banner17

Ezanla birlikte Allah'a koşar gibi koşardık

Ahmet Murat, Vural Kaya ve Kemalettin Bal’a sorduk; onlar da Ramazan’a dair bazı hatıralarını anlattılar..

Ezanla birlikte Allah'a koşar gibi koşardık

 

Ahmet Murat, Vural Kaya ve Kemalettin Bal’a Ramazan’a dair hatıralarını sorduk.

Ahmet Murat: “Orucun bir takım ibadeti olduğunu anladım”Ahmet Murat

Yıllar yıllar önce, bir sene, Ramazan ayını Mısır'ın Tanta adlı ilginç şehrinde yalnız geçirmiştim. Üç odalı bir evde -bir kaç tuhaf kanatlı böcek ve arada bir görünen bir fareyi saymazsak- yalnız yaşıyordum. Her iftarda, sanki yalnız değilmişim gibi özenle soframı hazırlıyor ve yine her iftarda bir kaç lokmadan fazlasını yiyemiyordum. O sene, orucun bireysel bir ibadet olmadığını, bir takım ibadeti olduğunu anladım. Doğru, herkes kendi orucunu tutar fakat paslaşmazsan gol olmaz. Olsa da olmaz yani.

Vural Kaya: “Çocukluğumun Ramazanlarından organik domatesler kalmış aklımda en çok”

Vural Kayaİlk orucumu 1984’te tuttuğumu hatırlıyorum. Sıcak bir yaz günüydü; şimdiki zamanlar gibi… Zordu akşamı etmek; aç susuz bekleyip büyük bir hazla akşamın gelişini selamlamak güzeldi ama… Çocukluğumun Ramazanlarından organik domatesler kalmış aklımda en çok; mis gibiydi mübarek domates, hafifçe yarılmış ve lezzetinden adeta çatlamış olurlardı. Sera görmemiş güzellerimdi onlar o Ramazanlarda…

Kasaba halkı iftar saatine doğru hem vakit geçirmek hem de bir geleneği sürdürmek için hafif voltalarla ve ellerinde su kaplarıyla Akçeşme’ye iftar için su doldurmaya giderdi. Bu bir şenlikti adeta; Akçeşme’nin suyu ise bugünkü satılık memba sularının çok üstünde bir lezzete sahipti. Bu ritüeli yerine getirmekten büyükler memnun olduğu kadar minikler de memnundu. Ve hatta bizim için her iftar öncesi yaşanan bir bayram havasıydı diyebilirim.

Akşam ezanı okunmadan evvel camiye koşturup annelerimizin hazırladığı iftarlıkları cemaate dağıtmak yarışına girerdik çokluk. Mevsim sebze meyveleri, zeytin, hurma, şekerleme… Kim ne ikram edecekse onu cami avlusuna getirirdik; ezan öncesinde cemaate ikram ederdik. Ezanla birlikte bir büyük şenlik daha başlardı. Takriben bir on dakika kadar iftariye safhası sürdükten sonra cemaatle namaz kılınır ve akabinde evlere, yemeğe geçilirdi.

Çocukluğumun Ramazanlarından iftariye ve Akçeşme şenliklerini asla unutamıyorum. Şimdi kasabalarda bile bulunmaz bu şenlikli ve paylaşımcı güzelliği sık sık çocukluğuma giderek yad ediyorum. Yaşasın çocukluğum!

Kemalettin Bal: “Sonra ‘ezan okundu! ezan okundu!’ nidalarıyla koşuya başlardık”Kemalettin Bal

Hayatın içinde olmanın ve hayatı yaşayarak kavramanın en canlı, en tanıdık, en sıcak, en insani olanıydı Ramazan Anadolu’da ve çocukken…

Biraz geç başlardı gün bizim için. Gözümüzü açtığımızda vakit kuşluktu. O saat dilimlerinden biri öğlendi, ikindiydi, akşamdı, geceydi, vaktin zamandan çok namazla ilgisinin olduğu dönemlerdi. Mahallenin bütün çocukları Şıllığın Pınarı’nda toplaşırdı. Herkes oruç olduğunun ispatı peşindeydi. Bu işin en makbulü hiç kuşkusuz dilini çıkarıp göstermekti. Bu öyle sıradan bir dil göstermesi değildi elbet.  Önce neredeyse tamamını dışarı çıkarmalıydın. Ardından dişinin arasında katlayıp öyle göstermeliydin ki beyazlık ve dildeki yarılmalar daha net ortaya çıksın; çünkü beyazlık ve yarılmalar sizin oruçlu olduğunuzun en geçerli delilleriydi. Kandıranlar bir şekilde elenir, geriye oruç tutanlar kalırdı. Her birimiz büyümüş genç delikanlılar gibi ayrıcalıklı dolaşırdık mahallede. Dokunulmazlığımız vardı. Oruçluyduk ve biri bize sataşırsa “oruçluyuz, bize bulaşma” derdik. (Üç kez tekrar ederdik, hâlâ anlamadıysa günah bizden gitmiş olacak, Allah ne verdiyse dalardık. Kavga da yiğitliğin şanındandı o vakitler.)

Uzun ve bitmeyen Ağustos sıcaklarının tepemizde ateş gibi döndüğü vakitlerdi. Sabır taşının üçüncü günü düşeceğini bilir, o günü sabırla beklerdik.  Ve yemin billah üçüncü günü sabır taşı düşerdi.  Düşerdi elbet, hele Allah çocukları, hele oruçlu çocukları çok severdi. Yine de ikindiye kadar çeşmeye yakın yerlerde yüz yıkayarak, saç ıslatarak neşeyle geçen zaman ikindi sonrası ağırlaşır, mahzunlaşır, kelimenin tam anlamıyla çocuk yüzlere hüzün tarifsiz gelip konardı.  Nurdan yüzler daha nurlaşırdı. Zaman zaman aramızda bir iki fire veren çıkardı. Yine de tekne orucu tutmuşlardı ve tesellileri ödülsüz değildi.  İftara son 4-5 saat kala vakitler genellikle evde bir köşede ailelerin “uyuyun biraz” önerileriyle halsiz yorgun ama uyunmaz halde geçerdi. Kardeşler arası saat tahminleri oyunlar içinde en rağbet göreniydi. O dönemlerde ne duvarda saat ne de cepte telefon vardı. Evde büyüklere sorulurdu. Köy dışında dağda ovadaysak saatimiz yere diktiğimiz sopamızdan ibaretti. Gölgenin yönü ve sopaya olan mesafesi karışla ya da parmakla hesaplanırdı. Öyle dakikalarla çok işinizin olmadığı dönemlerde yanılma payı da çok önemsiz olurdu.

Evde hiçbir dönemde rastlanmayacak hummanın da ötesinde bir hareketlilik başlardı. her şeyi çoğaltan bir rahmete bizzat şahit olunurdu. Şükredilirdi. Komşunun payı unutulmazdı. Hâlâ sofraya kaşık fazla konur, yemek fazladan yapılırdı. Bu fazlalık göz doymazlığından, açlığın saldırganlığından değildi elbet. Olur ya, misafir gelir beklentisiyleydi. Çat kapı yaşamların dipdiri olduğu dönemlerde çocuktuk ve ne güzel çocuktuk. Midelerin sırta yapışmasına ramak kala gün inerdi tepeden kırmızı yorgunluğuyla, başka ülkelerde doğmak üzere. Ellerimizde annelerimizin tutuşturduğu tabaklar içinde komşuya yemekler taşırdık. Serinlik ve ezan vaktinin yakınlığı sokakları iki şeyle doldururdu: Ağaçlarda sığırcık kuşu yerde çocuklar yani bizler.

Yani sözün özü gün ezana yürürken yani çok eskiden yani çocukken, daha elektrik yokken ve minaresizken cami, imamın cami yakınındaki evin damına çıkıp okuyacağı ezanı duymak için arkadaşlarla mahallede bekleşirdik. Önce imam evin damında görünürdü, kıyafetini düzeltirdi, bir elini kulağına götürürdü; heybetli ve davudi sesiyle ezana başlardı: "Allahu ekber.. Allahu ekber..." Sonra “ezan okundu! ezan okundu!" nidalarıyla koşuya başlardık. Ömrümüzün en doyumsuz, ömrümüzün en mesafesiz, ömrümüzün en yakın koşusunu koşardık. Allah’a koşar gibi koşardık.

 

 

Mustafa Oğuz sordu

Güncelleme Tarihi: 13 Ağustos 2012, 17:12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20