Ey Hüma neredesin?

İnsanoğlu ayağının değdiği her yeri sahiplenmeye çalışırken gökyüzü hakkında söz sahibi değil. Çünkü her şeyin sahibi hümâ-yı lâ-mekân (Allah Teâlâ), insanları yerin misafiri eylerken kuşları da göklerin misafiri kılmıştı. Melike Temiz yazdı.

Ey Hüma neredesin?

Hepimiz bir göğün altında yaşıyoruz. Ellerimizin ulaşamadığı fakat bize bir nefes kadar yakın olan bir gökyüzünün altında. İnsanoğlu ayağının değdiği her yeri sahiplenmeye çalışırken gökyüzü hakkında söz sahibi değil. Çünkü her şeyin sahibi hümâ-yı lâ-mekân (Allah Teâlâ), insanları yerin misafiri eylerken kuşları da göklerin misafiri kılmıştı.

Yeryüzünde misafir olan insanoğlu, devletlerinin sınırlarını çizmede çok maharetliyken kuşlar bu konuda daha pratik davranıp aralarından birini seçerek ona devlet unvanını verdiler. Kim mi o talihli, tabi ki “Hüma”.

Başına devlet kuşu kondu!

Genellikle olağanüstü güçler, doğaüstü olaylar ve kahramanları konu alan mitoloji, doğu kültüründe önemli bir yer tutar. Efsanevî kuşlar da bu kültürün bir parçasıdır.

Yazımıza ismini veren hüma kuşu, Türk ve İran mitolojisinde kuşların en asili sayılmış ve devlet kuşu olarak kabul edilmiştir. Peki, görebilseydik tanır mıydık hüma kuşunu? Arada bir gökyüzüne bakan ve bir gözü hep yükseklerde olanlar için ipucu verelim. Güvercin büyüklüğünde, serçeden büyük, boz saksağanı andıran, kafası yeşil, kanatları siyah uçlu, sarı gagalı bir kuş gördüğünüzde bilin ki hüma kuşu olma ihtimali yüksektir. Eğer görürseniz sakın kaçırmayın! Çünkü efsaneye göre hümanın yaşadığı mekân; aklın alamayacağı, gözün göremeyeceği kadar yükseklerde ve sınırsız bir genişliktedir. Daima gökyüzünde yaşayan hüma, yere bazen kırk arşın yaklaşır ve o zaman gölgesi kimin üzerine düşerse o kişi hükümdar veya zengin olur.1 Sadece gölgesi değil, üstünüze pisliği de düşse ses etmeyin, çünkü başınıza devlet kuşu konmuştur.

Kanadımın ulaştığı her yer devletimdir!

Başına devlet kuşu konan bir diğer ifadeyle başına hüma kuşunun gölgesi düşen talihli toplulukların başında şüphesiz Türkler bulunur. Hangi göğün altında olursa olsun, göçtükleri her toprağı vatan belleyen Türkler, yüzyıllar geçse de varlıklarını devam ettirebilmelerini belki de hüma kuşunun gölgesine borçludurlar.

Türkler İslâmiyet’ten önce dişi tanrı olarak bildikleri Umay için hüma tabirini kullanmışlardır. Oğuz boylarından olan Çepniler ise hümayı ongun yani kutsal bir hayvan olarak kabul etmiştir. Devleti temsil etmesinin yanı sıra hüma kuşu, iyiliğin, dostluğun, barışın, cömertliğin, cesaretin, egemenliğin, huzurun kimi zaman aracı kimi zaman da kaynağı olmuştur. Bu kadar çok sıfatı hüma kuşunun, Türklerin yazılı eserlerinde ve el sanatlarında yer almasını sağlamıştır. Kültigin anıtlarından (731) çıkarılan Kültigin heykelinin başında hüma kuşunun tasvir edildiği görülmektedir. Hatta günümüzde Özbekistan Cumhuriyeti’nin devlet armasında da hüma kuşunu görmek mümkündür.2

Türkler varlıklarını en uzun Osmanlı Devleti hâkimiyetinde devam ettirmiştir. Cihana hükmedecek genişlikte ve kudrette olan Osmanlı Devleti’nin hüma kuşunun efsanevî varlığından haberdar olmaması beklenemezdi. Buna mukabil devleti temsil eden hemen hemen her kelimenin sonuna bu tılsımlı kuşun adı eklenmiştir. Hepimizin tarihten duyduğu bu kelimelere bir de hüma kuşunun hissettirdiği cihetten bakmakta fayda var. “Saray-ı Hümâyun”, “Dîvân-ı Hümâyun”, “Bâb-ı Hümâyun” “Ordu-yı Hümâyun” hepsi Osmanlı devletine yani bizzat padişaha ait olduğunu vurgulamak için kullanılan tabirlerdir.3

Fatih Sultan Mehmed devrinden itibaren “Hümâyun” tabiri yaygınlaşmıştır. Aynı hüma kuşunun kanatları gibi, Osmanlı Devleti de hümâyun takısını eklediği her yerde devletinin varlığını hissettirmiştir. Devletin gölgesi yeter deriz ya hani, yoksa o gölge hüma kuşunun kanatları mıdır?

Kavuşamadığım sevdiğim adın Hüma mıdır?

Öyle bir kanat ki gölgesinde devlet kurulan hem de mahzun âşıkları sevgilisine ulaştıran bir kanat. Kim sahip olmak istemez ki bu talihli kuşa. Onu bulmak için yollara revan olanların, hümadan bahsedip dilinden düşürmeyenlerin başında şairler ve edipler gelmektedir. Böylece hümanın mitolojik tarafına edebiyat alanında da rastlamış oluyoruz. Kaleme alınan “Hüma” ve “Hümâyun”  isimli mesnevilerdeki hikâyelerde kadın kahramanların adı genellikle Hüma’dır. Erişilmesi imkânsız, vuslatı mümkün olmayan sevgili de hüma olarak ifade edilmiştir.

“Sen bana gelmek ba’id ü ben sana varmak muhâl

Kim hüma inmez yere konmaz kebûter Kâ’be’ye”

Necâti Bey

(Ne sen bana gelebiliyorsun ne ben senin yanına varabiliyorum. Hüma kuşu ile güvercine benziyoruz. Muhayyel bir kuş olan hüma hiçbir vakit yere inmez ve Kâbe’deki güvercinler de Kâbe’nin üstüne asla konmazlar.)

Hümayı arayan ve talihi dönenlerin başında Hâcû-yi Kirmânî gelmektedir. 689 (1290) yılında Kirman’da doğmuş, 732’de (1332) “Hüma ve Hümâyun” isimli 4407 beyitlik mesnevisini İlhanlı Hükümdarına sunmak üzere Bağdat’a gitmiştir. Bahsedilen yıllarda bir sanatkâr, müellif veya şair olsaydınız itibar görebilmek için güçlü bir hükümdarın himayesinde olmanız gerekirdi. Bunun farkında olan Hâcû-yi Kirmânî eseriyle iltifat bulabilmek adına hümanın tılsımından yararlanmış olabilir. Ne de olsa hüma, devleti temsil ediyordu ve Hâcû-yi Kirmânî için bir iltifat kapısıydı. Ulaşılması imkânsız bir sevgiliyi temsil eden eser hükümdar için ilgi çekici olabilirdi.

“Hüma ve Hümâyun” müelliflerinden bir diğeri Kara Fazlî’dir. İstanbul’da doğmuş, esmer oluşundan dolayı Fazlî mahlasını kullanmıştır. İçe dönük, duygulu aynı zamanda derviş mizaçlı, zeki bir kimse olan Fazlî, 936 (1530) yılında Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı kasidesini takdim ettikten sonra o zamana kadar sıkıntı içinde yaşayan şairin başına devlet kuşu konmuştur. Fazlî, divan kâtipliğine kadar yükselmiş ve Hâcû-yi Kirmânî’nin eserinden mülhem 5000 beyitlik “Hüma ve Hümâyun” mesnevisini kaleme almıştır.4

Hakk’a ulaştıran Hüma

İlimler arasında gezinen hüma kuşuna, tarih ve edebiyattan sonra tasavvufta da rastlamaktayız. Hüma kuşunun buradaki özelliği ise yedi kat göğün üzerinde, felekler ve burçlar arasında dolaşması ve Allah’a ulaşmasıdır.

Tasavvufî anlamda kuştan murad edilen ruhtur. Buna göre ruh, beden kafesinde mahpustur. Ruhun beden kafesinden kurtulabilmesi için ihtiyârî veya ıztırârî ölüme kavuşması gerekmektedir. İhtiyârî ölüm, “Ölmeden önce ölünüz.” Hadis-i Şerif’inde zikredilen ölümdür.5 Iztırârî ölüm ise insanın küçük kıyameti olarak ifade olunan ecel vaktinin gelmesidir. Böylece can kuşu ten kafesinden kurtulur ve ebedlere kanat çırpar. Seyr-u süluk dediğimiz manevî yolculukta hüma kuşu dervişin muhtaç olduğu himmeti temsil eder.6

“Ne erenler gelip geçti

Bular yurdu kaldı göçtü

Pervâz urup Hakk’a uçtu

Hümâ kuşudur kaz değil”

Yunus Emre

Ey Hüma neredesin? Seni aramaya çıksak bulabilir miyiz? Kim bilir belki bir gün gölgen düşer üzerimize de Hümâ-yı İkbâl (yüksek talih, devlet kuşu) oluruz.

Melike Temiz

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 00:13 Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2021, 00:17
banner25
YORUM EKLE

banner26