Gerçek bir muharebe: İradenin davası

Hareket felsefesini kuran filozof, “Var olmak, istemek ve sevmektir.” diyor. İstemek yani irade insan denilen öznel (Subjectif) varlığın cevheridir.

Gerçek bir muharebe: İradenin davası

Yaşayışımızdaki kararsızlıktan, muvazenesizlikten, emniyetsizlikten; fedakârlıkların yokluğundan, büyük medeniyet eserleri veremeyişimizden; bütün cemaatin münevverleriyle beraber hasis menfaatleri peşinde koşmasından, hemen her köşede bir sahadaki zaafımız söyleniyor. Fransız, Alman veya İngiliz çocuğu, vatandaşlarının eserleriyle samimi olarak övünebiliyorlardı. Bizde en samimi olanlar her şeyin bozukluğundan şüphe edebilenlerdir. Bu şikâyet, bu şüphe bütün benliğimizi kavradı. Ruhumuza kıymet vermez olduk. Hem de nasıl.

Kararlarımızı vermeye gücümüz yetmiyor, verilmiş kararlar arıyoruz; kendi benliğimizde ideal yaratacak kuvvet bulamıyoruz, yabancı ideallere el açıyoruz. Kendi inançlarımızı cemaat arasında söylemeye dilimiz varmıyor, yabancı inançlarıyla bağırıyor ve hep yabancıları alkışlıyoruz. Bu hâl karşısında iradenin bize dava açması haksız değildir. Lakin irade nedir? Her şeyden önce onu bilmek lazım. İradeyi bazı azılı serserilerin macera hevesi diye tanıyanlar olmuştu. Bu yüzden İskender, Napolyon gibi maceraperestler, büyük irade adamları veya büyük adam diye asırlardır alkışlandılar. Biz bundaki aldanışın yaman olduğunu ve bu yanılmanın insanlığa pek pahalıya mâl olduğunu anlatmak istiyoruz. Evvela iradenin gerçek yapısını tanımaya çalışalım.

Hareket felsefesini kuran filozof, “Var olmak, istemek ve sevmektir.” diyor. İstemek yani irade insan denilen öznel (Subjectif) varlığın cevheridir. Biz insan ruhunun özel yapısını fikirler dünyasında, mücerret aklın kâinatında aramayacağız. Ruha yaklaşmak için bu mıntıkadan daha derinlere inmek lazım. Kâinattan (Cosmos) ayrılan ve asıl bizim olan ruh, kendisinde tam manasıyla öznellik (Subcektivité) taşıyan varlık, duygu ile iradenin dünyasında kendisini gösterir. Duygularımız tabiatla cemiyetten bize gelen tesirlerdir. İrade ise bizim dış dünyaya karşı koyduğumuz içsel kuvvettir. Duygu almada eli kolu bağlı kurşuna dizilenler gibi tesirsiz ve iktidarsız olan insan, aldığı bu tesirleri kendinde biriktirip dış dünyaya irade hâlinde karşı hücuma kalkıyor. Fakat dışardan, tabiat ve cemiyet kuvvetlerinden duygular hâlinde bize gelen tesirlere hemen aynı şekilde karşı koymamak, onları günlerce, yıllarca, bazen bütün bir hayat boyunca kendinde biriktirip derinleştirerek aynı zamanda içimizde mütemadiyen doğurucu hâle sokmak, nihayet günün birinde insanda harika denecek büyük iradelerin doğmasına sebep oluyor.

Bir tokat yiyen adamın hemen tokadı geri vermesi veya izzeti nefsi kırılan birinin onu hemen tamire yeltenmesiyle Hallac-ı Mansur’un veya Gandi’nin gafletle zulüm pençesindeki, insanı vecde getiren tahammüllerinin yaratmış olduğu engin irade kudretleri elbette birbirlerine benzemez. Yapısı bakımından o da irade cinsinden olmakla beraber, birincisi insana mekanik bir hadise gibi görünüyor. Bir tesire karşı tesirde bulunmak vakıa iradedir. Fakat irade insanda derece derece yüksek değerler olarak duygu hâlinde dışardan bize gelip uzviyetimize, hücrenin hayatına kadar girerek âdeta maddileşen tesirlerin doğurduğu hamlelerle Allah’a kadar yükselmek isteyen mistik kuvvet hâline gelebiliyor. Duygular bu bambaşka olan iradeyi kendiliklerinden mi doğuruyorlar? Orada esrarengiz bir vasıta yok mu? Eğer duyguların irademizi doğuruşu mekanik bir hadise hâlinde kendiliğinden olsaydı aynı tesirlerin herkeste aynı iradeleri doğurması ve bir cemiyet içinde aşağı yukarı hep aynı istek ve iradelerle yaşayan insanların bulunması icap ederdi.

Bunun böyle olmadığı ise her günkü tecrübelerin ortaya koyduğu bir hakikattir. Dış dünyamızdan gelen tesirleri herkesin karşılayışı başka başkadır. Bu başkalıklar zekâ dünyasına ait başkalıklar değildir. Zira hafızanın zenginliği veya çağrışım kabiliyetinin insanî canlılığı veyahut dikkatin keskin oluşu şuurlara, şahsiyetlere özel başkalıklar gibi bize ferdî ruhun karakterlerini tanıtmazlar. Bunlar evrensel ölçülere tâbi hadiselerdir. Kâinat hadiseleri cinsindendirler. Hafızam zayıflayınca şahsiyetim değişmiyor. Dış dünyadan gelen tesirleri karşılayışımdaki başkalık ise şahsiyetimin gerçek alâmetidir. Benlik denilen muazzam sırra, işte burada rastlıyoruz. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi herkesin kendine göre bir duyuş tarzı vardır.

Tabiat ve cemiyetin tesirlerini karşılayışımız, irademizin ta kendisidir. İrade denen ve bizde doğuştan var olan bu kudret, dıştan gelen tesirler yani duygularla besleniyor ve kendini besleyen duygulardan ne kadar başka türlü şekillerde kendini gösteriyor! Hareket hâlinde dış dünyaya bizim yaptığımız bu tesirler, iradeden ibaret olan benliğin duygularla çarpışmasından doğan birer eser, birer neticedir. Asıl bizim olan çarpışan benlikle ondan zaruret hâlinde fışkıran ve tam manasıyla öznel ve şahsi olan karardır. Hareket bu kararın dıştaki eseridir. Eserin sahibi olan ferdî ruh bir muharebe sahasıdır. Duygularla iradenin, dışımızdaki kâinat ile bende ilk ve esrarengiz olan varlığın, benliğimin çarpıştığı muazzam sahnedir. Bu, gerçekten bir muharebedir. İşte felsefenin asırlık hürriyet meselesi burada kendini gösteriyor: Bu çarpışmada benlik isterse muzaffer olur mu? Hakikatte benliğin istemesi zaferdir.

Lakin acaba bazı hadiselerle karşılaşınca şu veya bu tarzda hareket etmeye önceden nazari olarak kararlar verdikten sonra zaman gelip de o hadiseler karşısında önceden karar verdiği şekillerde hareket edebilmiş kaç insan, bu tarzda meydana gelmiş kaç hareket gösterebilir? O hâlde böyle benlikten ayrılan nazarî bir hürriyetin varlığı sadece vehimden ibarettir. Belki benliğin dıştan gelen tesirlere karşı aldığı vaziyet, onları bir karşılayış tarzı vardır. Bu karşılayış bakımından insan ruhlarını “Realist” ve “İdealist” olarak birebirine zıt iki gruba ayırabiliriz. Realist ruhlar dıştan gelen tesirlerle çarpışmayı asla göze almayan fakat bunlara yenilmemesini de bilen kurnaz ruhlardır. Bunlar hayatın siyasileridir. Zaferi, aldatmakta ararlar. İşlerinin çıkarına bakarlar.

Rahat ve huzurumuzu alan bu muharebeyi kabul etmektense dıştan gelen ve her an değişmede olan tesirlerin bütünü manasına gelen “Hayat” ile uzlaşarak sulh yapmayı daha doğru ve akıllıca bir hareket sayarlar.

Bunlar harp eden kahramanları akılsızlıkla itham ederler. Sulh ve siyaset maharetleriyle, hayata uymak suretiyle onu avlama vasıtalarını tedarik etmekle hayatta muvaffakiyetin sırrını araştırırlar. İrade yerine hilenin zaferini isterler. Bunlar iradesizlikle muvaffak olmasını bilen sinsi ruhlardır. Her an kendilerinden çıkıp dıştan, cemiyetten gelen tesirlerin kıyafetine maharetle bürünerek o tesire bir zaman uşaklık etmeye hazırdırlar: Sonra efendi olmak için. Fakat her yeni vaziyette yeni bir takım tesirlerin esiri olmak zorundadırlar. Bunlar yalnız benlikleriyle yaşamaktan ve benlikleriyle baş başa kalmaktan korkarlar. Halk içinde ve insanlar arasında büyük çoğunluk olan bu zavallı sefil ve âciz ruhlar hakikatte kendilerinden emin değillerdir ve kendilerinden çok korkarlar. Bu korkuya siper olmak üzere kurnazlıklarından yapılmış zekâyı gurur getirici bir kalkan gibi kullanırlar.

Dikkat ediniz, bu aptalların hepsi hep kendi aklının herhangi bir hüneri ile veya başkalarının ağzını sulandıran menfaat vasıtalarını ele geçirmekle övünürler ve kendilerini teselli ederler. Kendisine iradesizliğini, korkaklığını ve sefaletinin derecesini anlattığınız zaman, bu sözlerin gerçekliğini derinden sezdiği için müthiş ızdırap ve sıkıntı duyar. Bu duygu onda size düşmanlık doğurur. Aynı kurnazlık hünerleriyle sizi de yenmeye çalışır ve süflî vasıtalarla çok kere yener. Kendi ruh hâline sahip olanları ise kendisine tahakküm edici olsalar bile alkışlamaktan zevk alır. Kendine hakaret eden sözlerini tasdik eder. Çok defa menfaate dayanan, fakat bazen menfaatsiz de kendini gösteren bu uşaklık, esirlik ve tabasbus ahlakına “Realist ahlâk” diyorlar. İşte  “Hayat ahlâkı” budur. Hayatı olduğu gibi karşıladıktan sonra onu kendilerine faydalı hâle sokmasını bilen hayat ve hile adamları, küçük kurnazlar ve siyasiler, önceden hayatın kuvvetleriyle ya hiç boğuşmadılar ya da küçücük mücadelelerden sonra hayata kayıtsız ve şartsız teslim oldular. Her yerde ruhtaki kahramanlığa gülmesini bilen kurnaz nesiller, hayatta muvaffakiyetin kâh Yahudi tüccardan kâh Amerikan terbiye neşriyatından öğrenerek dünyamızda sinsi zulmün ve samimiyetsiz düşmanlığın şaheserlerini yaratıyorlar. Biz, ruhumuzun düşmanları olan bu hayat adamlarına karşı onların hayat karşısında kullandıkları kurnazlık silahını kullanmayalım. Yine aşk yolunda nefsimizde cihat açarak onlardan bize gelen tesirler karşısında kahramanca dövüşmekten korkmayalım. Sonradan hâkim olmak emeliyle bugün kurnazca teslim oluş hırsından nefsimizi koruyalım. Bugünkü boynu bükük kurnaz, yarınki zalim olacaktır.

Hareket Dergisi, Nisan 1947, 3. cilt 13. sayı

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 11:44 Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2021, 11:53
banner25
YORUM EKLE

banner26