Gökyüzüne nakşedilen zikir: Mahya

"Mühendisliği iman gücüyle harmanlayarak nice eserler veren Osmanlı İmparatorluğu gökyüzünü kâğıt, kandil ışığını mürekkep edip mahya sanatını ortaya çıkarmıştır. Bu kandiller toplumsal bir bildirim ışığı işlevi görmekteydi. Mahyalar, binaların boylarının camilerin minarelerini geçmediği zamanlarda İstanbullulara yapılan asil bir duyuruydu. Belki de en zarif toplu mesaj yöntemiydi." Zehra Nur Kılıç yazdı.

Gökyüzüne nakşedilen zikir: Mahya

Mahya kelimesi çeşitli dillerin tezgâhından dokunarak günümüze gelmiştir. Kelime kökü Farsça olup aslı Osmanlı Türkçesi’nde “Aya mahsus” anlamına gelen “Mahiyye” kelimesindendir. Göğe işlediği nakışla, kandillerle çekilen bir zikre dönüşebilen mahyanın Arapça anlamı ise zikir meclisidir. Türkçe anlamı, hayat ve canlılıktır. Bu Ramazan gecelerinin ruhunda titreşen ışığın, toplum hayatını nasıl etkilediğini de en güzel anlatan manadır.

Ramazan’ın bütün hâllerini, âdetlerini bu gökyüzü matbaasında özetlemek mümkündür. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Yeryüzünde Allah’ın evleri, mescitlerdir. Oraya gelene Allah Teâlâ ikramda bulunur.”[1] buyurmuştur. Mahyanın ışığı evvela Ramazan’ın mana kalbi, camiye düşerdi. Mahyanın ışığı iftardan sahura cümle Ramazan âdetlerinin de üstüne vurur, gece hayatına gereken can özünü teşkil ederdi.

Tarihçe

Mübarek günlerde bilhassa Ramazan’da camilere kandil asma geleneği İslâm’ın ilk asırlarına dayanmaktadır. Tarihçi fakihi, Mescid-i Haram’da direkler arasında asılı bulunan kandillerden ve bunların en parlaklarının Ramazan ayında, Hac mevsiminde yakıldığından bahseder. Ampulsüz geceye asılan kandiller halkı bir değer etrafında toplanmaya çağıran zarif bir duyuru yöntemidir.

Kandil ışığını yazıya ilk kez Türkler çevirmiştir. Böylece mahya Osmanlı zamanının hem sosyal medyası hem sineması olmuştur. Lakin kandil ışığının gökyüzüne ilk yazıyı ne zaman yazdığı meçhuldür. 1578’de İstanbul’a gelen Alman Seyyah Schweigger’ın seyahatnamesinde cami minareleri arasına gerilmiş, mahyayı andıran bir tasvir görülmektedir. Buna rağmen yaygın rivayet ilk mahyanın I. Ahmet döneminde (1616) Sultanahmed Camii’ne asılmış olduğudur. Ulaşabildiğimiz en eski devlet belgesi ise 1722 senesinden: Sultan III. Ahmet’in Sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın selatin camilerine[2] mahya kurulmasına dair emridir. Bu belge mahyacılığın bahsi geçen dönemde, meslek odalarına ve eğitim merkezlerine sahip bir sanat olduğuna işaret eder.

Hesap ilmi ve uygulama zekâsı mahyacılık için de mimarî içinde önemlidir. Dolayısıyla mimarî olgunluğun mahya sanatının filizini vermesi hayli mümkündür.  Dr. Ahmet İnan’a göre mahyanın, “İslâm mimarisinin gelişip tek kubbeli, geniş, mekânlı, mevzun endamlı, zarafet abidesi, semaya yükselen vahdet inancının sembolü minareleriyle şehirlerin süsü hâlini almış camilerin Mimar Sinan ile son şeklini almasından sonra minarelerin geceleri de zarafetini görmek ve göstermek için düşünüldüğü” akla gelmektedir.

Bir okunmamış mesajınız var

Mühendisliği iman gücüyle harmanlayarak nice eserler veren Osmanlı İmparatorluğu gökyüzünü kâğıt, kandil ışığını mürekkep edip mahya sanatını ortaya çıkarmıştır. Bu kandiller toplumsal bir bildirim ışığı işlevi görmekteydi. Mahyalar, binaların boylarının camilerin minarelerini geçmediği zamanlarda İstanbullulara yapılan asil bir duyuruydu. Belki de en zarif toplu mesaj yöntemiydi.

Mahyalar, İstanbul’da padişah ve ailesi tarafından yaptırılmış iki minareli selatin camilerine asılırdı. İstanbul’dan başka Edirne ve Bursa’da göğe işlenmiş bu nakışları görmek mümkündü. Mahyanın yanı sıra bazı önemli vakitlerde cami minarelerinin külahından eteğine kandillerle donatıldığı da olurdu, buna “Kaftan giydirme” denirdi. Bilhassa kadir gecesinde yapılması âdetti ancak Edirne Bulgarlardan geri alındığı günlerde de Selimiye Camii’nin dört minaresine kaftan giydirilmişti.

İki minarenin bulunmadığı durumlarda kubbe ile minare arasına halat gerilerek mahya asıldığı da vâkidir. Davutpaşa Camii’nde ve Edirne Muradiye Camii’nde bunun uygulamaları görülmüştür. Bu tarz mahyalarda mesafe kısa olduğu için mesaj metni de kısa olur “Yâ Ganî, yâ Aliyy” gibi Esmau’l Hüsna’ya yer verilirdi. Bazı büyük camilerde içte kubbenin ön tarafına, mihrabın üst kısmına ayrıca “İç mahya” kurulurdu.

Sinematografi

Mahyaya verilen önemi anlatması bakımından Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde yapılan uygulama manidardır. Semtlerinde mahya olmamasından şikâyet eden Üsküdar sakinlerinin talebi üzerine camiye bir minare daha eklenmiştir. Burada mahyanın bir yönü daha karşımıza çıkar: Sinema. Mahyalar Osmanlı zamanının açık hava sinemalarıdır, demek yanlış olmayacaktır.

Sinema, fotoğrafın hareketiyle vücut bulur. Arapça harflerin kendine has kıvrımları, birkaç çizgiyle yetinmeyen akışlarıyla mahya soyut bir resim gibi gökyüzüne çizilir, yüzlerce kandilin ipler üstünde hareketiyle ilk fotoğraf karesi yavaş yavaş meydana çıkardı. O gün kurulacak mahyayı tahmin etmek halkın, bilhassa çocukların eğlencesiydi.

Mahyalarda genellikle “Feth Suresi’nin ilk ayeti, “Mâşallah”, “Tebârekellah”, “Bismillâh”, “Leyle-i Kadir”, “Hoş Geldin Ya Ramazan”, “On Bir Ayın Sultanı” vb. ifadeler sülüs hattıyla yazılırdı. Şekiller de mahyada ışık bulabilirdi. Genellikle; çiçek, kız kulesi, kayık, vapur, köşk, top arabası, tramvay, ayyıldız gibi motifler kullanılırdı.

Sanatında mahir mahyacılarsa bir geceye iki kare sığdırabilirler, teravih namazı kılınırken ilkini kaldırıp yenisini kurabilirlerdi. Ramazan boyu mahya asabilmek için yıl boyu hazırlık yapıldığı düşünüldüğünde bir teravih süresince onca emeği bozup tekrar yapmak mahyacılar için müthiş bir beceri gösterisidir. Ancak film olarak tanıyabileceğimiz esas mahya, Abdüllatif Efendi’ye aittir. Süleymaniye Camii’nin minareleri arasında sergilenen filmde Unkapanı Köprüsü’nün üstünden fayton, altından kayıklar ve balıklar geçirilmiştir. Bu ilk film gösterimi Lumiere kardeşlerden 25 sene önce gerçekleşmiştir.

Perde arkası

Mahya Ustaları bir ay sanatlarını icra eder on bir ay öğrenci yetiştirir, yıldızları iki minare arasına asmaya hazırlanırlardı. Fatih’te bir sıbyan mektebinde onlar için ayrılmış odalar vardı.

Prof. Dr. Süheyl Ünver’in verdiği bilgilere göre mahyacı, saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine kuracağı mahyanın küçük bir örneğini işler, bu örnek beğenilirse kendisine iade edilip aynı şekilde kurması istenirdi.[3] Mahyanın eskizi kareli kâğıtta hazırlanır, bu çizim üzerinde kandillerin asılacağı noktalar ve bu noktalardan sarkıtılacak uçlarında kandil bulunan düşey iplerin boyu belirlenirdi. Kandillerin hazırlığıysa ayrı bir özen isterdi. Işıkları yıldız misali sönmemeli, rüzgâra, yağmura dayanmalıydı.

“Göklere Yazı Yazma Sanatı” kitabında son mahya ustası olarak tanıtılan Ali Ceyhan bir aylık mahya için 400-500 kandile ihtiyaç olduğunu ifade eder. Fitilleri kurutulmuş sazların lif lif ayrılması, elyaf pamuklara sarılmasıyla yapılır, Ramazan ayını aydınlatmak için on bin civarında fitil gerekirdi. Kandiller hususi kutulara konularak asılırdı. Gökteki yazının oluşmasında makara sisteminden yararlanılırdı. Kandili taşıyacak halkanın ağırlığı dahi mahyanın içeriğini etkilerdi.

Dünyada şu an bu işi yapan üç mahya ustası vardır. İçlerinden biri olan Kahraman Yıldız mahyacılığı; “Mahyacılık biraz zor iş. Yaz, kış, soğuk, tipi demeden minare tepelerine çıkacaksınız. Yerden 100 metre yukarıda hava şartları çok daha sert oluyor. Buna dayanmak kolay değil. Sabır ve sevda isteyen bir iş.” sözleriyle özetlemektedir.

Güzel işler emek ister. Gökteki yazıyı hoparlörlerin konakladığı şerefelere çıkmadan anlatmak ne mümkün? Günümüzde mahyayı anlatmak ancak bir hayali, Fatih’in gemileri karadan yürüttüğünü anlatmak gibi. Kandillerin yerini günümüzde led ışıklar almış olsa da Osmanlı’yı göğe yazı yazmaya iten coşku Ramazan gecelerini aydınlatmaya devam ediyor.

Zehra Nur Kılıç


 

Dipnot:

[1] Taberani, Mu‘cemu’l Kebir, X, 10346

[2] Osmanlı İmparatorluğu döneminde sultanların yaptırdıkları camilere verilen addır.

[3] Süheyl Ünver, Mahya Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1940

Yayın Tarihi: 30 Haziran 2021 Çarşamba 16:00
banner25
YORUM EKLE

banner26