbn Battuta’nın Rıhle’sini YKY’den çıkmış olan, Orta Çağ âlimlerinin birçoğunun çevirisini yapan Sait Aykut’un kısa notlarla hazırladığı İbn Battuta Seyahatnamesi ile takip ettim. İbn Battuta’nın tüm gezileri hesap edildiğinde ortaya çıkan 73 bin mil; Marko Polo’dan daha çok seyahat ettiğini gösterir. Nitekim Rus Oryantalist Kraçkosky de; Marko Polo’dan daha geniş bir alanı gezmesi ve üç kıtada en önemli kültür merkezlerine ulaşmış olması münasebetiyle onu geride bıraktığını ifade eder. 28 yıl boyunca yapılan seyahatlerin Kâtip Cüzeyy Kelbî’ye aktarılarak yazdırılması şeklinde ortaya çıkan bu seyahatname; kimi zaman “Sinbad Masallarından fazla etkilediği” yönünde eleştirilse de araştırmalar gösteriyor ki İbn Battuta; çoğu seyyaha göre çok daha gerçekçidir ve sağlam bir hafızaya sahiptir. İbn Battuta’nın seyahatlerini anlattığı altmış bölümden oluşan çalışma; notlar, dönemin önemli olaylar dizini ve ardından muhtemel güzergâhın çizili olduğu harita ile son buluyor. İstanbul’a dair yazılmış seyahatnamelerin ilki olan İbn Battuta Seyahatnamesi’nde; şehir; kısa notlarla anlatılmış.

“Bu şehir sonsuz derecede büyük. İki bölüme ayrılmıştır. İki taraf arasında; Mağrip’teki Selâ vadisine benzeyen, sularında gelgit yaşanan büyük bir nehir vardır.  … Söz konusu nehrin ismi Absumi’dir. (Haliç) … “Astanbûl” denen kısım nehrin doğu yakasıdır. Hükümdarlarla devlet erkânı burada oturuyor. … Şehrin öteki kısmı ‘Galata’ adını taşıyor.”

Batılı seyyahların güzergâhı

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde yahut Tournefort’un seyahatnamesinde olduğu gibi detaylı olmasa da bu şehir hakkında yazılmış ilk notlar olması sebebiyle kıymetli bir çalışmadır. İstanbul üzerine yapılan çalışmalar özellikle Osmanlı İmparatorluğu zamanında hız kazanmış ve batılı seyyahların sıkça güzergâhını oluşturmuş. Osmanlı İmparatorluğu öncesi yapılan bu seyahatnamelerde dikkat çekici olan Anadolu topraklarında yaşayanlar her daim Türk olarak ifade edilmiş. Anadolu’nun Türk olarak adlandırılmasının; 19. yahut 20. yüzyılla birlikte başlamadığı da bu tip tarihi günceleri okuyunca edinilen bilgiler arasında.

Batı dünyasının hayallerini Doğu Roma’dan günümüze süsleyen, Doğu’nun en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul; 16. yüzyıldan itibaren, İstanbul’a gelen tüccarlar, siyasi ilişkiler nedeniyle gelen elçiler ve onların heyeti içinde yer almış olanlar, askerler, maceraperestler, gezginler ve göz ardı edilemeyecek tutsaklar gibi başta görev icabı olmak üzere, zorunluluk ve hatırat anlayışı içerisinde çeşitli amaçlar doğrultusunda kaleme alınmış gezi notları, hatıralar ve raporlar ile ortaya konulmuştur. 16. yüzyılda yazılmış olan İngiliz seyyah John Sanderson’ın Seyahatname’si vesilesiyle miladi 1509 tarihinde vuku bulan ve küçük kıyamet diye tanımlanan büyük İstanbul depreminde 13 bin insanın öldüğüne dair bilgileri teyit ederiz. Fransız Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu hakkında edindiği en detaylı bilgiler; Fransız bir hekim ve bir bilim adamı da olan Olivier’ın, gözlemci bir heyet ile İstanbul’a gelerek 3 sene boyunca yaptığı gözlemleri kaleme aldığı 1798 tarihli “Seyahatnamesi” ile mümkün olmuştur.

İstanbul tarihi ile ilgili olarak ilk okunulması gereken kaynak olan, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’dir. Osmanlı sınırlarının en geniş olduğu dönemde, üç kıtadaki Osmanlı topraklarını dolaşmış olan Evliya Çelebi, XVII. yüzyılın İstanbul’u ve öncesi hakkında çok kapsamlı bilgiler sunuyor. Üsküdar’da iki mahallenin ismini kavuğun altına giyilen ve adına arakiye denilen bir takkeden aldığını, medrese talebeleri için Bayezıd’da birçok dükkânın divitçi olduğunu, yassı pide şeklinde “Fodla” isimli ekmeğin pişirildiği gibi berberlerden attarlara, Sedefkârlardan Zurnacıbaşlarına gündelik hayatın detaylarını bir belge niteliğinde kaleme almış. Evliya Çelebi’nin İstanbul’u bu kadar detaylı anlattığı Seyahatnamesi’nin yanında; Fransız sanat münekkidi ve şairi Theophile Gautier 1853’de çıkardığı Constantinople adlı seyahatnamesinde, 1844’te Türklerin Adetleri isimli seyahatnamesinde ise Charles White, bu kadim şehri anlatır.

Uzun uzun İstanbul’a yer veren Evliya Çelebi gibi detaylı bilgi ile öne çıkan Fransa krallık bahçelerinin bitki bilimcisi Joseph Piton de Tournefort olmuştur. XIV. Louis ve bakanı Pontchartrain’in buyruğuyla yeni bitkiler bulmak göreviyle 1700’de Levant’a gönderilen Tournefort, yalnızca bitki bilimcilik görevini yapmakla yetinmemiş, doğmakta olan aydınlanma çağının Doğu insanları ve toplumlarına yönelik yeni bakışını da biçimlendirmiştir. Anlatısının Ali Berktay tarafından çevrilen birinci cildi, Ege adalarının hemen hemen eksiksiz bir incelemesini kapsar. Otuz beş ada ve adacığı ziyaret eder ve başka adaları da yerinde derlediği bilgilerle betimler. Tournefort bir turist gibi değil; Evliya Çelebi gibi salgın hastalıkları, batıl inançları, günlük yaşamları ve acımasız yöneticileri ile ilk kez açık seçik gözler önüne serer. Dilimize Teoman Tunçdoğan tarafından çevrilen ikinci ciltte Tournefort, önce uzun uzun İstanbul’u anlatır. Sonra da Anadolu’ya boydan boya aşarak bizi 18. yüzyılın hemen başlarındaki Tokat, Trabzon, Kars, Ağrı, Amasya, Ankara, Erzurum, Bursa ve İzmir ile yüzlerce Osmanlı kasabasına götürür. Tournefort kendini Osmanlı topraklarıyla da sınırlamaz, Tiflis ve Erivan’a (Revan) kadar gider ve ona tamamen yabancı bir dünyayı yorumlamaya çalışır.

Türklerin toplumsal yaşamını gözlemler

Gezileri sırasında İran’ı Batıya bağlayan ve Anadolu boyunca uzayıp giden büyük kervan yollarını kullanır, ilk bakışta birbirine karşıt gibi görünen, ama aslında hep birbirine bağımlı olan ve birbirini tamamlayan Doğu ve Batı dünyaları arasındaki bağların önemini vurgular. Kitap Yayınevi tarafından çıkmış bu kıymetli eser; değerli tarihçi Stefanos Yerasimos’un yazdığı giriş ve notlarla başlıyor. İki kitabı yahut cildi ayrı ayrı başlıklarla anlatırken; mektuplara da sadık kalınmış. Dipnotlarla; haritalarla, hatta giyilen kıyafetlerin çizimleriyle bir tarihi belge niteliği taşıyan Tournefort Seyahatnamesi, 2. cilt, 11. mektup ile İstanbul’u anlatmaya başlıyor. Pera, Tophane gibi yerlere temas ederken, Padişahın Fransız Büyükelçisi için nasıl hazırlandığını; nasıl ağırladığını; hazırlanan beş masa ve sunulan 30 yemek gibi detaylarla tarihi bilgiler paylaşılmış.

İslâm dininin temel noktaları ahiret aşkı ve yardım severlik diyerek; Türklerin toplumsal yaşamını da gözlemler. Hayvanlara karşı dahi merhametli oluşun aklını kullanmak isteyen insanların Allah’a hoş gelme çabası olduğunu yazar. Yerasimos’un başta da belirttiği gibi; kitabın yirmi iki bölümünün beş tanesi İstanbul’u anlatırken, bu beş bölümün de ikisi dini ve yönetimi anlatır. Anadolu haritasıyla başlayan bölümün ilerisinde İstanbul’daki yaşamın adeta bir raporu olduğu anlaşılır. Karısına haftada iki defa hamam parası vermeyen erkeğin ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu bile yazmış Tournefort. Dönem dönem İstanbul’a ışık tutan bu seyahatnameler tarihimizin, kültürel değişimimizin, bize ait olan geçmişin günümüze ulaştırılması konusunda kıymetli birer dokümandır. Bu sebeple bu tip çalışmalara sahip çıkmak, sayılarının artması noktasında destekçi olacaktır.

“Demek Boğaz’ı geçmek isteyen herkese yeni bir vergi, öyle mi?”

Seyahatnamelerin, şehirlerin tarihi, kültürü, gündelik yaşamı hakkında tutulmuş birer kayıt olduğundan yola çıkarsak bunlar arasında verilebilecek bir örnek olarak Jules Verne’in İnatçı Keraban eseri de gösterilebilir. Unesco’nun çeviri kitap veri tabanına göre dünyada en çok çevrilen ikinci bireysel yazar olan Jules Verne; bilim kurgu yazarı olarak tanımlansa da seyahatlerini kurgu edebiyatın bir parçası haline getirebilmiş başarılı bir yazardır. İthaki yayınlarından çıkmış İnatçı Keraban ile II. Mahmut döneminde Osmanlı topraklarında, İstanbul’da olduğunu ve şahit olduğu meseleleri de kurgulayarak yazdığı görülür. Jules Verne’i diğer seyahatname yazarlarından ayıran en önemli özelliği; seyahatlerdeki gözlemlerini rapor halinde dökmek yerine, kurgunun içine yerleştirerek okuyucuya sunmasıdır. Bu da tabii olarak; okuduğumuzun gerçek olup olmadığı şüphesine yol açsa da tarihi verilerle eşleştirilerek araştırmacılara yol gösterebilir. Nitekim bu eserinde, İstanbul’da her gün boğazı geçen Keraban’ın, Üsküdar’a geçebilmek için vergi ödemesi gerektiği bir gün hikâye başlar. Haksız bulduğu bu vergiyi protesto etmek ve bu parayı ödememek için Karadeniz’den dolaşarak oraya varmayı planlar. Bu olay örgüsünün geri planında coğrafi özellikler, şehir planlaması gibi birçok detaya da ulaşılır.

Seyahatnamelerin İstanbul’daki izlerini sürebilmek günümüze kadar mümkün. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” kitabı da onlardan biri. Daha çok coğrafi özellikleri, mimari yapıları üzerinde durulsa da bu eser de ülkemiz topraklarının, yine bu topraklarda yaşayan bir yazar tarafından kaleme alınmış olması açısından önemli. 1941 yılında “Ülkü” mecmuasında çıkan “Bursa’da zaman ve Hulya Saatleri” yazısı bu eserin temelini oluşturur. 1942’den başlayarak belirli aralıklarla 1945’e kadar sırasıyla; Ankara, Erzurum, İstanbul yazılarını yazar. 1946’da Konya ilavesini yaparak kitabı tamamlar. Bu beş büyük şehrin geçmiş izleri ışığında geleceğe duyulan heyecan ve ümitle şekillenecek olan hayatların merakı çerçevesinde şekillenmiş bu eserde Ahmet Hamdi Tanpınar; İstanbul’u Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan tarihi kıymeti ve kültürel planı ile Konya’yı Selçuklu plânında Ankara’yı Roma’dan günümüze uzanan bir kent olarak anlatır. Yahya Kemal’in tarih yorumu kokan bu eser; nitekim kendisine ithaf olunmuştur. Kendi notlarında ve yazılarında okuduğumuz üzere, yaşadığı iki yerde bu kitabı bastıramamış ve bu sebepten ithafını yapamamış olmanın üzüntüsü içindedir. Huzur romanında şahit olduğumuz İstanbul tasvirleri neticesinde hissettiğimiz sevda, bu eserde de en uzun paydayı İstanbul’a vermiş. Diğer seyahatnamelerden bu kitabı ayıran en önemli sebep; gözlemlerin rapordan ziyade daha romantik ve yumuşak cümlelerle, edebî çerçevede okuyucuya sunulması.

Şeyma Kısakürek Sönmezocak, “Yol olma yahut yolda olma hali”, Kitabın Ortası dergisi, Ağustos 2019, Sayı 29.

Güncelleme Tarihi: 29 Haziran 2020, 08:03
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26