banner17

Geceyi onaran bir mimar vardır!

O sabah, eda edilen namazdan sonra Sarayönü'nde… Bir ihtiyar güvercinleri yemliyordu..

Geceyi onaran bir mimar vardır!

Karanlık olanca sessizliği ile çöküvermişti Lefkoşa sokaklarına. Yürüyorduk, ben ve dostum. Gece mesaisi başlamıştı anlaşılan! Güneş doğmasa da olurdu artık. Uykuya yabancılaşmıştı gözlerimiz. Olayları ve olguları kurcalamak öylesine keyiflendiriciydi ki… Fakat bir türlü kurtulamıyorduk kurtarıcılıktan! Çünkü ruhumuzun derinliklerine nakşolmuştu bu yaklaşım. Farkındaydık. Bizi sevmeyenleri biz de sevmiyorduk. Böylece geçiniyorduk sevgili düşmanlarımızla… Mutluyduk her şeye rağmen. Mutlu ve umutlu!

Kılcal damarlarımıza değin sızılan bir varoluş kavgasının izleri bakışlarımızda belirginleşiyordu zaman zaman.Nasıl bir cenderedeydik böyle!

Sigarasını yaktı dostum. Savurdu dumanını etrafa. İnat ve itina ile hem de… Hafiften esiyordu rüzgâr. Sillesini indiriyordu suratımıza. Kuşkulandık; bir şey mi ima etmeye çalışıyordu rüzgârın bu hafifliği? Lefkoşa sokaklarının tozunu yutarak baktım dostumun gözlerine. Ürpererek biraz da… Sahi, nasıl bir cenderedeydik böyle? Hissetmişti sorumu. Yanıtladı: “Buradan insan mı çıkar, tabut mu?” Yürüyüş olanca tahrik ediciliği ile devam ederken lokantaya yaklaştık. Sadece sıcacık çorba içmekti niyetimiz… Parkasına sarılmış ihtiyar bir adam uzanıvermişti lokantanın önüne. Yuvarlanmıştı şişesi. Usulca geçtik yanından. İncitmeden!

Selimiye Camii - Lefkoşa

Dünyayı o çatılarımızla anlamlandırırızSarayönü Lefkoşa

Laf lafı açtı. Laf lafı kovalıyordu. Çok mu güveniyorduk şu insanlara, çok mu ciddiye alıyorduk şu siyasileri… Olsun, kulağına ezan fısıldanmış çocuklarıydık bu dünyanın! “Gayret bizden, takdir Allah’tan” ilk telkiniydi ağabeylerimizin. Düşündüm de, bir akvaryumu andırıyordu bize sunulan sınırlar. Benzetişler aralıksız devam ediyordu. O esnada ideoloji mabedinden bahsediyordu dostum. Laflıyorduk: Her ideolojinin bir çatı sunduğundan, çatısız bir dünyada yaşanamayacağından, eninde sonunda dünyayı çatılarımızla anlamlandırabileceğimizden falan feşmekân… Sıkça başvurduğumuz özeleştiri, cemiyetin üvey çocuğu olmamızı mümkünleştirse de, karşılıklı sohbetlerimizde kaçınıyorduk hamasetten. Biri işitse, ne derdi kim bilir…

Lefkoşa Sarayönü’ndeki bankta bir müddet oturarak, günün anlam ve önemine binaen konuşmasını yapmak için içimizdeki insana söz hakkı vermiştik bu sefer. Dolayısıyla kendimizi dinliyorduk kendimizden. Ne muazzam bir manzara idi! Karşımızdaki bankada kimsecikler yoktu. Para sesi işitilmiyordu. Gürültüsüzleşmişti Sarayönü. Yalnızca birkaç kedinin miyavlaması müstesna…

Fikir keşmekeşinden huzura bir adımSarayönü Lefkoşa

Gecenin en karanlık vakti yaklaşmak üzereydi. Son hazırlıklarımızı da yapıp kuşandık zamanı! Dostum, uyku ile arama girercesine dürttü  beni. Selimiye istikametine doğru yöneldik. Issızlık karşısında şaşırmadık. Su damlacıkları dökülüverdi caminin çeşmesinden. Kollarımızı ve ayaklarımızı sıvadık. Mırıldandım birdenbire: “Kimsesizler kimsesizi…” Birileri ruhumu mıncıklıyordu sanki!

Namazımızı eda edip dışarı çıkmıştık ki, güvercinler kanat çırpışlarıyla karşıladı bizi. Güvercinlerin hücumuna uğramıştı Sarayönü. İhtiyar, tarifi zor bir tebessümle yemliyordu onları…

 

 

 

Afşin Selim bir huzur anında yazdı

afsinselim(at)gmail.com 

Sarayönü'nde gün doğumu

Güncelleme Tarihi: 02 Mayıs 2010, 20:07
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20