banner17

Ey kitap, sen nelere kadirsin!

İyi ki kitabımın kapağını açıverdim.. Kitap okumanın vesile olduğu hoş anılar aklıma geldi..

Ey kitap, sen nelere kadirsin!

 

Kitap okumak için oturmak. Allahım o nasıl güzel bir eylemdir. Tam kitabımı elime alıp pür neşe kapağını açacağım esnada “Rabbim” derim, “sana binlerce şükürler olsun. Bana kitap okumayı sevimli kıldığın için.” Ya bu nimetten istifade edemeyen, kitaplarla arası iyi olmayan kullarından olsaydım. Sen koru Rabbim.

Milyon kez secdelere kapansam, kaç bin yoksul doyursam, aylarca oruç tutsam yine de bu nimetin şükrünün ifası güç. Kitap okumaya başladığım vakit içim pır pır ediyor. Sanki bütün organlarım el ele vermiş horon tepiyor hissine kapılıyorum. Hani yemyeşil bir bayırdan kollarınızı açıp koştuğunuzda adeta uçuyormuş duygusuyla coşarsınız, ya da denizde yüzerken sizi saran serinlik misali. Yani bütün harikulade hissiyatlar toplamı gibidir kitap okumanın henüz başlangıç safhası bile…

Kitap vesilesi ile başlayan dostluk yıllardır devam ediyor

Sonra kendimle konuşmaya devam ettim ve “ey kitap” dedim, “sen nelere kadirsin.” Senin vesilen ile başımdan ne güzel olaylar geçti. Tabi ya, büyük kızım ilkokul birinci sınıfa başladığında çıkış saati onu almaya gitmiştim. Durduk yere çevremdeki insanlarla iletişim kurabilme becerisine sahip değilim, hani şu dışarıdan görünce soğuk nevale dedikleri cinse girdiğimden mütevellit. Akıllı uslu, bir taraftan da bebek arabasındaki kızımı oyalarken zilin çalmasını beklediğim günlerin birinde, elinde kitap poşeti ile benimle aynı sınıf kapısında bekleyen sarışın, sıcak yüzlü hatun kişiyi görmem ile birlikte “acaba hangi kitaplar var poşette, kırmızı ciltli parlıyor ama ya başka?” diye beynimi kemiren sorulara yenik düştüm tabii ki.

Kitap okumak

Sıkıyorsa konuşma bakalım, bizim gibi kitap delileri elinde kitap taşıyan birisini görecek ve tepki vermeyecek öyle mi? Ve tüm şirinliğimi takınarak poşetteki kitapları çeşitli atraksiyonlarla çözmeye uğraşırken, nihayet hanımefendi de beni çözmüş olacak ki “isterseniz kitaplara bakabilirsiniz” demesin mi. Ben hiç bozuntuya vermeden kem kümler içinde teşekkür ederken, o, “ama ben seçmedim, ne alacağımı bilemediğim için kitapçıdan rica ettim” dedi. Tahmin ettiğim gibi kırmızı kitap, Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’i idi ve üç, dört tane daha şahane kitap. Bu kitapçı da iyiymiş hani, seçimler müthiş. “Tanıyor musunuz, siz de okur musunuz” diye başlayan kitaplı sohbetimiz, kızlarımızın sınıf arkadaşlığı süresince ve artık başka şehirlerde ikamet etsek dahi hâlâ devam etmekte.

Okuduğuna iman etmek bu olsa gerek

İlk kızımın dünyaya teşrifini beklerken bir taraftan da doğum ile alakalı hayli kitap okumuştum. Yazarı gâvur bir doktor hanım olan kitapta, herhangi bir sorun olmadığı müddetçe evde doğumun mümkün olduğundan, insanın beynini neye hazırlarsa olayların o yönde gelişeceğinden filan bahsediyordu sıklıkla. Ebem de sağ olsun bebek beklediğimi duyduğundan beri “senin doğumunu ben yaptıracağım, bu her ebeye nasip olmaz” deyip, sanki okuduğum kitap ile birlik olmuşçasına sonunda beni Allah’ın izni ile evde doğum yapma fikrine hazırladılar. Hâlâ buna nasıl cesaret ettiğimi anlayabilmiş değilim.

İnsanın okuduklarına inanması, yürekten iman etmesi olarak izah edilebilir ancak galiba bu. Ve evet ebem de muradına erdi sonunda, hem benim, hem kızımın, hem de üç yeğenimin ebesi olma unvanına sahip oldu. İşin feci bir dezavantajı var ki sormayın. Kızınca “hay ben senin ebene…” diye kalaylama cümlesi kuramıyorsunuz doğal olarak.

Hem hakiki, hem mecazi manada seyahat

İşe bak sen, kitabın bir de bu yönü var elbet, bizi unuttuğumuzu zannettiğimiz âlemlerde seyr ü sefere çıkartıyor. Hakiki manada çıktığımız yolculuklar esnasında da benim gibi asla uyuyamayanlar için kitap vazgeçilmez. Hele de tren yolculukları sanki kitapsız mümkün değildir. Ne tatlıdır tıkır tıkır senfoni eşliğinde okumak. Hayli bekleyeceğiz galiba tekrar bu yolculuklara çıkmak için.

Kızlarım ile birlikte gidiş-dönüş yaklaşık iki saat süren, buraya taşınmadan önce ikamet ettiğimiz şehre dost ziyaretine gittiğimiz vakitlerde hem çocuklar, hem de ben elimizde kitap son durağa varana kadar okurduk. Nasıl geldiğimizi anlamazdık bile. Meğersem kayda geçiyormuşuz da haberimiz yokmuş. Yani büyük kayıt değil tabi, insanların kaydı. Çarşıda işim olduğu bir gün namazdan sonra cami çıkışında bir hanım beni görünce “ben sizi tanıyorum” dedi. Fesuphanallah, eyvah ben tanımıyorum, hadi bakalım sen misin annene takılan “Alzheimer oldun galiba, her şeyi unutuyorsun anne” diye; buyur bakalım. Kadın bende hiçbir çağrışım yapmıyor.

Kitap okumak

“Sizi” dedi, “trende gördüm, çocuklarınızla birlikte kitap okuyordunuz. Hatta o esnada kızımı aradım, sizi anlattım, onun da kızı var, sizi örnek gösterdim.” Ben hayretler içerisinde kem küme başladım tabi kızarıp, bozarıp. Niyeyse sanki utanılacak bir iş yapmışım gibi… “Vaktimiz heba olmasın diye yani, iki saat az bir süre değil” dedim. Davranışımızın olağanüstü bir şey değil, gayet normal, hatta zaten olması gereken bir davranış olduğu düşüncesiyle. “Maşallah çocuklarınızı da ne güzel yetiştirmişsiniz” diye devam etti kadıncağız. Ve biraz ayaküstü sohbetten sonra ayrıldık. Hey Allahım, “gözetleniyoruz da haberimiz yok” dedim kendi kendime.

Ekransız bir mekân kalmadı

Bir de otobüs yolculuklarımız var ki artık iyice tatsızlaştı. Zira her otobüsün koltuğunun arkasında küçük ekranlar mevcut. Evvelden tek tük de olsa okuyan insanlara tesadüf etmek mümkündü otobüslerde. Fakat artık büyük bir çoğunluk ekrana -gözlerini ayırmamacasına- kilitlenmiş vaziyette. Yahu zaten evinde izliyorsun bu naneyi, bir müddet ayrı kalamıyor musun yani, göbek bağıyla mı bağlandın be mübarek insan. Olan bize oluyor tabi. Güç bela kendimizi okumaya verebiliyoruz. Çünkü arkadan, önden -her ne kadar kulaklıkla dinlenilse bile- uğultu ve lazer ışınları gibi yansıyan ışıklar insanı hayli rahatsız ediyor. Ne şimdi bu, teknolojide gelinen son nokta mı? Öyle ise ben geriye dönmek istiyorum.

Ama bazen insanı sevindiren olaylar da olmuyor değil. En son yolculuğumda yanımda oturan hanım, her ne kadar ekranı açık olsa dahi, okuduğum kitap ilgisini çekmiş olacak ki kitabın yazarını ve ismini almıştı.

Kitap okumaya oturmuştum ki, kitaplarla olan serencamım geçti gitti zihnimin kıyısından.

 

F.Kebire Gündüz Karaaslan “Allah bizi kitapsız bırakmasın” dedi

Güncelleme Tarihi: 24 Eylül 2012, 12:58
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
cansu
cansu - 6 yıl Önce

Allah razı olsun sizden :) Hissettiklerimi yazmışsınız.Demek ki kitapların yolu bir :))

banner8

banner19

banner20