Gökyüzünün bittiği yeryüzünün başladığı yer

"İnkılabın ayak izlerine rastlıyorum ötesinde ufkun, kelimeleri satırlarda yürütmek, kavganı köşe bucakta sessizce büyütmek gibi. Ve hakkını veriyorum bir kez daha Zarifoğlu’nun: Yazmak, kendini iyileştirmek gibi." Hüma Dergisi'nden Sevde Nur Abdurrahmanoğlu yazdı.

Gökyüzünün bittiği yeryüzünün başladığı yer

Suskunluğu giydirmeyi deniyorum kelimelerime. Sesliliğin yetmediği yerde sessizliğe, gürültünün ulaşamadığı yerde sükûta uğurluyorum sözcüklerimi. Kelimelerin kalesine, mürekkebin dehlizine, tozlanmış sayfaların kalın ve yüksek duvarlı mahzenlerine sığınmayı deniyorum. Giydirdiğim, uğurladığım, gönlümün süzgecinde süzdüğüm her bir harf beyaz bir sayfanın üzerinde siyah çizgilere ve şekillere bürünmüş hâlde beliriyor. Adına “yazı” diyorlar kısaca ve sığca. Oysa ben dilimle ifade etmekten aciz kaldığım, parmaklarımın ucundan süzülen, süzüldükçe bana iyi gelen bu şeyi tanımlamada ve tarif etmekte güçlük çekiyorum. Nedir bu “yazmak” dedikleri? Neden var olmuş, neden hiç önemini kaybetmemiştir ötelerden beri? Ne olmuştur ki dünü hatırlamak, bugünü unutmamak, bilgiyi ardından gelenlere aktarmak gibi akla ilk gelen temel gayelerin dışında da kullanılagelmiştir? Yeryüzünde bulamıyorum cevabını. Göğe döndüğümde ve semaya baktığımda cevapsız kalıyorum yeniden. Son kez ötelere, çok uzaklara, gökyüzünün bittiği ve yeryüzünün başladığı yere çeviriyorum bakışlarımı. İnsanoğlunun yazmasındaki sır orada mı kâğıda geçirilmiş bunca manayı tetikleyen tılsım, keşfetmeye çabaladığım tanım o yerde mi net göremiyorum ama bir şey var. Bir şey var ufukta. Uzaklığına rağmen avuç içlerimde hissettiğim, ürkütmesi gereken belirsizliğin varlığına rağmen bir yuvanın eminliğini duyumsadığım ama tarifini yapamadığım bir şey var. Yazarak çözümlemeyi deniyorum. Gökyüzünün bitip yeryüzünün başladığı yere doğru kürek çekmeye, kervanı yolda düzmeye koyuluyorum. Fakat kürek çektikçe ve yazdıkça daha bir keşmekeş hâlin rotamı çevirdiğim her kuytuda, başladığım her cümlede yeni yeni keşiflerin, çeşit çeşit duygu ve diyarların eşiğinde buluyorum kendimi. Ben yazdıkça yeryüzünün üstünde hiçbir şey değişmiyor. Göğün altındaki kimseyi sarmalamıyor, semada süzülen bulutlara, uçup giden kuşların kanatlarına takılıp gitmiyor kelimelerim belki ama bir şeyler filizleniyor adını bilmediğim şehirlerde. İsmini tanımadığım ülkelerde, kelimeler tohum olup toprağa gömülüyor, mürekkebi yeni doldurulmuş kalemler yağmur olup yerkabuğunu suluyor. Meğer ben yazdıkça gökyüzünün bitip yeryüzünün başladığı yerde herkesin baktığı ama kimsenin göremediği bir dünya kuruluyor. Bitmek bilmeyen kavgalar orada son buluyor. Anneler evlatlarını zalimce kaybetmiyor. Medeniyetler kuruluyor, çağ açılıp çağ kapanıyor. Ben yazdıkça meğer bir yerlerde şehirler inşa ediliyor. Adalet denen kavram orada anlam kazanıyor, fizik kanunları alışılmışın dışında işliyor, dünyanın yüksek sesleri arasında sözleri duyulmayanların sesi orada yankılanıyor. Genç kızların mutluluk naraları, delikanlıların mağrur sedaları gökyüzüne karışıyor. Meğer küreği suya daldırdıkça kalemimi kâğıdın üzerinde savurdukça gökyüzünün bitip yeryüzünün başladığı yerde yeni yeni hisler ete kemiğe bürünüyor. Ben yazdıkça sanki bir yerlerde çocuklar gülüyor, ekinler boy veriyor. Bir ülke, özgürlüğünü yudumluyor. Kudüs’ün ben yazdım diye esaret zinciri kırılmasa istiklâl güneşi kubbelerini ısıtmasa da adını bilmediğim bir yerde zulmün çelikten surlarında bir gedik açılıyor. Böyle böyle arıyorum cevabımı. Ve bu şekilde bulduğumu seziyorum aslında. Yazdıkça kırk fırın ekmek yemesi gereken bir çocuk büyüyor sanki içimde. Suya doymuş tomurcuklar çiçeğe duruyor, dağları tepeleri aşması gereken alaca atlar dörtnala koşuyor sanki. Öte yandan kendine dayatılmış dogmaların altında ezilen bir yetişkin en çocuk hâline orada bürünüyor. Bitkiler sanki ömrüne doymuşçasına yaprak döküyor, dağları tepeleri aşmış kısraklar ise hiç dörtnala koşmamışçasına yılkılara karışıyor. İnsanların hoyratlığına, taştan koca koca kalelerin savunmasızlığına, kurulmuş kısır sistemlerin acımasızlığına inat ben meğer hiç kimsenin görmediği bir yerlerde bir dünya kuruyorum kendime. Gizli gizli büyütüyorum kelimelerimi. Kuytu köşelerde mahrem gibi saklıyorum. Çivisi çıkmış bu dünyaya bir gün adalet getirir mi; sevmeyi, saymayı, vefayı unutmuş bu insanlığımıza kaybettiğimiz değerleri iade eder mi; dünya sefahatine kapılmış neslimize dermanı dünyada olmayan derdi hatırlatır mı bilmeden suluyorum kendi kelime bahçemi. Aslında zor olan, imkânsız görünen her eylemi orada bir çırpıda yürürlüğe koyuyorum. Yaralı gönülleri orada sarıyor, kırık kalpleri o yerde tedavi ediyorum. O yerde arşınlıyorum hayatta katetemediğim sarp yokuşları. Söyleyemediğim her sözcüğü orada yeşertiyor, ifade edemediğim her bir duyguyu orada destanlaştırıyorum. Hem sevincimi hem hüznümü bir zarfa koyup oraya yolluyor hem nefretimi hem öfkemi tuğla yapıp oraya diziyorum. Kimsenin uzanamadığı ağaçlar yetiştiriyorum mesela. Yavaşladıkça orada hızlanıyor, önünü alamadığım kör gidişleri o yerde durduruyorum. Sonra hayatın akışında sıradanlaştırdığımız, normal kabul ettiğimiz hatta çoğu kez fark edemediğimiz her şeyi o dünyanın beyaz perdesinde sergiliyorum. Güneş bir başka doğuyor o ülkede. Ay bir başka batıyor. Uçurtmalar ki bir başka süzülüyor semada. Yağmurun yağışına, denizde kocaman bir dalga belirmesine, yedi rengin göğü delmesine kimse alışmıyor. Hiç eskimiyor orada duygular. Rutinler sıradanlaşmıyor, hisler körelip pas tutmuyor hiç. Eskimelere, yıpranmalara inat hayatın en taze yerinden devam ediyorum yol almaya. Batmayacak güneş doğuncaya dek tümsekteki tekerlek bir gün ininceye dek sürdürüyorum kalemimi bembeyaz sayfaların üzerinde gezdirmeyi. Kelimelerimi kimsenin bilmediği diyarların önüne katıp götürüyorum; bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen oluncaya, meçhule giden o geminin limandan demir alma vakti gelinceye dek... Adım adım cevabını buluyorum sorunun: Gökyüzünün bittiği yere kürek çekmek, yeni yeni kıtalar keşfetmek gibi. İnkılabın ayak izlerine rastlıyorum ötesinde ufkun, kelimeleri satırlarda yürütmek, kavganı köşe bucakta sessizce büyütmek gibi. Ve hakkını veriyorum bir kez daha Zarifoğlu’nun: Yazmak, kendini iyileştirmek gibi.

Sevde Nur Abdurrahmanoğlu

Hüma Dergisi, Sayı:19

Yayın Tarihi: 01 Kasım 2022 Salı 16:30
YORUM EKLE

banner19

banner36