Fenalığa karşı muhkem bir kaledir idealistler

Profesör Lütfi Leonyan, 'Seciyye ve Nefse Hâkimiyet' adlı 1926 basımı risalesinde 'Hiçbir zafer harbsiz kazanılamaz. Seciyye zaferi de ancak bir harb-i ahlâkî ile kazanılır.' diyor. Mustafa Kesici, bu küçük risaleden hareketle yazdı..

Fenalığa karşı muhkem bir kaledir idealistler

Günümüzde gençler umumiyetle iradesizlikten ve kararsızlıktan şikâyetçiler. Yakın bir zaman evvel, 1926'da bu mesele hakkında neşredilmiş hacmi küçük lakin faydası büyük bir kitapçık okumuştum. Size de faydalı olabilir düşüncesiyle bu kitabı tanıtmak istedim. İşbu kitapçık Profesör Lütfi Leonyan tarafından yazılmış “Seciyye ve Nefse Hâkimiyet” adlı on beş sahifelik küçük bir risaledir. Yazarın “Dinde nüfuz nerededir?” adlı ikinci bir kitabının daha olduğunu biliyorum. Lakin bunun haricinde muharrir hakkında hiçbir malumata ulaşamadım. Bu yüzden sizlere, yazar hakkında bilgi veremiyorum. Kitapçık harf inkılabından iki sene evvel yazıldığı için İslam harfleriyle yani Osmanlıca olarak basılmıştır. Kitabı tanıtmadan evvel işbu risalenin Osmanlıca olmasının bizlere hatırlattığı bazı hakikat kırıntılarını buraya dercetmek isterim.

Yakın tarihte, ilim ve irfan hayatımız iki büyük darbe almıştır: Harf inkılabı ve Lisan inkılabı… Tarihte, mensup olduğu dini veya aid olduğu medeniyeti değiştirmek isteyenlerin, kullandıkları harfleri de değiştirdiği görülmüştür. Merak ediyoruz, biz dinimizi mi değiştirdik yoksa mensubu olduğumuz medeniyeti mi? Hangi sebeple, takriben on asır kullandığımız harfleri lağvettik, kullanılmasını yasakladık? Bunun sebepleri mevzumuz haricidir lakin burada şunu söylemek lazım; bugün itibariyle şu inkılabın ilmî prensiplerden ziyade birtakım ideolojik ve siyasî saiklerle yapıldığı inkâr edilemez bir açıklıkla ortadadır. Lisan inkılabı ise harf inkılabından bile daha fecî bir netice doğurmuştur. Bütün lisanlar kendi tabii mecraında akıp giderken, buna hariçten müdahale etmek hangi aklın alabileceği bir durumdur? Bunun dehşetini kavramak için “bugün üniversite mezunu olan bir gencin elli sene evvel basılan gazeteleri, kitapları anlayamıyor olması” yetmez mi? Bir de buna mukabil bir İngilizin Shakespeare’i orijinal metninden okuyabildiğini düşünün! Bir gençlik düşünün ki kazayla millî kütüphanelerinden birisine girer de oradaki eserlerden hiçbirisini anlayamaz, kendi medeniyetine karşı bir turistten farklı bir şey hissedemez! Doğrusu bu durum karşısında, insanın isyan edesi geliyor.

Bu ülkede yaşayan, bu medeniyete bir aidiyet hissiyle bağlı olan herkesin ilk işi İslâm harflerini (Osmanlıcayı) okuyup yazmayı öğrenmek olmalı... Zira İslam harfleri bin yıllık ilim ve irfan medeniyetimizin anahtarı mesabesindedir. Şimdi “bunlar Arap harfleri değil mi, bunlardan bize ne!” diyenleri duyar gibiyim. Biz bu harfleri -mübalağa değil- bin yıldan ziyade kullanmışız ve bu harflerle sayısız kütüphane vücuda getirmişiz. Haddizatında bizce bu harfler “Arap harfleri” değil “İslâm harfleri”dir ve böyle yâd edilmesi daha doğrudur. Zira bu harfler bütün Müslümanların müşterek malıdır.

Seciyye zaferi ancak bir harb-i ahlâkî ile kazanılır

Profesör Lütfi Leonyan'ınSeciyye ve Nefse Hâkimiyet” risalesi 1926 senesinde, İstanbul’daki Ahlâkıyat-ı Dîniyye Kütübhânesi'nden çıkmış. Seciyye, lügat manasıyla, “huy, yaratılış, karakter” manasına gelmekte. Dolayısıyla risale kısaca karakter ve irade terbiyesinden bahsediyor. Bugünlerde millet olarak dehşetengiz bir “şahsiyet zaafı” yaşadığımızdan olsa gerek, “seciyye” kelimesi lisanımızdan ref’ edilmiş! Umarım bir gün hem şahsiyetimiz bu kelimenin ifade ettiği manayı, hem de lisanımız bu kelimenin kendisini yeniden kazanır. Lütfi Bey risaleye “İnsân büyük kuvvetler ile mücehhez olarak dünyâya gelir. Yeni doğmuş bir çocuk şâyân-ı hayret bir kuvvet manzûmesidir. Gizli kâbiliyetler ile doludur. Bir ağaç tohumuna benzer ki büyüyüp inkişâf edebilir.” sözleriyle başlıyor. Ayrıca, insan hayatındaki en mühim meselenin, bu kuvvet ve istidadları kontrol altında tutup doğru bir şekilde idare etmesi olduğunu izah ederken “İnsânların arasındaki büyük farkların kâbiliyetlerin aslından ziyâde onların idâre ve isti’mâlinden, nefse hâkim olup olmamakdan neş’et ettiğini” söylüyor.

İnsanın vücudu nasıl devamlı mikropların hücumuna uğrar ise, ruhu da böyle mikropların hücumuna maruzdur. Asıl olan ise bu mikroplarla mücadele etmektir. Gayret göstermeden, mücadele etmeden başarılı olunamayacağını herkes bilir. Bunun için Lütfi Bey “Hiçbir zafer harbsiz kazanılamaz. Seciyye zaferi de ancak bir harb-i ahlâkî ile kazanılır. Her olur olmaz şeye meyleden, her esen rüzgârdan müteessir olan insân büyük bir insân değildir. Bu hâl kendisinde bâkî kaldıkça seciyye sâhibi olamaz. Ahlâk için harbeden adam büyük bir insândır, seciyyeyi o kazanır. Binâenaleyh nefsimize hâkim olmalıyız.” diyerek “Fedakârlık yoksa zafer de yoktur.” sözünü hatırlatıyor.

Yüksek ve mukaddes bir maksad takîb eden kimse fenalıklara karşı muhkem bir kal’a gibidir

Bilahare tarih içinde nefse hâkim olabilmek için birçok tarikin tavsiye edildiğini hikâye eden Lütfi Bey, bunlar arasında en ziyade taammüm eden (genelleşen) yolun “münzevîlerin yolu” olduğunu ifade ediyor. Bu yolu seçenler hakkında da şunları söylüyor: “Bunları inzivaya sevk eden sebeb fenâlığın menba’ı hakkında yanlış bir fikre zâhib olmalarıdır. Bunlar fenâlığın menba’ı muhitimizde, yanî bizden hâricdedir; onun için hâricî muhît ile alâka kat’edilir [kesilir] ve vücuda cefâ edilirse, nefs terbiye edilmiş olur zan ederler. Hâlbuki, dediğimiz gibi, bu fikir esâsen yanlıştır. Muhîtimizde bizi fenalığa sevk eden pek çok fenâ hâller bulunabilir, fakat onlara mağlûbiyetimizin asıl sebebi derûnî meyl ve inhimâkımızdır. […] Ahlâkî büyüklük dünyadan kaçmak değil, ömrün vazîfe ve mes’ûliyetleri içinde nefse hâkim olarak yaşamakdır.”

Fenalıklarla mücadele meselesinde en mühim noktanın hayatta takib edeceğimiz gaye olduğunu söyleyen muharrir, bunu şu ifadelerle dile getiriyor: “Yüksek ve mukaddes bir maksad takîb eden kimse fenalıklara karşı muhkem bir kal’a gibidir; bilakis süflî bir gâye ta’kîb iden kimse fenalıklara mağlûb olur.”

Süflî gâyeler bizi harâb eder, yüksek gâyeler ise bizi kuvvetlendirir. Çünkü bir insan ne kadar ulvi bir gayeye hizmet ederse, yapabilecekleri de o nispette büyük olacaktır. Ve insan kendine hâkim olmayı öğrendiği vakit neler başarabileceğini kimse tahmin edemez. Lütfi Bey bunu anlatabilmek için şu misalleri veriyor: “Büyük nâm kazanmış kimselerin çoğu bütün kuvvetlerini genç yaşlarında ulvî maksatlara hasretmiş olanlardır. Amerikalı muhteri’-i meşhûr pek küçük yaşında iken şehir kütüphânesinde beş metre uzunluğunda bulunan raflardaki kitâbların hepsini okumuşdur. İngiliz şâir-i meşhuru on dört yaşında şâirlikle nâm kazanmışdır, ve en meşhur şi’irini yirmi bir yaşında yazmıştır […] on yedi yaşında ehl-i ressâm ve şâir olmuşdur. on yedi yaşında iken günde on bir sâat mütâlaa ederdi. Feylesof on yedi yaşında bir mühendis olmuşdur. Fransız on altı yaşında iken riyaziyâta [matematik] dâir bahisler yazmış ve on dokuz yaşında hesâb makinesini îcâd etmiştir. [...] Yirmi bir yaşına kadar hiç İngilizce bilmemiş ve okumamış olan cehd ve ikdâmıyla İngiliz edebiyâtında gâyet yüksek bir şöhret kazanmışdır. on yedi yaşında tabâbet tahsilini itmâm etmişdi. on yedi yaşında iken okumadık kitâb bırakmamışdı. […] Bunlar gösteriyor ki insân kuvvâ-yı tabîiyyesini doğru idâre ve sevk ederse pek büyük şeyler yapabilir; Hârikulâde neticeler meydâna getirebilir. Bâ-husus on beş ile yirmi beş yaş arasındaki devre hayâtın fizikî, fikrî ve bilhassa teheccî tuğyân etdiği bir zamândır. […] Bahtiyârdır o genç ki, bu devrede hayâtı için ulvî bir gâye ve bir prensip olur; bütün kuvvâ-yı nefsiyyesini o noktaya sevk ve tevcih eder ve nefsine hâkim olur.”ırt>

Ömrün hâdiselerini sükûn ile karşılamayı âdet edinelim

Leonyan, bundan sonra arkadaşlığın ve münâsebette bulunduğumuz muhîtin seciyyemiz üzerinde pek büyük te’sîrinin olduğunu anlatırken bizlere fenâ muaşeretten sakınmamızı tavsiye ediyor. Buna ilaveten arkadaşlık hakkında şu yorumu yapmış Lütfi Bey: “Sağlam bünye ancak temiz havâ, iyi gıdâ ve güzel idmân ile meydâna gelebildiği gibi sağlam seciyye dahî nezîh arkadaşlık, iyi fikir ve güzel hizmet ile elde edilir.”

Muharrir, “İyi âdetler kesbine çalış, etvârın necîb olsun” başlığı altında bizlere kısaca şu tavsiyelerde bulunuyor: “Etvârımızda mustakîm, necîb, nâzik olalım. Çabuk hiddetlenmeyelim. Sabretmeyi öğrenelim. Ömrün hâdiselerini sükûn ile karşılamayı âdet edinelim. Her şeyi fenâ görüp fenâ tefsir etmekden ziyâde, iyi görüp iyi bir fikir ile tefsîr etmeye çalışalım. Hakkımızda fenâ söyleyenlere sabır ile hatta bedduâ eyleyenlere hayırduâ ile mukâbele etmeyi öğrenelim.”

Bu fenâlıkların asıl kaynağı nedir diye soracak olursanız işte size Lütfi Bey'in cevabı: “Fenâlıkların asıl menba’ı derûnî düşüncelerimizdir. Fiiliyâtımız o düşüncelerin mahsulüdür. Bu sebebden en ziyâde derûnî ahvâlimiza dikkat etmemiz iktizâ eder.”

Seciyye mükâfâtını kazanmak ister misin? Yüksek ve asîl bir ideale doğru koş!

Lütfi Bey, on beş sahifelik işbu bu risalesini bir hikâye ve bir tavsiye ile bitiriyor. İşte o hikâye: “Vaktiyle bir muallim bir kış günü talebeyi çağırıp kar üzerinde koşmalarını ve her kim arkasında doğru bir iz bırakırsa ona mükâfât vereceğini söyler. Verilen emir üzerine talebenin hepsi koşmağa başlar. Nihâyet -dur- emri verilir. Talebe arkalarına bakınca görürler ki hepsi de kar üzerinde eğri büğrü birer iz bırakmış, içlerince ancak birisi hatt-ı müstakîm [düz bir yol] üzere koşabilmiş. Muallim nasıl koşduklarını bu efendilere sorar, hepsi de ayaklarına dikkat ederek doğru koşmaya çalıştıklarını söylerler; bunlar muvaffak olamayanlardır. Doğru koşup mükâfâta istihkâk kesbeden [hak kazanan] talebeye sorarlar. Ayaklarına dikkat etmekden ziyâde karşısındaki yüksek ağacı hedef ittihâz ederek ona doğru koşduğunu ve böylece hatt-ı müstakîm üzere bir iz bırakabildiğini söyler.” Lütfi Beyin bize son sözü ise şudur: “Seciyye mükâfâtını kazanmak ister misin? Yüksek ve asîl bir ideale doğru koş!”

Zaten hacmi bir hayli küçük olan bu kitapçık içinde en mühim gördüğüm yerleri, belki bazı kimselerin cehd ve gayretine vesile olur niyetiyle sizlere takdim etmek istedim. Umarım az da olsa faydası olmuştur. Son söz olarak şunu söylemek isterim ki bu risale gibi binlerce kitap okunmayı bekliyor. Lakin neslimiz İslâm harflerine layıkıyla vâkıf olmadığı için ilim ve irfan hazinesi hükmündeki bu Osmanlıca kitaplar unutulmuş durumdadır. Bunlardan faydalanabilmek için ise hem yazı hem de lisan itibariyle Osmanlıca öğrenmek mecburiyetindeyiz. Onun için bilmeyenlerin bin an evvel İslâm harflerini öğrenmelerini hararetle tavsiye ederiz.

Not: Bugün internet üzerinden bile binlerce esere ulaşmak mümkün. Mesela aşağıdaki link yardımıyla Marmara Üniversitesinin e-kütüphanesine kaydolup 20 bine yakın Osmanlıca eserden istediğinizi pdf formatında indirip okuyabilirsiniz: //katalog.marmara.edu.tr/yordam_nadireser.htm?-ac=arama&anatur=&alttur=&sekil=&ortam=&dil=&yayintarihi=&kgt=&gorsel=&kurumyayini=&cAlanlar=&aa=eseradi&-max=16

Bütün milletimizin bir an evvel, İslam harflerinin ehemmiyetini anlaması temennisiyle...

Mustafa Kesici yazdı

Yayın Tarihi: 10 Ağustos 2019 Cumartesi 09:00 Güncelleme Tarihi: 09 Ağustos 2019, 12:31
banner25
YORUM EKLE

banner26