Farklılıklardan doğan rahmet

"Farklılıklarımızla birbirimizin eksik yönünü tamamlarız. Gerçek manada “Biz” olmanın yolu da bundan geçer. Zira Ashab da bu şekilde Allah Resulüne (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yoldaşlık etmiştir. Öyleyse ahir zamanda Peygamberimizi görmeyip O’na inanan kardeşleri olarak bize düşen de budur. Umulur ki farklılıklarımızla Rabbimizin razı olacağı şekilde birbirimizi tamamlarız." Sena Nur Yılmaz yazdı.

Farklılıklardan doğan rahmet

Bunca farklılıkların bir uyum içinde birbirine karışmadan ve bozulmadan nasıl yaşadığını tefekkür ettiğimizde, Rabbimizin rahmet pınarının ne denli geniş ve bol olduğuna şahidlik ediyoruz. Mesela, insan seslerini düşünelim. Kaç farklı insan var ve hepsinin sesi birbirinden farklı tonda. Evde beraber yaşadığınız her insanın seslerinin aynı olduğunu ve size seslendiklerinde kimin çağırdığını ayırt edemediğinizi düşünün. Bu durum hayatınızı oldukça zorlaştırırdı değil mi?

Herkesin hayata aynı pencereden baktığını düşündüğümüzde de hayat oldukça sıkıcı ve tekdüze olurdu. Düşüncelerimizin farklı olması bizim için birer hikmet sebebi. Marangozlar birbirlerinden farklı düşündükleri için birbirine hiç benzemeyen milyonlarca mobilyalar üretip insanların hizmetine sunuyorlar. Bu noktada bile farklılıklar ortaya çıkıyor ve her insan aynı mobilyayı beğenmiyor.

Kur’anımız ve Peygamberimizin sünnetinde de Müslümanlara olan yaklaşımın bu şekilde olduğunu görüyoruz. Kur’an ve sünnet; fert ve toplumlara takip edecekleri ana çizgiyi, koruyacakları temel değerleri, taşıyacakları mükellefiyet ve sorumlulukları göstermekle veya hatırlatmakla yükümlüdür. Bu iki kaynakta yer alan hükümleri ve gösterilen hedefleri kavrama, ondan amelî hayata ve her olaya ilişkin sonuç çıkarma tamamıyla Kur’an ve Sünnet’in muhatabı olan Müslümanlara ait bir sorumluluk olarak yerini alır.[1] Tabii bu iki kaynaktan hüküm çıkarmanın ve gösterilen hedefleri kavramanın da bir usulü olduğunu unutmayalım.

Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anha) örnekliği

Sahabenin aynı mesele hakkında farklı görüşler ileri sürmesi ve bunun Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) herhangi bir itirazı ile değil, bilakis memnuniyeti ile sonuçlanmasına dair en güzel örneklerden birisi de hiç şüphesiz Bedir esirleri konusunda söylenenlerdir. İman ile inkârın ilk karşılaşması olan Bedir’de Müslümanların galip gelip yetmiş Mekkeliyi öldürmeleri ve bir bu kadarını da esir olarak ele geçirmeleri Kur’an’ın “Yevmu’l Furkan” dediği o eşsiz günün en önemli gündemlerinden biri olmuştur. Kur’an henüz esir ve ganimetler konusunda o ana kadar nihaî bir hüküm beyan etmemişti. Kur’an’ın konuşmadığı alanlarda elbette Allah Resulü’nün (Sallahu Aleyhi ve Sellem) içtihatlarıyla amel edilirdi. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise kendisi görüş beyan etmeden önce Sahabe ile bu konuyu istişare etmeyi uygun görmüştür. Şimdi Müslümanlar ilk kez karşılaştıkları esirlerin akıbeti konusunda görüşlerini Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile paylaşacaklardı.

Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu konuda ilk önce Ebubekir’in (Radıyallahu Anh) görüşünü öğrenmek istedi ve ona: “Ey Ebubekir! Bedir esirleri konusundaki fikrin nedir?” diye sordu. Ebubekir (Radıyallahu Anh) tabiatına uygun bir cevapla dedi ki: “Ya Resulullah! Onlar bizim kabilemiz ve akrabalarımızdır. Her ne kadar bize karşı savaşmış ve bize karşı birçok haksızlık yapmış olsalar bile biz onlara böyle davranmayalım. Ya belli bir fidye karşılığında ya da bedelsiz bir şekilde hepsini salıverelim.”

Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ebubekir’i (Radıyallahu Anh) sadece tebessüm ederek dinledi ve daha sonra söz sırasında hep ikinci sırada olan Ömer’e (Radıyallahu Anh) döndü ve aynı soruyu ona da yönelterek, esirler konusundaki düşüncesini sordu. Hz. Ömer’de bu soruya karşı, tabiatına uygun bir cevap verecekti. Dedi ki: “Ya Resulullah! Ben Ebubekir gibi düşünmüyorum. Onlar bizimle savaştı; 13 yıl Mekke’de bize yapmadıklarını bırakmadılar. Şimdi Allah bizi aziz, onları ise zelil kıldı. Öyle ise Sen karşı tarafta olan akrabalarımızı bizlerin eline ver. Bana Benî Mahzûm’dan olan dayılarımı ver. Ebubekir’e oğlu Abdurrahman’ı ver. Ali’ye kardeşi Akil’i ver. Hamza’ya kardeşi Abbas’ı ver. Her birimiz kendi yakınının başını uçursun. Böyle yapmakla da Rabbimize yüreklerimizde asabiyete dair hiçbir iz taşımadığımızı ispat etmiş olalım.”

Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ömer’in (Radıyallahu Anh) de söylediklerini sadece tebessüm ederek dinledi ve herhangi bir görüş beyan etmeden çadırına çekildi. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir müddet çadırında istirahat ettikten sonra dışarı çıktı ve o günün insanın da bugünün insanına da farklılığın, farklı düşünce ve fikirlerin varlığının Allah’ın ayetlerinden olduğunu beyan edercesine önce Ebubekir’e, sonra Ömer’e şöyle buyurdu:

“Ey Ebu Bekir! Senin hâlin aynen İbrahim’e benzer. Hani o demişti ki: ‘Ya Rabbi! Kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse şüphe yok ki sen çok merhametli ve bağışlayansın.’ Yine Ey Ebubekir! Senin hâlin İsa’ya benzer. Hani o da demişti ki: ‘Eğer onları azaba uğratırsan onlar Senin kullarındır. Yok, eğer onları bağışlarsan şüphe yok ki Sen kudretinle her şeye üstün gelen ve her işinde hikmet üzere olansın.’”

Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şahsiyetinin anahtarları merhamet ve hilm olan Ebubekir’i, İbrahim ve İsa peygambere benzeterek bu sözü ile aslında yaratılış kabiliyet ve mizacına göre bir görüş beyan ettiği için onu takdir ediyordu.

Şimdi ise şahsiyetinin anahtarları kuvvet, adalet ve rahmet olan Ömer’in sözlerini değerlendirmek için ona yöneliyor ve diyordu: “Ey Ömer! Senin hâlinde aynen Nuh’a benzer. Hani o demişti ki: ‘Ey Rabbim! Yeryüzünde yaşayan hiçbir inkârcıyı bırakma.’ Yine senin hâlin Musa’ya benzer. Hani o da demişti ki: ‘Allah’ım! Sen o inkârcıların mallarını mahvet. Yüreklerini şiddetle daralt. Çünkü onlar azabı görmeyinceye kadar iman etmeyeceklerdir.’”

Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Sahabelere olan bu yaklaşımı farklı olmanın güzelliğini ifade edip farklılıkları zenginlik ve rahmet olarak değil, bir tefrika aracı olarak gören bugünün insanlarına çok şey söylemektedir.

Bugünün insanı olarak bize düşen vazife de Peygamberimizin Sahabelere karşı olan ılımlı yaklaşımını örnek alarak bizden farklı düşünenleri anlayış ile karşılamaktır. Peki, her ihtilafı doğru mu kabul etmeliyiz?

Her ihtilaf iyi midir?

Âlimlerimizin ihtilafa olan yaklaşımını incelediğimizde ihtilafın ikiye ayrıldığını görürüz.

Caiz olan ihtilaf, caiz olmayan ihtilaf ya da müspet ihtilaf ve menfi ihtilaf. Bununla beraber muteber ihtilaf ve muteber olmayan ihtilaf olarak da geçer. İslâm’da akaid konularında ve genel ilkelerde ihtilaf doğru karşılanmazken fıkhî konularda müçtehitler arasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları müsamaha ile karşılanmıştır. Avn b. Abdullah (Radıyallahu Anh), “Peygamberin Ashabının ihtilaf etmemiş olmasını istemezdim. Zira bir şeyde birleşmiş olsalardı bir kimse onu terk ettiğinde sünneti terk etmiş, ihtilaf ettiklerinde ise onlardan birinin görüşünü esas alsa yine sünnete uymuş olur.” diyerek ihtilafın dini yaşamayı kolaylaştırdığını vurgulamıştır.[2]

Farklılıklarımızla birbirimizin eksik yönünü tamamlarız. Gerçek manada “Biz” olmanın yolu da bundan geçer. Zira Ashab da bu şekilde Allah Resulüne (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yoldaşlık etmiştir. Öyleyse ahir zamanda Peygamberimizi görmeyip O’na inanan kardeşleri olarak bize düşen de budur. Umulur ki farklılıklarımızla Rabbimizin razı olacağı şekilde birbirimizi tamamlarız.

Sena Nur Yılmaz

Dipnot:

[1] Türkiye Diyanet Vakfı İlmihal, İman ve İbadetler, 172

[2] Dârimî, Mukaddime, 52

Yayın Tarihi: 15 Mayıs 2021 Cumartesi 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner26