Gök ve yer, hep vaktini bekler

Abdulfettah Ebu Gudde’nin Zamanın Kıymeti adlı kitabını okuyunca zaman mefhumunun etrafından ayrılamadım. Âlimlerimiz, mütefekkir ve müelliflerimiz kısa ömürlerine o kadar çok eser sığdırmışlardı ki, bunun hikmeti şüphesiz “İbnul vakt” olmalarındandı. Büşra Altunova yazdı.

Gök ve yer, hep vaktini bekler

Etraflıca teemmül, tefekkür ve muhakeme edilmesi lazım gelen kavramlar bırakacağım evvela buraya: Zaman ve sağlık. Herkese şükür nimetini hatırlatan birtakım farklı hâller, durumlar vardır. Allah’ın, bizlere ihsan ettiği nimetlerin şükrünü eda edebilmemiz için, bizi o nimetlere başka başka zaviyelerden baktırdığını düşünüyorum. Bu dahi başlı başına bir şükrü gerektirmektedir. İnsanoğlunun yaşadığı imtihanlar, karşılaştığı ve müşahede ettiği durumlar -eğer o an müdrik olabilirlerse- bir nimetin farkındalığına ve nihayetinde o farkındalığın şükrünü ifa etmeye götürüyor.

Kurduğum bu cümleleri yaşadığım bir hâl üzerinden somutlamak istiyorum. Anneannem, “Müslüman’ın üzerine güneş doğmaz” dermiş. Bu cümleyi ondan ödünç alıp yüreğime teslim eden anneciğim oldu. Sevinç kelimesini, kaybettiğim yahut aradığım bu cümleyi bulacağım güne kadar sinemde saklamıştım sanki. Annem bu cümleyi getirdiğinde bana, tevekkeli bir hâl ile salıverileceği günü bekleyen sevinç mefhumu kaçıverdi gönül kafesimden. Düşmedim peşine. “Bu yüzden anneannen sabah namazından sonra uyumaz öğle vaktine kadar bütün işlerini hallediverirdi.” dedi ve gülümsedi, gülümsetti. Anneannemin yıllarca düstur edindiği alışkanlığı ondan bihaber kendi hayatımın şiarı bilmek beni sevinç kelimesinin kanatlarına bindirip diyar diyar gezdirdi sanki.

Küçüklüğümden beri güneş doğduktan sonra uyumak beni hiçbir zaman mutlu edememişti; bazı günler ev ahalisi hâlâ uyuyor olduğunda üzülürdüm, zira öğleye kadar uyununca sanki gün bitiyor gibiydi. Oysa o aralığa o kadar güzel işler sığdırılabiliyordu ki... O zaman aralığının ehemmiyetini, bereketini keşfettiğim günler üniversite birinci sınıftaydım.

Ailemden, şehrimden uzaklara düşmüştüm. İnanın mübalağa yapmıyorum, o vakte birçok iş sığıyordu ve saat 10, 11, 12 olduğunda insanlar yeni bir gün için gözlerini ovuşturduğunda ben sanki günün yarısını bitirmiş gibi hissediyordum. Hâsılı, erken kalkan şüphesiz yol alıyordu. İnsanlar ise mütemadiyen zamansızlıktan şikâyet ediyordu ve hiçbir işe, hiçbir şeye hakkıyla yetemiyor ve yetişemiyorlardı.

İbnul vakt olmak

Geçtiğimiz günlerde Abdulfettah Ebu Gudde’nin telif ettiği Zamanın Kıymeti adlı kitabını okuyunca zaman mefhumunun etrafından ayrılamadım. Âlimlerimiz, mütefekkir ve müelliflerimiz kısa ömürlerine o kadar çok eser sığdırmışlardı ki, bunun hikmeti şüphesiz “İbnul vakt” olmalarından müteşekkildi. Zamanı tasarruf etmelerindeki hassasiyet ve ciddiyetleri onlara kâmil insan olmayı ikram etmişti. Kapanmayacak bir amel defteri ve hayırla, güzellikle, şükran ile yâd edilecek bir hâl ile âleme sırlanmışlardı. Yazının en başında da ifade ettiğim üzere, bidayeti teemmül ve tefekkür olan bu muhasebenin nihayeti de muhakeme olmalıydı. Muhakkak bir yere varmam gerekti. Öncü ve örnek şahsiyetlerimizin hüsnü hâllerinden kendime bir pay çıkarmak... Onların izinden gitmek, vakti bereketlendirmek adına mücadele vermek, bir zaman tasavvuru inşa edip malayani olan her şeyden fedakârlık etmek ve muhakkak eldeki kavramların ve nimetlerin şükrünü ifa etmek gerekti.

Üstad Hasan el-Bennâ şöyle demektedir: “Vaktin hakkını idrâk eden kimse, hayatının anlamını da idrâk etmiştir. Çünkü vakit hayat demektir.” Bu cümlenin hakkını veren o müdrik insanlardan olmayı niyâz ediyorum ve teemmül, tefekkür ve muhakemeyi mecbur kılan bir diğer kavramı bırakıyorum: Sağlık.

Buharî, Rikâk’tan rivayet odur ki sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.” Peygamberimiz ashab-ı güzin’den birine de şu hikmetli nasihatte bulunur: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin değerini iyi bil: “Ölümden önce hayatın, meşguliyetten önce boş zamanın, yokluktan önce varlığın, ihtiyarlıktan önce gençliğin ve hastalıktan önce sağlığın.”

Hayatın hızını tayin etmek

Yeni güne bismillah dedim ve günün hakkını verebilmek adına planlar yaptım. Fakat niyet ettiğim şeylere başlayamadan rahatsızlandım ve günüm şifa dileyip dört gözle iyileşmeyi beklemekle geçti. O süre zarfında çokça tefekkür etme imkânım oldu. Acziyetimi, sağlık ve zaman nimetini ve mezkûr hadis-i şerifleri uzunca fikrettim. Allah’ın bana, şükür nimetini ifa edebilmem için, hastalık imtihanını bahşettiğine kanaat getirdim. Akşama doğru sağlığıma kavuşunca ise yazmalıyım, dedim. Bu düşünceleri, bu ahvalleri kelimelere söyletmeliyim, dedim. “Belki bir yerlerde zaman ve sağlık mefhumlarına hayret ve idrak nazarları ile bakan, düşünen, mütemadiyen düşünen kardeşlerim vardır.” diyerek tercüman-ı hâlimi arz etmek istedim.

Kelimelere ve sizlere karşı kusurlarımız olduysa affola diyerek, bir de Kemal Sayar Hocamdan okuduğum o güzel cümleleri, -lüzumuna binaen- gönüllerinize iliştirmek isterim: “Günün hakkını verenin ömrü uzun olur. Hayatımızın hızını tayin edebiliyor, yeri geldiğinde duraklayıp bütün duygularımızla bir ânın içine gömülebiliyorsak ne âlâ. Zaman bizi sürüklemesin istiyorsak, arada duralım. Derin bir nefes alıp göğe bakalım. Gök ve yer, hep vaktini bekler.”

Günün, saatlerin, dakikaların, saniyelerin, saliselerin ve hatta “dem”lerin, yani “an”ların dahi hakkını veren, hiç olmazsa o niyeti ve cehdi taşıyan müdrik ve nasipkâr insanlardan olmayı -defaatle ve hepimiz adına- niyâz ediyorum.

Büşra Altunova
 

Güncelleme Tarihi: 14 Ocak 2019, 23:07
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13